18 Eylül 2020 Cuma

Haftanın Günleri

Cuma, Eylül 18, 2020 6
Salı günlerinden nefret ediyorum. Çünkü o gün annemle birlikte pazara gitmek bizim görevimiz. Çünkü evde yaşayan dokuz kişiyiz ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için her şeyden fazlaca almalıyız. Bazen tek seferle de bitmiyor ihtiyaçlar, iki sefer yapıyoruz. Lisedeyim ve o günlerde elimde pazar torbalarıyla arkadaşlarımla karşılaşmaktan hoşlanmıyorum. Özellikle de kızlarla. Biz kan ter içinde yüklerimizi taşımaya çalışırken, onların küçümseyen gözlerle bize baktıklarını hissediyorum. Annem ise o günlerde benim aksime çok neşeli olur. Evden çıkınca komşularla selamlaşır, sohbet eder. Mutlu bir ivecenlikle pazar listemizi ve para cüzdanını koyduğu yeri kontrol eder. Bozukluklarını koyduğu ayrı bir fermuarlı küçük çantası da vardır. Pazara varınca önce tüm pazarı baştan aşağı dolaşırız. Ne, nerede ve ne kadar... Ben bu kısmı hiç sevmem, keşke pazarın girişinden ne alacaksak hemen alıp, dönsek, derim. Bir de müdavimi olduğumuz tezgahlar vardır. Meyveleri aldığımız yer belli, patatesleri aldığımız belli. Onlar 'hoş geldin abla' derler anneme. Annem de bazen 'bak geçen hafta patateslerden biri çürük çıktı, bir daha olmasın der.' O zaman poşeti tarttıktan sonra bana uzatırlarken, içine fazladan bir tane daha atarlar.
Yaz ve kış, ilkbahar ve sonbahar bu rutinimiz hep devam eder. Annemin neşesi bana güç verir. Kendimi o kadar güçlü hissederim ki o günlerde, en ağır poşetleri ben alırım. Karpuzun büyüğünü seçtiririm. Nasıl taşıyacağız oğlum, sorusuna tahammülüm yok, taşırım ben. Annem bazen 'domates kaça' diye sorar, pazarcı 'üçe' diye cevap verir. Biz yürüyüp uzaklaşırken arkamızdan bağırır: 'abla iki kilosu beşe olur, gel al'. Annem hiç oralı olmaz, arkasını bile dönmeden gururla uzaklaşır oradan. İşte ben o anları çok severim. Ya, aklın başına geldi ama artık çok geç, diye geçiririm içimden. Pazarcılara karşı öfke doluyum. Anneme en ufacık bir yan bakacaklar diye ödüm kopar. Ters bir laf edecekler diye yüreğim ağzıma gelir. Peşinen hepsine tehditkar ayağınızı denk alın bakışları atarım.

Karşı komşumuz pazara tek başına gider. Bir arabalı çocuk tutar. Çocuk tüm pazarı onunla birlikte dolaşır. Aldıklarını o el arabasına doldururlar. Sonra eve kadar getirip, yukarıya çıkarır alınanları ve parasını kazanır. Ama bizim bunu yapmamıza gerek yok çünkü ben varım. Yorulsam da kendimi çok güçlü ve işe yarar hissettiğim o günleri bazen çok sevdiğimi düşünürüm ama sonra yine sevmemeye karar veririm. Eve dönüşte iki tane mola yerimiz var. Biri yol üzerindeki park. Annem orada durup mutlaka dinlenir. Hiç acele etmeden banklara otururuz birlikte, ben bazen aldığımız mandalinalardan ya da üzümlerden atıştırırım. Bazen de insanların yüzlerine bakarım, hayatlarını anlamaya çalışırım. Hepsine birer hikaye yazar, birer dert uydururum. Kiminin çocuğu hasta, kiminin işi yok. Bu benim için çok kolay olur çünkü çevremde dertsiz insan yok. İkinci mola yerimiz bir yokuşun en orta yerindedir. Orada poşetleri yere koyar, ayakta daha kısa dinleniriz. Ben her seferinde kendimi test edip, daha uzakta mola vermeye çabalarım. Ta ki annem; 'oğlum dur artık, daha gidemiyorum' diyene kadar.
Pazar poşetleri o kadar ağır olur ki, sanki kollarım dirseklerimden ayrılacak sanırım. Bir de poşetler ellerimi keser. Ama kışın bu pek olmaz çünkü eldiven giyerim. Eve yaklaştıkça poşetler ağırlaşır. Sonlara doğru ellerimin ve kollarımın acısından o kadar hızlı yürürüm ki annem bana yetişemez. Alnında boncuk boncuk terleriyle; 'Sen hızlı git, ben dinlene dinlene gelirim', der. Bedensel acılara şerbetliyim, zihinsel acılarımla ise baş etmem güç.

Anneme haşlamalık mısır aldırmaya bayılırım bir de. Haşlamalık mısırın püsküllerinden kardeşim bebeğine saç yapar. Simitsiz eve hiç gitmem, annem bu huyumu çok iyi bilir. En son eve yakın fırından dört simit alırız. O fırından aldığımız simitlerin kokusu eve varana kadar benimle flört eder ama dayanırım, asla yemem. Eve dönünce hemen çay koyarız. Annem pazarlıklar dolaba girmeden, domates, salatalık, peynir, zeytin, simit ve çay ile sofra kurar. Yediğim tüm her şeyden güzeldir o sofrada yediklerim. Kardeşimi dizime oturturum, zaten hayatta durmaz illa gelip kucağıma oturacak. Kulağıma fısıldar, mısır aldırdın mı abi, diye... Annemin bize sevgiyle bakan gözleri, benim içimi taşırır.
Babaannem ve amcamlar aldıklarımıza kusur bulacaklar diye korkarım en çok. Eğer babaannem derse ki, patatesi yine kalın kabuklu almışsınız, annemin yüzü hemen asılır. Ya da amcam keşke kayısıyı şekerpare alsaydın yenge, diyebilir. O zaman da annemin üzüldüğünü hissederim ve hemen lafa karışırım, şekerpare yoktu ki, derim mesela. Bu kez de babam çok sert bakar bana ve annem eğer bu bakışı yakalarsa gene üzülür.  Annemin bir öpücüğü, kardeşimin bir gülücüğü için yapamayacağım şey yoktur. Annemin üzülmediği senaryoları düşünürüm geceleri. Düşlerim hep annemin mutluluğu üzerinedir. Ne hor görülme, ne aşk acısı, ne baba baskısı, ne üniversite sınavı beni üzer, annemin göz yaşı kadar. 
Pazartesileri apartmana sütçü gelir. Komşular birbirlerine haber verirler. Sütçü geldi diye. Tüm kadınlar tencereleriyle aşağı iner. Sütü gidip ben almayı severim çünkü eğer şanslı günümdeysem, beklerken üç numaranın kızını görebilirim. Annem bazen beni gönderir ama tembih eder, dökmeden getirebileceksen git, der. O zaman önce aynada saçlarımı ıslatır, şöyle bir kendime bakarım. Çoğunlukla beğenirim kendimi, yakışıklısın oğlum, derim. Eğer kendimi beğenmişsem, Aysel' i de görmüşsem, sütçünün beş beş iki tencereye üleştirdiği sütleri, dördüncü kata iki seferde kuş tüyü gibi taşırım. Biz on kilo süt alırız. Yedi kilosu ile yoğurt, üç kilosu ile sütlaç yapar annem. Sütün kaymağını kardeşim ve bana ayırır mutlaka. Sütün pişerkenki o kokusu hiç burnumdan gitmez. Süt günleri, pazar günleri kadar telaşlı geçer.

Pazar günleri banyo ve çamaşır günümüzdür. Banyo kazanı o gün yakılır, dokuz kişinin kirlileri ve dokuz kişi o gün yıkanır. Bir kirli çamaşır dağı, döne döne erirken, diğer tarafta sıkılmış dümdüz temiz çamaşır dağı oluşur. Annem ve yengem tüm gün mahvolurlar, akşama kımıldayacak halleri kalmaz. Onları görünce kendi kendime söz veririm, işe girdiğimde ilk olarak taksitle bir otomatik çamaşır makinesi alacağım diye. Eğer hava güzelse çamaşırları ev üstüne asarlar ama kötüyse onların kuruması çok zor olur. O gün evde yemek pişmez, kimse bundan şikayet etmez, ekmek arası ile idare ederiz.  
Bazı yaz geceleri ev üstüne çıkarım. Sırt üstü uzanıp, gökyüzüne bakarım. O an kaç kişinin sırt üstü uzanıp, aynı yıldızlara baktığını merak ederim. Evrenin büyüklüğünü ve benim kapladığım alanı ölçeklendirmeye çalışırım. Şehrin insanlarını düşünürüm, gündüzün kalabalığını, gecenin tenhalığını, onca insanın böcekler gibi bir kapının ardında yok oluşlarını. Bir bunaltı kaplar içimi; ben deyim iç sıkıntısı, anneme göre rahat batması, babaanneme sorsan inanç yoksunluğu, siz deyin varoluş kaygısı.. Böyle zamanlarda üç kötü düşüncem, bir iyi düşüncemi götürür, hissederim. Hiçbir modern teorinin, profesyonel stratejinin, psikoloji bilgisinin, akademik eğitimin çare bulamayacağı bir girdap olur düşüncelerim, hep daha derinlere battıkça batarım.

İllüstrasyonlar: Avogado6 Art' a aittir.