9 Kasım 2019 Cumartesi

Sıdıka Hanım' ın Mezarı

Mağduriyeti hiç sevmezdi. Aslında sevmediği mağduriyetin edebi kısmıydı. Fakir edebiyatı evladım, derdi, hiç bana göre değil. Bu sebeple ne siyatiğinden bahsederdi sağlığını soranlara ne de son günlerde artık kendisini bile endişelendirmeye başlayan unutkanlığından. Apartman günlerine katılırdı katılmasına ama insanlar başladı mı anlatmaya hayatlarındaki en olumsuz şeyleri hem de bire bin katarak, bir gülme tutardı Sıdıka Hanım' ı engel olunamaz. Hele ki bir seferinde komşular ''A canım sen de aldın mı?' diye sorduklarında hiç de takip etmediği sohbete hazırlıksız yakalanmış, alınacak şeyin mezar yeri olduğunu anladığında ise önce bir şaşalamıştı. Komşuların her biri aldıkları mezar yerlerinin ah ne de güzel, ne de ferah, temiz havalı, manzaralı, saygıdeğer eşlerinin yanı başında olduğunu gayet de ciddi anlattıklarını görünce, tutmuştu yine bir gülme Sıdıka Hanım' ı, hem de komşuların o kınayan nazarlarının altında. Neyse yaşına hürmeten çok üstüne gelmeden kapandı da mevzu, aldı Sıdıka Hanımı düşündükçe bunaltan bir mezar yeri sorunu... Abdullah Bey vefat edeli olmuştu bir on yıl kadar ama ne onun ne de kendine bile hayrı olmayan oğlunun aklına gelmişti ileriyi düşünerek çift mezar yeri satın alınması.

Dert etti kendine, ya ortada kalıverirse, kim kaldırıverecek cenazesini... Adetiydi sabah fırına gider, ekmeğini, gazetesini alır gelirdi. Karşılaştığı eş dost ile selamı sabahı görev bilirdi. Ama yolda aklında hep aynı düşünce aynı kaygı ''bir mezar yerim olsaydı, ne vardı.'' Kimseye yol yordam sormaz, kendini ele güne güldürmezdi. Büyüttükçe büyüttü, gururundan kimseye de açılamadı. Ama aklından bu düşünceyi hiç çıkaramadı. Bu yaşta otobüsü durağı gözüne kestiremedi, attı kendini bir taksiyle, doğru şehir kabristanlığına. Mezarlıklar Müdürlüğüne dedi ki: ''Bir yakınıma almayı istiyorum güzel bir mezar yeri.'' Kıydı paraya, çevirdi kendine bir parsel dört kişilik aile mezarlığını. ''Kefen parası, kefen parası, elin ayağın tutuyorken her işini yapmalı, tırnağın varsa başını kaşı'' diyerekten... Mühim işti doğrusu, ileride dua edecekti o hayırsız evladı Sıdıka Hanım' a. Aldı tapuyu gururla, koydu cebine muzaffer bir edayla. Hele bir görelim bakalım, neresiymiş, ferah mı, çorak mı, varsa otu dikeni bir çocuk bulayım da yoldurayım ötesini berisini, yürüdü gitti T 21 Ada' nın 3500. parseline...

İşte orada görüverdi, Ramazan Bey' i... Giyimi kuşamı, pek özenli, duruşu, tavrı oraların hakimi, yol yordam bilen orta yaşlı bir beyefendi. Yaklaştı yanına ''Bu mezar yerini kendime alıverdim. Ne gerekiyorsa yapılsın ben vefat etmeden. Çevirelim dört mezarın etrafını, hazır olsun ebedi istirahat yerim gözlerim görüyorken.'' Ramazan Bey, döndü düşündü... İlk kez karşılaştığı bu talep karşısında biraz şaşırsa da, elini uzattı Sıdıka Hanım' a, ''yapacağız el birliğiyle size içinize sinen bir mezar yeri, merak buyurmayınız lütfen...'' Katologtan mermer seçimi, model seçimi, yazı seçimi, yazı tipi, parası, pulu için anlaştılar ofiste buluşmaya, bir hafta sonrasına..

İçi pır pır heyecanlı, sanırsınız ölüm gününe değil de düğün gününe bu telaşı. Bir de ketum ki alıp başını gidiyor sık sık, soranlara da ''eski bir ahbabımı ziyarete gittim'' den başka yok lafı. Konu komşu hem meraklı hem endişeli, bir türlü bir kılıf bulamıyorlar Sıdıka Hanım' ın son günlerdeki heyecanına, keyfine.. Sıdıka Hanım hop bankada, hop mezarlıkta, hop mezarcı dükkanında Ramazan Bey' in yanında. ''Soyunduk bu işe madem Ramazan Bey evladım, en iyisinden olsun mermeri.'' Ramazan Bey dayanamıyor günün birinde soruyor, ''efendim sizden başka üç kişi daha olacak ya kabristanda, kimleri düşündünüz acaba?''
Kimleri düşündü acaba, tek bir oğlundan öte kimseciği yok. Hoş oğlu da üç senedir hiç ortada yok. Ayda bir kere ararsa arar, hayırsızın biri. ''Ramazan Bey oğlum, sen yabancı değilsin, durum böyleyken böyle, bir oğlum var, var da, tam da var diyemiyorum işte.'' Ramazan Bey, farkında Sıdıka Hanım' ın hayatının gayesi, neşesi, manası bu mezar yeri, e paraya da meraklı kendisi, diyor; ''Bir düşüncem var Sıdıka Hanım Teyzeciğim, eğer haddini aştın demezseniz naçizane ileteyim.'' Sıdıka Hanım' ı alıyor bir heyecan, acaba ne fikir gelecek Ramazan' dan. ''Efendim, madem oğlunuzun akıbeti meçhul, aklınızda hali hazırda kimse de yok, diyorum ki ben, size layıkıyla şöyle, dört başı mamur bir anıt mezar mı yapsak, parselleri birleştirip, gönlümüzce? Gelip geçen de desin, kim bu muhterem, mühim kimse.'' Gözleri parlıyor Sıdıka Hanımın, e boşuna mı tekaütü PTT Müdürlüğünden, kaç yıllık emek, onca çaba, bir hayırsız evlat bir de koca... Hakkı yok mu şöyle geleni geçeni imrendirecek bir ebedi istirahathaneye? ''Yalnız, yeni projedir, şudur budur biraz maliyeti olur size...'' Yine de ağırlığından ödün vermiyor Sıdıka Hanım, düşüneyim diyor, evladım. Siz maliyetleri hesap edin, yarına geleyim ofise bir bakalım... 

Bir heyecan bir heyecan Sıdıka Hanım, sabahı sabah ediyor, gazete, ekmek, kahvaltı, banka, taksi hooop Ramazan Bey' in ofisinde alıyor soluğu. Başlıyor hummalı bir çalışma: Projeler, çizimler, çok yetenekli mimar arkadaşlar, kabartması, fotoğrafı, büstü, granit kalınlığı, gelenlere oturma yeri, osu, busu derken Sıdıka Hanım hiçbir özellikten taviz vermek de istemiyor, hep en iyisi en iyisi... Elinde avucunda ne var ne yok Ramazan' ın kasasına; Ramazan' ın kasa dolmuyor, Sıdıka' nın kese boşalıyor. Ve bankanın krediler memuresine emekli maaşını bağlayıp, yüklüce bir kredinin altına imzasını atıyor. 
Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor. Sıdıka Hanım' ın unutkanlığı arttıkça, anıt mezarın eksiği azalıyor. Sonrası mı? Sonrasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim:

Sıdıka Hanım bir gün, araba altında kalan bir sokak kedisine cenaze töreni yaparken görülüyor, bir başka gün Ramazan Bey' e ''ne parası ne mezarı evladım'' diye sorduğu iddia ediliyor, yine bir seferinde komşularından birine ''o kadar sindi ki içime hemen ölesim geliyor'' demiş, bazı gün ışığı sabaha kadar açık, bazı gün evinin yolunu şaşırıyor, polis nezaretinde giriyor eve. Bazen bir hafta ortadan kayboluyor, bazen apartman görevlisine çıkışıyor, sen kim oluyorsun diye, bir gün de bahçede oynayan mahalle çocuklarına mevzuu ölmek ise bunu da en layıkıyla ben yaparım çocuklar diye nutuk atıyormuş. Komşular ne yapsak, nasıl yapsak, oğluna mı haber versek, huzurevine mi yatırsak diye düşünürken, en nihayetinde naçiz vücudu soğuk bir kış günü, anıt mezarının ziyaretçi oturağında, cansız bulunuyor. Kimdir, nedir demeden, hemen Ramazan Bey koşup geliyor; onca ekmeğini yemiş, hatırlı saygıdeğer merhumeye sahip çıkıyor. Öyle de bir günde vefat etti ki rahmetli diyor, dün son rötuşlerini de tamamlamıştık mezarın. En son eksik kalan mezar taşına yazılacak manzumeye cüret gösterip kendisi karar veriyor:

''Dünyada en güçlü insan, en yalnız duranmış. 
Mağdur ve komik olmaktansa, mağrur ama trajik bir hikayenin kahramanı olmayı seçen çok değerli Sıdıka Hanım, ebedi istirahathanende huzurla uyu...''

Not: İllüstrasyonlar Zdzislaw Beksinski' ye aittir.
Hikaye kurgusaldır.

6 yorum:

  1. Neyse tanımazdan gelip mezara sahip felan çıkmamış en azından :)

    YanıtlaSil
  2. Yaaaa çok tatlı, muhterem bir Ankara hanımefendisiymiş...Kıyamam öleceğini bilmiş de gitmiş mezarının kıyısında ölmüş...Kimselere minneti yokmuş asil kadınmış...Yalnız ödüm koptu orda burda ölecek de kimsesizler mezarlığına gömülecek diye...içim rahat çok şükür.

    YanıtlaSil
  3. ay yaa kıyamazlar sıdıkanımaaa :(

    YanıtlaSil
  4. Hep dedim ki bu kadın bu mezara gömülmeyecek galiba...
    Aslında baksak ne kadar çoktur böyle hikaye etrafımızda... Ahhh cağnım yalnız hayatlarımız :(

    YanıtlaSil
  5. Hiç sevmiyorum bu mezar yerini önceden alma düşüncesini :(( İçim sızladı Sıdıka teyzeye.
    Çok güzel yazmışsın yine tebrik ediyorum seni :)

    YanıtlaSil

haydi söyle :)