18 Ağustos 2019 Pazar

Diyalog Arası Anektodları

Pazar, Ağustos 18, 2019 5
-Çekirdekle gazoz alalım mı?
Hacıannenin iki katlı evi bizimkinin hemen yanında, iki büyük dut ağacının arasında ve üzerindeki teras, denizi görür. Belki kat çıkılır düşüncesi ile kapatılmamış, inşaat demirlerinin açıkta olduğu teraslar her yerde ama Hacıanneninki bambaşka. Burada kenarları korkuluksuz terasın kenarına oturabilir, cesaretinizi kendinize ve tüm dünyaya haykırabilirsiniz. Eğer çekirdek kabuklarını aşağı atmayıp, Hacıanneye yakalanmazsanız kimse sizi bulamaz. Dışarıdan fark edilmeden tüm mahalleyi gözetleyebileceğim, çocukluğumun en ipe sapa gelmez hayallerini kurduğum, en önemli kararlarını aldığım, en çaresiz acılarımı dindirdiğim yüksek derecede stratejik öneme sahip bu teras, çok kıymetli benim için. Ve buranın varlığını bilme ayrıcalığını sadece bir kişi hak ediyor benim gözümde, Levent. 
-Arka bakkaldan alalım ama, Aydın Abi Turbo sakızla açacak da verir bize hem bu sefer tuzsuz olsun çünkü geçenkinde dudaklarım fena şişti. 
Gazoz Ufuk olacak, sakız Turbo, çekirdek tuzsuz. Hayaller sınırsız olacak, dostluğumuz daim, yaşadıklarımız sır. Ganimet poşeti Levent' te durur çünkü ben gazozu çok sallayıp, köpürtüyorum hem o daha büyük, daha iyi taşır.

Evin arkasına dolanıp, etrafı kolaçan ettikten sonra dönerli taş merdivenlerden jet hızıyla çıkıyoruz ve Perihan Teyze' nin kapısının önündeki terliklere takılmamaya dikkat ediyoruz. Levent ile aramızda sır olarak kalacak o gece karanlıkta, apartmanın ışığını yakmadan terasa çıkmaya çalışırken bir seferinde, kenarda duran kazma, kürek, tırpanları görmeyip onlara takılmış, düşmüştüm ve büyük bir gürültü kopmuştu. Gürültüye çıkan Perihan Teyze, Allah' tan karanlıkta bizi seçememiş, biz de koşarak kaçmayı başarmıştık. Ama bu akşam sorunsuz çıkıyoruz, iki büyük dut ağacının sanki bizi saklamak istercesine iki yandan önümüze doğru uzanan yemyeşil dalları, yine de denizi, gökyüzünü bize tüm maviliği ile gösteren cömertliği karşısında her seferinde kendimizi Harikalar Diyarında sanıyoruz.
-Dün akşam Basri, babamın radyosunu çalmış, biliyor musun? Babam radyosuz durmaz, Perihan Teyze bildiğinden hemen getirmiş bari...

-Radyo da bir şey mi benim koca bisikletimi alıp götürdü geçen gün, valla gördüm ama sesimi bile çıkarmadım. Nasılsa geri getirirler diye...

Basri, Hacıannenin torunu, Perihan Teyzenin oğlu. Küçükken menenjit geçirmiş ve biraz sinirli. Genç ve güçlü de. Bazen anne babasını dövüyor çok fena. Perihan Teyze bir senesinde onu akıl hastanesine kapattı ama sonra bakımı iyi değil dedi, kıyamadı geri aldı. Hep kilit altında ama bazen bir yolunu bulup kaçıyor, o zaman da hoşuna giden şeyleri alıp, evine götürüyor.

-Keşke Fatih Abi gibi olsaydı O da... 

Fatih, teyzemin oğlu. Hemen hemen aynı yaştalar. Kalbi delik doğmuş ve fiziksel olarak Basri gibi güçlü kuvvetli değil. Zayıf ve minyon ayrıca sempatik ve uyumlu. Arka cebinde sürekli taşıdığı bir tarağı var, ayna bulur bulmaz çıkarır, şarkı söyleyerek saçlarını tarar. Bir de gelişini sesinden anladığımız bir mızıkası var hep çaldığı. Hem de akıllı, teyzeme hep yardım eder, bir yere oturmaya gittiklerinde bir şey unutmasına izin vermez, çok tertiplidir. Çarşıya gider, kahveye gider. Görenler, ''Naber, Fatih nasılsın?'' der, ''Nereye gidiyorsun?'' der. Teyzem ona harçlık da verir, Fatih de bize verir. Bayramlarda, bazen sebepsiz... Herkesle arası iyidir, kimseye zararı yoktur.

Çocukluğum engelliler arasında geçti. Engelli ailelerinin ne hissettiğini anne-babası dışında kimse anlayamaz. Ben de anlayamıyorum. Çocuk aklımda, çok iltimas geçiliyor gibi geliyor bana hep. Ne yapsalar mazur görüyorlar. Biz normaliz diye alttan alalım, hep idare edelim.

Ben yalnız ve sessiz bir çocuğum. Levent' ten başka hiç arkadaşım yok. Futbol beceremiyorum, iyi koşamıyorum, diğerleri gibi alaycı ve kararlı çıkmıyor sesim. Gelişkin değilim, cılız ve zayıfım. Yanlarında rahat olamıyorum. Vaktimin çoğunu odamda çizgi roman okuyarak, resim yaparak ya da bu terasta geçiriyorum. 
-Nerede o günler, keşke bütün deliler Fatih Abim gibi olsa...
Levent gidip arkadaki büyük saksıların ve odunların arasına sakladığımız Maltepe sigarasını ve kibriti getiriyor. Ustaca çıkarıp paketinden bir bana bir kendine, çakıyor kibriti... O anlarda ne Çernobil, ne Michael Jackson, ne Naim Süleymanoğlu ne Hülya Avşar; Levent, ben, tüttürdüğümüz Maltepe ve denizden batan güneş bahtiyarız. On dakika sessizlik..

On dakika sessizlik anlarında on yılıma yetecek kadar hayal kuruyorum. En çok uçmayı hayal ediyorum. Uçabilsem şu denizin üzerinden sonra Aylin' in yanına konsam, balkonuna... Ona bir gül uzatsam, saçlarını geriye atıp, gülümsese bana. Varlığımdan bihaber Aylin, ona olan bu tutkulu aşkımı bilse ne düşünür acaba. Aylin ile olan hayallerimi tamamen yalnız olduğum anlara erteliyorum. İnsanın hayal edecek şeyi olmaması ne kötü bir şey diyorum içimden. İyi ki hayallerim var. Levent' e dönüyorum: 

-Yarın Kumluk' a yüzmeye götürecek ablam, söz verdi. Gelirsin di mi?
Kumluk en yakın yürüme mesafesi yüzebileceğimiz yer. Bir de liman arkası dediğimiz yer var ama orası dalgakırandan etkilenmez, büyük dalgalı ve birden derinleşir. Liman arkasında yüzmemize izin vermezler, oysa Kumluk sığ ve dalgasızdır. Ancak kum olduğu için ve bazen inşaat için kepçeler gelip zeminden kum aldıklarından zemin güvenilmezdir. Bir gün sığ olan yer, ertesi gün çok derin olabilir. Ayrıca denizin altındaki kum gevşektir, bastığın yere dikkat etmek gerekir. Geçen yıl bir çocuk boğuldu burada. Ailesi İstanbul' daydı, anneannesiyle yaz tatilini geçiriyordu. Ölmeden iki saat önce görmüştüm onu, iki saat sonra yoktu. Denizden çıkardıklarında uyuyor gibiydi, kıvırcık siyah saçlarını ve bembeyaz yüzünü unutamıyorum. Boğulma olayları neredeyse her yaz yaşadığımız, sorgulamadığımız bir durum bizim için. Yetişkin sohbetlerine kulak kabartmaya gerek yok. Her şey apaçık ortada yaşanıyor. Varoluşu ve ölümü en hakiki şekilde görebiliyoruz. Çocuklar evlerde doğuyor, beşiklerde, annelerinin sırtlarına bağladığı bezlerin içinde büyüyor.   

-Ayşegül de gelecek mi?

Ayşegül kardeşim, benden üç yaş küçük. Down sendromlu ve anneme bağımlı, daha doğrusu yapışık, ondan hiç ayrılamıyor. Anneni çiz deseler, kucağına Ayşegül' ü kondururum mutlaka. Ablam benden beş yaş büyük, bazen annem azıcık nefes alsın diye bizimle gezmeye getiriyor onu. Levent, Ayşegül' ü çok sever, onunla çok ilgilenir. Ben onları kıskanırım. Ayşegül olmasa nasıl bir hayatımız olurdu diye merak ederim. Annem bana kalırdı belki birazcık o zaman. Şimdi annem tamamen Ayşegül' e ait. Bir de Levent' i alırsa elimden ne yapacağım bilemem.

Bir gün ablam çizdiğim resimleri görmüş. Annem var, babam, ablam, ben ve Levent. Ben annemin kucağındayım. Levent, elindeki topu bize doğru yuvarlıyor. Babam ve ablam da sohbet ediyorlar. Herkes çok mutlu ve gülümsüyor. ''Ayşegül nerede?'' diye soruverdi. O uyuyormuş, diye geçiştirdim ama öyle büyük bir kızgınlık hissettim ki, sanki suç üstü yakalanmışım gibi. Resimlerime bir daha bakmasını yasakladım ablamın. Ayşegül' e ne gerçek hayatımda ne de hayallerimde yer var. 

-Valla bilmem, ablam getirir mi... Bülent Abi' ye de haber verelim, midye toplar pişiririz beraber. 
Bülent Abi, Levent' in abisi üniversiteye gidiyor İstanbul' da. Hayatta tanıdığım en farklı kişi. O kadar değişik şeyler soruyor ve söylüyor ki inanamazsınız. Hiç kimseden de korkmaz, lafını hiç esirgemez. Hep de haklıdan yanadır, reis-i cumhur gelse gene bildiğini okur. Bir keresinde 'Allah nedir?'' diye sordular. ''Allah (tövbe haşa) koskocaman bir hıyardır'' diye cevap verdi. Deli mi deha mı karar veremiyorum. Hep kitap okur, bize nutuk çeker, adaletten, dürüstlükten söz eder. Bir gün büyüdüğümde ben de onun gibi olmak istiyorum. İstanbul' a okumaya gitmek, kimseden korkmadan konuşmak. Herkesi şaşkınlıktan ağzı açık bırakmak istiyorum. 

-Bülent Abim gelmez o arkadaşlarıyla Trabzon' a gidecek yarın, öyle söylemişti. 
Bak sana bir şey anlatacağım kimseye anlatmak yok ama... Geçen gün Şimşirlerin Ahmet' i gördüm, bir sarı kedi geziyordu ya hani ekmek vermiştik de yememişti, onu kuyruğundan yakalamış, duvara çarpa çarpa öldürdü. Ahmet' i görsen, yüzünde mutlu, kötücül bir ifade, zavallı kedi gözlerimin önünden gitmiyor. Bir de ilk vuruşunda bir acı ses çıkardı ki... Unutamıyorum o manzarayı bir türlü...
Onun ölmesini istiyorum, bunun Ahmet' in acımasızlığının varabileceği son nokta olmadığını biliyorum. Kediler, köpekler, kuşlar zavallı hayvanlar üzerinde yapmadığı vahşet kalmadı. Bir kuşu ayağından bağlayıp, üzerine kolonya döküp yaktığını da ben görmüştüm. Sadece hayvanlar olsa iyi, ya bize yaptıkları. Ahmet' i gören yolunu değiştirir. Sanki kafasında iki şeytan boynuzu var. Levent ile sırrımız geliyor aklıma; o küçük kıza yaptıkları. Ne yapmaya çalıştığını yıllar sonra anlamlandırabileceğim ama o an yaptığının çok kötü olduğunu sezinlediğim ve Levent ile engel olamayışımız, çaresizliğimiz, izleyişimiz sadece. Annesi yok zaten, gitmiş; babası da hep sarhoş. Annesiz babasız büyümek mi insanı böyle kötü yapıyor, yoksa kötülük insanın içinde mi diye çok düşündüm. Bütün annesiz babasızlar katil değil, istese Ahmet de böyle olmazdı. Kötülük insanın içinde, kötü olmak bir tercih. O çocukluğumun en kötü kişisi. Ahmet' in, Levent ile aramızdaki sırları çoğalırken, bizim insanlığımız azalıyor. 
-Şikayet etsek, kime edeceğiz... Yeni gelen Kaymakamın oğluna anlatsak her şeyi, belki o da babasına anlatır da bir çare bulurlar.
Onur, mahalleye taşınalı bir ay oluyor. Amerikan tıraşlı saçları, yakışıklılığı, farklı giysileri ve bisikleti ile yaptığı akrobatik hareketler ilgi çekici. Henüz hiç arkadaşı yok ama hepimiz onunla arkadaş olmak için can atıyoruz. Onur' a özeniyorum. Onun yalnız ama güçlü duruşuna. Buraya ait değil de, sanki rüzgarın yanlışlıkla getirdiği biri gibi oluşuna. Ancak O, bu rastlantının keyfini çıkarıyor, kimseye ihtiyacı yok, mutlu. Bisikleti ile geçerken nefesimi tutuyorum. Onun gibi olduğumu hayal ediyorum. Benim için gerçeklikten uzak, masal diyarından gelmiş biri. Bir gürültü kopuyor o sırada:  

-Levent kavga çıktı galiba, şuraya bak, Şimşirlerin evine doğru gidiyor hepsi.
-Kim bilir yine ne oldu, yine ne yaptı Ahmet, kalk hadi gidip bakalım, merak ettim.
Ayaklanan Levent' i takip ediyorum, bu kez görünmeyi umursamadan hızlıca iniyoruz merdivenleri. Çocuk aklımda kediden, kuştan daha önemli bir şey bu, diye geçiriyorum. Ambulansın sesi yaklaşıyor, Levent' in adımları hızlanıyor.

Dışarıda toplanan kalabalığı aşıp, ne olduğunu görmeye çalışıyoruz. Ablamı seçebiliyorum uzaktan, eliyle yüzünü kapatmış. Bülent Abi ve babam da kalabalığın içinde herkes tüm mahalle akıyor Ahmet' lerin evine. Levent' in açtığı aralıklardan öne doğru ilerliyoruz. Onur' u fark ediyorum, yüzündeki, korku ve merakı... Halka olmuş kalabalığın tam ortasında Ahmet' i görüyorum, donmuş gibi, öylece duruyor. Osman Amca, Ahmet' in babası, yerde yatıyor, kan var, karnından akıyor. Siren sesleri, polisler, ambulans görevlileri...
Ahmet: ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.'' Sürekli tekrar ediyor Ahmet:  ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.''...

Osman Amca' yı ve Ahmet' i götürüyorlar. Bir daha onları hiç görmüyoruz. Yıllar sonra, çocukluğumun en derin dehlizlerinden çıkardığım bu anılar ne zaman hatırıma gelse o şimşek çakımı bir kaç an, yaralar hep beni nedense; bir Ahmet' in babasına yaptığı açıklama, iki Onur' un gözlerindeki korku...

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.

3 Ağustos 2019 Cumartesi

Güven

Cumartesi, Ağustos 03, 2019 3
Kaçıncı kez kendine vermiş olduğu aynı sözü yine tutamamıştı. Oysa kendi ile baş başayken düşündüğünde her şey o kadar kolay, net ve anlaşılırdı ki… Kendine yenildiğini, kendi kendinin sözünü dinlemediğini, içinde ondan bağımsız hareket eden ve kontrol edemediği başka bir kendisi olduğunu düşünüyordu şimdi. Şimdi... Şu an; anı gösteren, takvim ve saatlerle zamanı böldüğünde ve saate baktığında gördüğü rakamlar mıydı yoksa bulunduğu yüksek dairesinin penceresinden görünen, rengârenk ışık yollarıyla aydınlanmış bu kent manzarası eşliğinde düşündükleri, hissettikleri, elinde tuttuğu kadehten burnuna ulaşan koku mu? 
Her şey nasıl bu hale gelmişti, nasıl böyle sarpa sarmıştı. Bize bir şey olmaz, biz iyiyiz, sağlıklıyız, mutluyuz, varlıklıyız, güçlüyüz kibrinden şu an ne kadar da uzaktı. Oysa kötülükler kötülerin başına gelmez miydi? Edindiği tüm bilgi ve deneyimler bu fikri desteklese de bazı şeylere engel olamıyordun, nedenini bilemiyor, gelişini göremiyor, anlayamıyordun. Sadece başına geliyor ve sen bununla yaşamaya, başa etmeye çalışıyordun.

Kurgu hep aynı şekilde gerçekleşiyordu. Pazar sabahları, bu kez farklı olacak, kesinlikle atılan her zehirli oktan kaçınacağım, tüm silahlı cümlelere çiçeklerle cevap vereceğim diyerek, kahvaltı için fırından aldıkları ve kuşandığı zırhı ile annesinin evine gidiyor, bir saat sonra öfke ve gözyaşlarıyla oradan olabildiğince hızla uzaklaşıyordu. Bugün de aynı şeyler tekrarlanmış ve gecenin ilerlemiş bu saatinde kendine duyduğu büyük öfke ve başarısızlık hissi uçsuz bucaksız bir çaresizliğe dönüşmüştü. 

Aile bazen güvende olduğumuzu düşünürken, kabuk bağlayıp iyileşmiş olduğunu sandığımız en derin yaralarımızın tekrar kanadığı bir yer olabiliyordu. Ve bunu yapan sizi en çok seven kişi, anneniz de olabiliyordu. Ve bu onun suçu da, kimsenin suçu da olmayabiliyordu. Başlarına gelen şeyin belki açıklaması vardı yeryüzünde; şans, kader, talihsizlik, tecrübesizlik. Onların başına gelmişti işte, hepsi buydu.

Eğer bir yıl önce birisi karşısına geçip, senin hatan yüzünden baban felç olacak, yatağa bağlı kalacak dese; (O bilgili, tuttuğunu koparan, karizmatik, sportif, herkesin imrenerek baktığı, kendini bildiği andan itibaren varlığı ile hep gurur duyduğu başarılı iş adamı) Ve annen, (babanın gözlerinin içine bakan, dünyaya babanın gözleriyle bakan, bir dediğini bin anlayan, babana hücrelerindeki son kromozoma kadar hayran, sana baktığında bile babanı gören annen), seni suçlayacak ve seni hiç affedemeyecek dese, demeyi bırak ima etse, imayı bırak, zihninin ucundan geçirse sadece gülüp geçeceği saçmalıkların onlarcasından biri olacaktı.

Ama olmayacak şey olmuş, darbeyi en savunmasız olduğu anda en güvendiği insandan yemişti. Güven duygusunun paradoksal yapısı hata yapmasına neden olmuştu. Birinin güvenilir olup olmadığını ancak ona güven duyarak anlayabiliyordu insan. O ise güvenilmemesi gereken birine güvenmiş, tüm benliğini ve sahip olduğu her şeyi hesapsızca, bile isteye ona teslim etmişti. 
Düğün günü O gelmeyince, nikah memuru artık daha fazla bekleyemeyeceğini söylediğinde, rimelleri gözyaşlarıyla birlikte çenesinden damlamaya başladığında, annesi tüm nezaketi ile davetlileri oyalamaya çalışırken, şirket avukatının babasını arayıp şirketin tüm hesaplarının boşaldığını, artık şirketin onların olmadığını söylediği andan ne kadar sonra babası yere düşüp fenalaşmış, ne zaman her yer ambulans sesleri ile dolmuştu anımsayamıyordu. Önce yağmur mu başlamıştı yoksa orkestra mı enstrümanları toparlamaya başlamıştı net değildi. Net olan sadece filmlerde olabilecek bir şey olmuş, içlerine aldıkları, kendileri gibi gördükleri biri sahip oldukları her şeyi alıp, bir başkasıyla ortadan yok olmuştu.

Şimdi hayatın ışıl ışıl parladığı, dünyanın güzelliklerle dolu olduğu, mutluluk ve güvenle yaşayacağı yılları sabırsızlıkla beklediği eski günleri, sadece uzak bir masaldı onun için.

Not: Kurgu tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

İllüstirasyonlar Nicoletta Ceccoli' ye aittir.