29 Mart 2019 Cuma

Kıyamam ki Sana Ben

''Kıyamam ki sana ben.'' derdi bana hep. Aynı yaştaydık ama benden çok daha olgun ve bilinçliydi. Tüm aşırılıklarıma katlanır, şımarıklıklarımı çeker, çocukluklarımı görmezden gelirdi. Ne yaparsam yapayım onu kızdıramazdım. Bazen sınırlarını bilerek zorlar, ne zaman kızacağını bulabilmek için yaptıklarımın dozunu artırır yine de bunu başaramazdım. Bakışlarından görebildiğim sadece tevekkülle harmanlanmış bir sevgi ve hayranlıkla karışık bir zaaftı.

Annemin bana verdiği tüm işleri yapardı. Toz alma, bahçeyi süpürme, arka mahalledeki fırından ekmek alma, anneanneme yemek götürme işlerini gönüllü olarak seve seve yapar, bunları yaparken sadece yakınlarında olmamı önemserdi. Ben yanındaysam dünyanın bütün işlerini yapabileceğini düşünürdüm. Bir kabahatim olsa annemin bana kızmasına hiç müsaade etmez, tüm suçlarımı üzerine alırdı. Aramızdaki bu dile getirilmemiş gizli sözleşmeye ikimiz de sıkı sıkıya bağlıydık.
Normalde sessiz, durgun bir çocuktum. Anne ve babamın beni çok sevdiklerini bilsem de sürekli üzerimde olan gözleri, sözel eleştirileri, alaycı tavırları, despotluğa varan disiplin anlayışları içime kapanmama ve onlarla duygusal etkileşimimi minimuma indirmeme neden olmuştu. Kendimi en rahat ve olduğum gibi hissettiğim yer Rahmet' in yanıydı. Onun yanında bambaşka biri olurdum. İçime neşe böceği kaçmış gibi zıp zıp, kıpır kıpır, capcanlı... Dışarıda, beni korur, kollar, her türlü koşulda hep benim için en iyisi olsun diye çabalardı. Saklambaç oynarken önce beni en güvenli yere saklar sonra kendisi saklanırdı, o sobelenir beni sobeletmezdi, hep dondurmanın çoğunu bana denk getirir, grup oyunlarına beni güçlü takıma sokmaya çalışır, rakipsek bilerek yenilirdi bana. Bunu bilirdim, hissederdim. Belki o da bildiğimi ama ses etmediğimi anlardı. Dedim ya aramızdaki sessiz anlaşmayı kalbimizin derinliklerinde imzalamış, mühürlemiştik.

Ne güzel bir duyguydu; insanın her istediğinin yapılacağını bilmesi. Böyle koşulsuz böyle olduğu gibi sevilmesi. Aramızdaki arkadaşlığın ibresi benden yana olsa da ben de onun sevdiği ve hoşlanacağı şeyleri çok iyi bilir, onun istediği gibi olmaya çalışırdım. En çok küslük oyununu severdi. Dudaklarımı büzüp; ''Ben sana küstüm'' derdim kollarımı birbirine bağlar. Bana bakışından sevgi ve kabullenişin izlerini okurdum. ''Kıyamam ki sana ben, istediğin gibi olsun madem'' derdi. Ona hissettirmeden onu mutlu etmeye çalışmanın gizemli ve heyecanlı bir yanı vardı benim için. Verdiğim değeri açık etmek istemez gizliden gizliye sunardım istediklerini ona.

Arkadaşlığımız hiç bitmedi, Rahmet hep hayatımda oldu. Hayatımın bir kenarında köşesinde, bazen tam ortasında; fırtınalarda kaçtığım bir sığınak, aranıyorken sığındığım bir yuva, hayat beni yerlerde sürüklediğinde sıcak bir döşek oldu... Ruhum yerle yeksan olduğunda, kalbim kırıklardan yara bere içinde ve atmaya mecal bulamadığında o cümle ile iyileştirdi beni: ''A canım, kıyamam ki sana ben, gel bir çay yapayım sana en güzelinden.''
Biz büyüdük, çok büyüdük. Geriye bakıp da çocukluğumuzda hissettiklerimizin nedenlerini analiz edebilecek kadar, gençliğimizde düştüğümüz hataların bedellerini anlayabilecek kadar, keşke değmezlere verdiğim değeri hak edenlere verseydim, keşke o kıymetli olduğunu bilemediğim vaktimi çöp etmeseydim diyebilecek kadar büyüdük.

Rahmet evlendi, bir kızı oldu... Bir dönem biraz uzaklaştık birbirimizden. Tamamen kendime ve yapabileceklerime odaklandığım, her anımı okuyarak, tartışarak, düşünerek, yazarak geçirdiğim bir dönemdi. Çok aktiftim, okulumu bitirmiş, mesleğimde ilk adımlarımı atıyor, her eylemde, her basın açıklamasında, her olayda boy gösteriyordum. Annem ve babam nerede hata yaptıklarını araya dursun onlara uzaklığım konusunda en ufak bir ipucu vermekten kaçınıyordum. Bana ulaşmaları ruhen zaten olanaksızdı, fiziken ise ana haber bültenlerini dikkatle izler, mücadelemizi anlatan yayınları takip ederlerse eh işte olasıydı. O sıralar hayatımda çok büyük bir yeri olan, herkesin saygı ve hayranlık beslediği bir meslek odası başkanımız vardı; Turgut. Ona aşık olmuştum. Ama ne aşık. Kendime bile itiraf edemediğim bir aşk, kör kütük, deli divane. Aşk; nasıl bir çaresizlik... Özlüyorum, çok özlüyorum. Bana ilgisi var, farkındayım ama adam evli, ailesine bağlı, bana zaman ayıramıyor, deliriyorum. Doyamıyorum hiç, fark ediyorum, gözlerindeki ateşi yakalıyorum, vücut dilini okuyorum ama yok... Yok, yok, yok... Kendime kızıyorum, kararlar alıyorum, düşünmeyeceğim diye ama karşılaştığım an tüm gardım düşüyor. Aklımdan çıkaramıyorum. 
Yine bir gece hayati bir davaya yasal dayanaklar ararken kanunlar, maddeler arasında; dedim senin dayanağın kim? Rahmet düştü aklıma... Hesap ettim dokuz ay olmuş görüşmeyeli, en son bana kızının resmini atmış 13.yaş gününde. Aldım elime telefonu, aradım. Saat 23.14, Rahmet uykulu, yorgun açtı: ''Alooo, kız ben sana kıyamam ki hiç, nereden düştüm aklına diyiver balım...'' Söyleyemedim bir çaresiz aşka düştüm, yandım yandım sönemedim, küle dönemedim... Onun yerine sen anlat dedim Rahmet' im hep ben anlattım. Bu zamana kadar hep benim derdim, şımarıklığım. Sıra sende şimdi seni duymak istiyorum. Anlat da kendi derdimi unutayım biraz. ''Anlatacağım'' dedi. Ama olmaz böyle telefondan atla gel Samsun' a. Tamam diyorum, en kısa zamanda diyorum, kem diyorum, küm diyorum. Ama biliyorum, gidemeyeceğim. Bu kadar işin gücün arasında nasıl gideyim, olanaksız. Cız ediyor içim düşündükçe; ne derdi var acaba diye sonra o yoğunlukta unutuyorum, koşturmaktan. Birdenbire bir hayat boşluğunda Rahmet düşüyor aklıma, takvime bakıyorum, 3 hafta geçmiş, bir daha bakıyorum 3 ay geçmiş konuşmamızın üzerinden. Zaman geçiyor, zaman çok hızlı. Ben kendimi; kendime ve Turgut' a beğendirmek için durmadan çalışıyorum

Gece gündüz çalışıyorum aklımda ne aylar, ne mevsimler sadece dava tarihleri var; Ne geceler ne gündüzler sadece dava saatleri var. Tükenmişliğin dibindeyim farkında değilim, kimse de dur demiyor bana. Bir gün ofisin penceresinden dışarıyı izliyor, kafamı boşaltmaya çalışıyorken gözümün önüne Rahmet ile olan bir anımız geliyor. Deniz kenarında birlikte oturuyoruz, denize taş atıyoruz amaçsızca. Biraz açıkta küçük bir tekne var, altı kırmızı boyalı, hafif hafif salınıyor, demir atmış. Rahmet hiç bir şey söylemeden ayağa kalkıyor, soyunuyor, denize atlıyor ve tekneye doğru kulaç atmaya başlıyor. Hiç düşünmeden ben de soyunup peşinden atlıyorum denize. Ve tüm öğleden sonra birlikte tekneye çıkıp, denize atlıyoruz. Harika bir anı; pırıl pırıl bir güneş, açık mavi bir deniz, neşe, kahkaha. Gülümsüyorum ve birden içimde uzun yola çıkmak için inanılmaz bir istek oluşuyor. Yeter artık diyorum, gitmek istiyorum, sadece gitmek, uzaklaşmak... Yol olsun, araba olsun, müzik olsun, kahve olsun, ben gideyim. Yollar cazip ve karşı konulmaz çekiciliği ile önümde kıvrılıyor, beni çağırıyor, içine çekiyor. İzin kullanmaya karar veriyorum. Gideceğim, neresi olursa, bir iki gezi sitesine bakıyorum, planlar yapıyorum, kentler, rotalar, festivaller...

O gece telefonum çalıyor. Rahmet arıyor ama ses onun değil. Kızı, annemi bugün kaybettik diyor. Kansermiş, kötü huyluymuş, hızlı yayılmış, geç fark edilmiş, tedavi istememiş Rahmet' im. ''Kıyamam ki sana ben...'' cümlesi dökülüyor acıyla dudaklarımdan, bir mengene kalbimi sıkıyor, sıkıyor, sıkıyor, bırakmıyor. Ve ben uzun yola çıkıyorum. Samsun' a doğru Rahmet' e gidiyorum.

Not.İllüstrasyonlar Cecile Veilhan' a aittir.
Hikaye kurgusal olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

4 yorum:

  1. Ah o günlük hayat koşuşuturmasında ertelenen asıl önemli şeyler.

    YanıtlaSil
  2. Çok beğendim benim ismi gibi gizli içinde nice değerler saklı olan kardeşim . Yüreğine kalemine sağlık .Açık denizde ufka doğru yelkenin bol rüzgârla dolsun.

    YanıtlaSil
  3. of yaaaa çok güzeldi duyguluydu yine etkileyiciydi, bunu da koyayım bloguma, sonunda gözlerim ıslandı yaaa ne yazıyon sen yaaaa :)

    YanıtlaSil
  4. Off böyle bir son beklemiyordum :(( İnsan yaşarken sevdiklerinin kıymetini bilmeli...
    Çok güzel yazıyorsun, hani romanlar hikayeler...bekliyorum ben merakla, eline yğüreğine sağlık :) Sevgiler :)

    YanıtlaSil

haydi söyle :)