27 Ocak 2019 Pazar

Antalya

Bir kenti bırakıp, yeni bir şehre varabilmeyi düşleyerek geçirdiğin zamanlarda, ne taşıyabilirsin yanında valizindekilerden başka?
Gözlerindeki ışıltıyı, kurduğun cümleleri, çocukça tavırlarını, ruhunun berraklığını ve umudumu bırakamamışım ki geride. Bir baktım hepsi benimle, içimde, yüreğimde...
Bir yolda ilerlemek, yavaş yavaş iklimin değişmesini, bitki örtüsünün farklılaşmasını gözlemlemek; insanı dünyanın değil de senin döndüğüne inandırıyor. Bu zamanın akıp senin olduğun yerde kaldığını düşünmenin tam tersi. Hani yıllar geçer, gözlerindeki ışığın parlaklığı azalır ama ruhun şarkı söylemeye devam eder ya işte öyle. Dünya ile birlikte dönmeyi, zamana karışıp akmayı becerebilecek miyiz?
Bilmediğim bu şehrin sokaklarında dolaşırken, kendimi tanımadığım bir insanın ruhunun derinliklerinde hissettim. Bir kentte kendini güvende hissedebiliyorsan, o şehir senin olmuştur bence. Peki bir insanı tam olarak tanıyabilmek mümkün mü? Bir insanın kalbinin dehlizlerine inebilmek, kendisinin bile farkında olmadığı çıkmaz sokaklarından geri dönmek, bir insanda dolaşırken kaybolmayı göze almak gerekir belki bunun için. Hiç kimseyi kentin bir bulvarında karşıdan karşıya geçerken tanıyamayız, bir kenti de öyle...
Antalya’ dan bana ne getirdin? Meraklı kocaman açılmış ela gözleriyle bakıyordu.
“Sana portakal çiçeklerinin kokusunu, Akdeniz melteminin ipeksi serinliğini, başını kaldırıp sonsuz maviliğe baktığında duyduğun martı çığlıklarını getirdim.” dedim.
“Nereye sığdıracağım ben bu kadar şeyi?” Bu kez şaşırma sırası bana gelmişti ama çabuk toparlandım:
“Bir kısmını kalbinin derinliklerine, birazını dalgalı saçlarının arasına saklayabilirsin ve kalanını da kirpiklerinin üzerine koy ki, gözlerini açıp kapattıkça hep beni anımsa...”
“Anlaştık.” dedi gülümseyerek...
Bir yolun sonundan ne bekler insan?
Tanıdık bir tebessüm, samimi bir sarılış, içten bir merhaba mı?
Eğer vardığın yer, kendi evin kadar rahat hissettiriyorsa, kapını kapatıp kendinle kalabiliyorsan mesela ya da kafana esip duşa girebiliyorsan, buzdolabını rahatlıkla açabiliyorsan örneğin ve yürüyüşe çıktığında anahtarı buluyorsan cebinde; misafirliği evinde değil kalbinde yaşayabiliyorsan orada; bu yolda yürümeye devam etmelisin...
Bir taş daha attı denize, saçlarının arasından güneşin parlak sarılığını görebiliyordum.
-Denizi seyretmek, dedi bende çaresizlik hissi uyandırıyor, yaşlanmayı, ölümü ve doğanın gücü karşısındaki çaresizliğimizi hatırlatıyor.
O sırada bir bulutun gölgesi düştü sanki kirpiklerinin üzerine.
-Hayır, dedim. En derin çelişkilerimi, en kötü kararlarımı, en büyük hatalarımı hep denize anlattım ben. Sen de ruhunun derinlerindekileri anlatmayı denemelisin ona, kimseye anlatamadıklarını. Sessizce dinler seni, dinlerken dinlendirir, dinlendikçe durulur içindeki sarsıntılar, sakinleşirsin...
Başını çevirip bana baktı. Gözlerinin aynasından gökyüzünün sonsuzluğunda, özgürce kanat çırpan bir martının uçuşunu gördüm sanki...
-Bu mevsimde hep bu kadar çok mu yağar?, pencereden dışarı çıkarmış, yağan sağanak yağmurda ellerini yıkıyordu.
Yüksek palmiyelerin bir şeyler anlatmak istercesine canhıraş çırpınışları, ara sıra gri gökyüzünde beliren şimşekler, rüzgarın uğultusu ve denizin yükselmiş, kızgın dev dalgaları onu biraz ürkütmüş gibiydi. 
-Dışarıda değil, içinde kopan fırtınalara odaklanmalısın, dedim. Biliyorsun ne zaman bir barınak istersen sığınacak, ben buradayım. Sesim rüzgarın sesinde kayboldu.
-Pencereyi kapatıp bana baktı, gözlerinde şimşeklerin kızıllığı vardı. “Hiç anlamayacaksın değil mi? Yağan yağmurla ıslanmak istiyorum. Rüzgar dallarımı kırsın, incineyim ne çıkar? Yaşadığımı duyumsarım en azından, beni yaşamam gereken acılardan korumaya çalışma artık...
-Duyuluyor mu acaba?, diye sordu merakla.
-Onu görünce hızlanan kalbimin sesi, dışarıdan duyuluyor mu?
Şehirler arası otobüslerde hiç tanımadığın ve bir daha göremeyeceğin insanlara sırlarını anlatmak daha kolay olurmuş, diye okuduğunu anımsadı bir yerlerde.
-Bazen benimle konuştuğunda sanki kızarıyormuşum gibime geliyor ve nefesim hızlanıyor biraz. Bunları engellemem gerekir, anlayacak diye ödüm kopuyor.
Öyle masum ve içtendi ki. Tüm sorularının cevabı ve tüm sorunlarının çözümünün bende olduğuna inanmıştı, psikoloji okuyorum, dediğimde.
- Bak, dedim. Unutma! Kendimi en büyük hayat dersini verecek kadar bilgili hissetmiştim.
-Eğer istemiyorsan kimse duyamaz kalbinin sesini. Ve asıl mühim olan sen bilinsin istediğinde ve anlatmaya çalıştığında duyulabilmesidir yüreğinin söylediklerinin...
Rahatlamış bir ifadeyle baktı yüzüme, ikna olmuş gibiydi...
-Gidiyor musun?, dedi. Göz pınarlarında tomurcuklanan damlaları saklamaya çalışmadan.
-Buradan ayrılıyor olmam, gittiğim anlamına gelmiyor, biliyorsun değil mi?, dedim.
Eğilip ellerini tuttum ve dinozorlu anahtarlığı avucuna bıraktım. 
-Unutmamışsın, dedi. 
Gözleri tekrar ışığına kavuşmuş gibiydi.
-Hiç unutmayacağım. Ne seni ne seninle ilgili hiçbir şeyi, hele ki istediklerini. Hep konuşacağız, bu bir hafta çabuk geçecek inan bana.
Bir şeyi bitirip, yeni bir şeye başlamak gibi değil çıktığın yolculuklar. Geride bıraktıklarını aslında bırakamadığını ve yanında taşıdığını hissettiğinde, kendinden kaçamayacağını anlıyor insan.
Ve bir yolculuktan dönerken, yaşadığın ancak sana ait olmayan, çalınmış bir zaman diliminden çıktığını düşünüyorsun. Ait olduğun şehre girerken ise, seninle birlikte her yere taşıdıklarına yaklaşıyorsun ve belki en çok da kendine...

Not: Bir hafta Antalya' daydık. Ve bunlar da gezi notlarımız:) 
Metinler arasında kurgusal bütünlük bulunmayıp, tamamı farklı zamanlarda farklı durum ve manzaraların çağrıştırdığı kurgusal notlar olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

5 yorum:

haydi söyle :)