15 Nisan 2019 Pazartesi

Her Şey Düzelecek

Pazartesi, Nisan 15, 2019 1
İnsanların davranışlarının nedenlerini anlamaya başladığında önce inanamadı buna. Çok daha derin, karmaşık bir içerikti umduğu. Oysa denklem ne basitti: Annesi gelen misafirlere kahve yapıyor, kendisini iyi bir ev sahibi gibi hissediyordu. Babası onu parka götürüyor, kendisini ilgili bir baba gibi hissediyordu. İnsanları yöneten duygularıydı. Farkında olmasalar da, kendileri ile ilgili iyi şeyler hissedebilmek için, doğru kabul ettikleri şekilde davranıyor ve kendilerini onaylıyorlardı. İnsanların tüm her şeyi, sadece kendilerini iyi hissetmek ve iyi biri olduklarını kendilerine göstermek için yaptıklarını anladığında beş yaşındaydı. 
İyi biri olmanın, doğrunun ve yanlışın aslında ne kadar değişken olabileceğini fark etti sonra. İnsanlar en büyük kabahatleri bile işleseler, en kötü şeyleri bile yapsalar bunu kendilerine açıklayabildikleri ve kendilerini temize çıkarabildikleri ölçüde (avukat da sanık da hakim de kendileriydi aslında) masumlardı. Hatta bir kez okuduğu gazete haberinde küçük bir çocuğu öldüren bir yetişkinin mahkemeye gerekçe olarak, çocuğun içine şeytan girdiğini, kendisine vahiy yoluyla bu görevin verildiğini söylemesini olağanüstü bulmuştu. Gerçek mahkemede olmasa da adam kendi mahkemesinde masumdu işte. 

İstatistiksel analizlerde bile bazen doğrular göreceli olabiliyordu. Örneğin insanlığın devamını nüfus artış hızı ile oranlayan herkes yüz yıl sonra kaynakların tüm insanlık için yeterli olmayacağını ve yiyecek ve temiz su için insanların birbirlerini hiç düşünmeden öldüreceklerini hesap edebilirdi. Çünkü bilim ve matematik yanılmazdı ama hayır insanlar hiç de bunlarla ilgili değildi, çevresindeki pek çok kişi gündelik telaş ve zafiyetlerin etkisi altında günü kurtarıyor, kendini en ileri görüşlü sananlar ise on yıllık ev kredileri ile mülk edinmenin peşine düşüyordu. Yüz yıl sonraki su savaşlarını değil, on yıl sonraki emlak savaşlarını düşünmek, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlıyordu.
İlkokula başladığında artık kim olduğunu ve neler yapabileceğini biliyordu. Öyle gelişmiş bir duygu sensörü vardı ki çevresindeki insanların duygu durum değişikliklerini havadaki renk, titreşim ve kokulardan yakalayabiliyordu. Her bir altı yaşını bitirmiş çocuğun hissettiği endişeyi ve her bir onu sınıfta bırakıp çıkan annenin yüreğindeki endişeyi hissedebiliyordu. Ve öğretmenin hem velileri hem çocukları yatıştırmaya çalışan görev bilincini en az onun kadar duyumsayabiliyordu. Görevler ve beklentiler sarmalından oluşan parlaklık görsel olarak zihninde oluşuyor, gözleri önüne seriliyordu. Her şey apaçıktı; Ailelerin davranışları birer sonuçtu, öncesindeki sebepler ise çok netti. Herkesin neyi ne amaçla yaptığını çözümleyebilecek billur bir görüş açısına sahipti. Ve bunun yalnızca kendisine has bir görüş bilinci olması sıra dışıydı. 
İnsanları dilediğince yönlendirebileceğini keşfetmesi önemli bir dönüm noktası olmuştu onun için. Yapması gereken tek şey onlara önemli olduklarını hissettirmek ve duymak istediklerini ayırt ederek güvenlerini kazanmaktı. Bir kez güvenlerini kazandıktan sonrası kolaydı. Senin iyi ve adil biri olduğuna kanaat getirdiklerinde arkanda duruşlarından aldıkları tatmine sen bile inanamazdın. Önceleri bir insanı kontrol edebilmesi dört, beş gününü alıyordu. İlk yaptığı şey gözlemdi, sonra ilgi alanları, öncelikleri, hassasiyetleri, nefret ettikleri, zaafları diye liste uzayıp gidiyordu. Bunları belirledikten sonra iş ortak amaç, hedef, odak oluşturmaya kalıyordu. Bu aşama için fırsatları iyi değerlendirmek, iyi bir gözlemci olmak ve bizim dışımızda gelişen diğer olaylara bu bilgileri entegre ederek, aynı tarafta saf oluşturmak gerekiyordu. Bu konuda bir kaç basit denemeden sonra giderek pratikleşmeye başlamıştı. 
On iki yaşına geldiğinde bu kez zor bir şey yapmaya karar verdi. Şu ana kadar olanlardan çok farklı... Bu iki kişiyi birbirine aşık etmek ya da birini rezil etmek gibi basit ve az kişiye yönelik bir çalışma olmayacaktı. Daha kitlesel bir şey denemek istiyordu. Hedeflediği sınıfta iki düşman odak oluşturmaktı. Bu teoride çocuk oyuncağıydı. Sınıfın iki popüler çocuğu kavga eder ve sınıf ikiye bölünür. Ancak kavganın sebepleri, sonuçları, etkilediği kişiler, sonrasındaki tavırlar, bunlar üzerinde biraz düşünmesi gereken detaylardı. En mantıklısı Doğan' ın sevgilisi Eda' nın, Ömür ile birlikte olduğu dedikodusunu yaymaktı. Ama bu kadar kolaya kaçmayacaktı, kendine yakıştıramazdı bunu. Daha sosyolojik temelli çatışmalar yaratmak istiyordu. 

Kendisini kamufle edebilmek için cesur bir hayvan hakları savunucu olan Selen' i kullanacaktı. Senaryosunu gözden geçirdi. O sabah okul bahçesinde ölmüş bir sokak kedisi bulunur. (Bu kısmı kendisi soğukkanlılıkla halledebilirdi.) Okula gelen öğrenciler kedi etrafında toplanmaya başlar. Öğretmenler görmemeleri için çocukları aceleyle sınıflara sokmaya çalışır. Selen sınıfta mutlaka bunu birinin yaptığını ve faillerin bulunmasını istemektedir. Herkes ondan yana gibidir. Sonra sınıfın alt gelir düzey öğrencisi Mehmet çıkar; (Tek başına olsa mümkün değil çıkamaz da çıkmasına itina ile yardım edilir.) Şu köşede, çıplak ayaklı çocukları ile dilenen, evsiz ve aç Suriyeliye yardım edelim desek kimse kolunu kıpırdatmaz, ne olmuş yani bir kedi öldüyse ne var büyütecek gibi şeyler söyler. Ve taraftar da toplar. (Kendisini de bu gruba dahil etmiştir.) 
İki grup arasındaki odaklaşma kulislerde beslenir. Grupların niceliksel olarak dağılımının yakın olmasına özen gösterilir. Gerilim tırmandırılır ve bir patlama tetiği devreye sokulur. Selen aç sokak hayvanları için bir yardım kampanyası düzenlemeye karar verir. (Tek başına mümkün değil veremez ama vermesine itina ile yardım edilir.) Bunun için yerel hayvan hakları savunucusu derneklerinin birinden okullarında bir bilinçlendirme semineri talep eder. Ve taraftarları ile birlikte kampanya öncesi afiş ve duyuru hazırlıklarına başlarlar. Bazı öğretmenlerden de destek görürler. 

Karşı odak bunu hazmedemez. Onca aç ve evsiz insan dururken, bazı arkadaşları yakacak kömür bulamayıp evlerini ısıtamazken, kimileri hasta parasızlıktan doktora gidemezken, hayvanlara nasıl sıra gelebilir. İnsanları doyurduk da hayvanlar mı kaldı, diye topluluk içten içe köpürmeye başlar. Ve seminer günü, dernek sözcüleri mikrofonu aldığında yuhalama sesleri ile protestolarına başlarlar.

Sonrası mı? Sonrası tam bir kaos. Sözel protestoların, pankartların indirilmesine, afişlerin yırtılmasına varması, buradan sürecin taşlı saldırıya evrilmesi, öğretmenlerin şaşkın bakışları ile olayların kontrolden çıkışı karşısındaki çaresizlikleri, güvenlik görevlisinin etkisizliği, pankart sopalarının birer silaha dönüşü, yumruk yumruğa birbirine giren çocuklar, patlamış dudaklar, kaşlar, 'sizden ala hayvan mı olur' diye saldıranlar... 
İnanamıyordu, gözlerine inanamıyordu. İşte bu şaheser, bu gurur tablosu onun eseriydi. Bu mükemmel kurgu, her anı her dakikası özenle işlenmiş, ilmek ilmek dokunmuş bir emeğin sonucuydu. O kadar duygulandı ki başarısı karşısında adeta dili tutulmuştu. Geriye çekildi daha iyi izleyebilmek için eserini, kavga halindeki topluluktan biraz uzaklaştı. O kadar heyecan duyuyordu ki kalbi ağzında atıyor gibiydi. Kendisiyle ne kadar iftihar etse azdı. Bu muazzam başarı karşısında gözleri doldu, doldu, kendini tutamadı, mutluluktan ağlamaya başladı. 

O sırada yanına yaklaşıp onu şefkatle sarmalayan müdür muavinini duyamadı bile: ''Üzülme oğlum, ağlama, geçecek, her şey düzelecek.'' 

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.

14 Nisan 2019 Pazar

Maskeliler

Pazar, Nisan 14, 2019 1
MASKELİLER-Eskişehir Şehir Tyatroları
Tek Perde; 1 Saat 15 Dakika
YAZAN: Ilan HATSOR - ÇEVİREN: Nebil TARHAN - YÖNETEN: Mert KIRLAK

OYNAYANLAR; Devrim Özder AKIN(Naim), Emre DEMİRCİ(Halit), Sermet YEŞİL(Davut)

KONUSU: Oyun, Savaşın ve şiddetin, insanları nasıl bir çıkmaza sürüklediğini ve insani bağlarının kopmasına neden olduğunu oldukça etkili bir dille anlatıyor.
Savaşın ortasındaki Filistin de üç erkek kardeşin ihanet, bağlılık, güven, yaşama amacı ve aile bağları ile gerçeğin çatışması; ülkesi ve ailesi arasında kalan kardeşlerin hesaplaşmaları çarpıcı bir dille anlatılır. Savaşın, kardeşlik bağlarını bile koparan ezici baskısına, insanları nefret ve şiddet içinde birbirlerinden uzaklaştırmasına çok iyi bir örnek olarak ve ilk kez bir “karşı bakışla” işlenerek sahneleniyor.

Sermet Yeşil ile tanışmam yine bir Eskişehir oyunu olan Aslan Asker Şvayk ile olmuştu. Sonrasında ise kendisini araştırırken Şubat dizisindeki Deli karakteri ile karşılaşmış ve çok etkilenmiştim. Bu sezon bir de Kör Baykuş' ta tek kişilik performansını izleyince hayranlığım kararlılığını artırmış oldu. Eskişehir Şehir Tiyatrolarını kaçırmamaya çalışıyorum zaten, Maskeliler' i görünce gitmesem olmazdı :) Sermet Yeşil' in adı, o yapımın referansı olarak benim için yeterli. ''Maskeliler'' kısa süreli turnesini Küçük Tiyatro' da yaptı ve ben de izleme şansı buldum.
1964 yılında İsrail’de doğan Ilan Hatsor, çocukluğunu ve ilk gençliğini Hayfa kentinde geçirdi. Askerliğini yaptıktan sonra, Tel Aviv Üniversitesi’nde “Oyun Yazarlığı” ve “Yönetmenlik” bölümlerinde öğrenim gördü.Bu dönemde, kendi yazdığı oyunların yanı sıra pek çok İsrailli yazarın oyunlarını da sahneledi. 1990 yılında, öğreniminin ilk yılında yazdığı “Maskeliler” geniş ilgi gördü. Tel Aviv Kameri Tiyatrosu tarafından sahnelenen “Maskeliler”, İsrail Uluslararası Tiyatro Enstitüsü tarafından verilen, Meskin Ödülü’nü kazandı. Ulusal ve uluslararası festivallerde sahnelenen “Maskeliler”, Ilan Hatsor’un tanınmasına büyük katkı sağladı. 
Oyun baştan sona kapalı, depoya benzeyen bir alanda geçiyor. Duvarda Yaser Arafat posteri var. Sahne açıldığında orada çalışmakta olan en küçük erkek kardeş Halit (Emre Demirci) ile ortanca kardeş Naim' in (Devrim Özder Akın) konuşmalarıyla karşılaşıyoruz. Konuşmalardan Naim' in Filistinli direnişçilerden olduğunu ve en büyük abileri Davut' un (Sermet Yeşil) İsrail ile işbirliği yaptığı şüphesi ile kendisinin de mensubu olduğu Filistin direnişçi komitesi tarafından sorgulanacağını anlıyoruz. Sahneye Davut da dahil oluyor ve üç kardeş arasında başlayan geçmişe dönük hesaplaşma ile psikolojik gerilimin dozu artıyor. Burada üç kardeşin başlarına gelen aynı trajedik olay karşısında, nasıl da birbirlerinden tamamen farklı konumlandıklarını görüp, şaşırıyorsunuz. 
Davut' u en iyi anlatan cümle; ''Hayat büyük savaşlar vermek için çok kısa.'' Gelişen olaylar karşısında önce kendisini garantiye almayı düşünen ve manevi değerleri göz ardı edip zaaflarına yenik düşen, çıkarları için işbirlikçi bir hain olmakta sakınca görmeyen bir abi olmuştur.
“Bir baktık ki, hem dosta hem düşmana sessizlik çökmüştü. Her iki yanda da yalnızca anneler ağlıyordu.” Bertolt Brecht
Naim'i en iyi anlatan cümleler; ''Onların yasaları, onların adaleti içindir.'' ''Bizler için hain, onlar için gammazcı bir Arap olacaksın.''  Naim, inandığı idealler uğruna tüm konforundan ve ailesinden vazgeçebilen, hatta bu uğurda öz abisini bile gözü görmemesi gereken bir gerilla olsa da hala abisinin masumiyetine inanmaya  ve onu temize çıkarmaya çalışan bir kardeştir.


Halit'i en iyi anlatan; ''İsraillilerin diz boyu diyerek ateş ettiği yer, Filistinli bir çocuğun kafatasıdır.'' Yaş olarak daha küçük, daha duygusal ve abileri ne yapmış olurlarsa olsunlar aile bağlarının her şeyi çözebileceğine inanan, vefakar, cefakar, birleştirici, engelli kardeşinin bakımı da dahil olmak üzere mecburen üzerine almış olduğu sorumlulukları yerine getirmeye çalışan bir kardeş olmuştur. Ancak yine de yeri geldiği zaman tavrını, köklerinin ait olduğu değerleri savunarak ortaya koyabilmiştir.

Tek perde 90 dakika boyunca, temposu yüksek bir psikolojik gerilim izledik. Metin bir taraftan da müthiş bir duygusal denge üzerine kurulu, kimi dinlese ona hak veriyor insan. Olaylardan çok diyaloglara dayalı bir metin olması bir an bile kopuş oluşturmuyor izleyici üzerinde. Oyuncuların üçünün birlikte oluşturdukları sinerji olağanüstüydü. Sermet Yeşil, Davut rolü ile zaten muhteşemdi; Devrim Özder Akın' ı sahnede ilk kez izledim, bayıldım kendisine, takipçisi olacağım bundan sonra da :) Ve final sahnesi çok çok etkileyici ve vurucuydu. Oradan ayrılırken bir yanınızın oyunda kalacağını ve etkisinden uzun süre çıkamayacağını garanti ediyorum. Bu sezon beni en çok etkileyen oyunlar arasında yerini aldı. Kendilerini coşkuyla alkışlıyorum :)) 
Elif ve Eren ile bir harika tiyatro günü daha geçirdik ve Sermet Yeşil ile birlikte çektirdiğimiz bu kare de anılarımızda yerini aldı:))

13 Nisan 2019 Cumartesi

Kapan(Sleuth)

Cumartesi, Nisan 13, 2019 2
KAPAN (SLEUTH) | ANKARA DT - 2 perde | 1 saat 45 dakika
Yazan : ANTHONY SHAFFER | Çeviren : GÖKSEL KORTAY | Yöneten : GÖKHAN KOCAOĞLU
KONU:Andrew Wyke, asil beyinler için polisiye romanlar yazan soylu bir İngilizdir. Milo Tindle, turizm işiyle uğraşan İtalyan bir göçmen. İki erkek, bir kadın nedeniyle karşı karşıya gelir: Andrew’un karısı, Milo’nun yeni sevgilisi.
Andrew, genç adamı malikanesine davet eder ve bir işbirliği teklif eder. Oyun oynamayı seven bu roman yazarı, karısını elinden almak isteyen Milo’ya neden yardım etmek istemektedir? Genç adam bu teklife nasıl karşılık verir? Andrew, bu göçmen ile kendisine ait olanı paylaşmaya istekli midir? İki adamın oynadıkları gerilimli, yer yer komik oyunun sonunda “kapan”a yakalanan kim olacaktır?
Anthony Shaffer’ın yazdığı Tony Ödüllü Kapan’ın (Sleuth), gerçek ve kurgu arasında salınan gerilimli ve komik hikayesi, yüzlerce sahneleme ve sinema filminden sonra Ankaralı seyirci için perde diyor!.. 
OYUNCULAR :  ANDREW WYKE : NUSRET ŞENAY - MİLO TİNDLE : CÜNEYT METE - MARGUERİTE : NİLSU AKMAN - TEA : BERRAK ATLI - MÜFETTİŞ DOPPLER : MÜFETTİŞ TERRANT : VOLKAN ÖZMAN - POLİS HİGGS : MUSTAFA GÖKHAN YÜKSEL - SAHTE POLİS : EGEMEN BÜYÜKTANIR - UŞAK : ENGİN BAYSAL

Bu sezonun yeni oyunlarından Kapan' ı dün akşam Akün Sahnesinde izledim. Akün ve Şinasi Sahnesinde oynanan oyunları, öncesinde Kıtır ya da Üstkat' da biraz hayata mola fırsatı sunduğu için de ayrıca seviyorum :) Sezonun sonlarına doğru Elif ve Eren +8 yaş oyunlarında bana eşlik ettiler. Ancak bu oyun +13 olduğu için buna gelemediler. 
''Kapan'' farklı ülkelerde farklı topluluklar tarafından sayısız kez sahnelenen ve iki sinema uyarlaması bulunan oldukça popüler bir metin. Biri 1972 diğeri 2007 yapımı olan sinema filmlerinden birini yakın zamanda izlemek istiyorum. Metni çok başarılı ve oyun içinde oyun tekniğinin uygulanışını zekice bulduğumu söylemeliyim. Klasik polisiyelerin aksine en büyük şaşırtmacalı sürprizi ortaya almış ve izleyicinin aklında hiçbir soru işaretine yer bırakmayacak şekilde kurgusal çözümlemeyi kendi içerisinde tamamlamış olmasını çok sevdim. 
Bir kaynaktan öğrendiğime göre, 2017 yılında oyun Erzurum Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş ve oyunun göz alıcı, muhteşem dekor tasarımı ve dekorun imalatı orada yapılmış. Aynı dekor onarılarak bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından kullanılmış :) İngiliz kültürünü yansıtan masif mobilyalarla bezenmiş bir malikanede geçiyor olaylar. Dekorun bir eğlenceli tarafı da hareketli oluşu. Kımıldayan heykeller, yükselip inen avizeler, masa üzerindeki ev maketinden kontrol edilebilen, uzaktan yakılabilen şömineler var. Kostümler de karakterlerin sosyal statülerini destekler şekildeydi ve iyi seçilmişti. (Aristokrat İngiliz yazara ropdöşambr, İtalyan göçmen rehbere motorcu montu:)
Oyun, neredeyse tamamen iki eş başrol arasında geçiyor diyebilirim. Ev sahibi asil İngiliz yazar Andrew Wyke rolünü usta oyuncu Nusret Şenay canlandırıyordu. Kendisini daha önce Teneke' de tellal ve anlatıcı rolünde çok beğendiğimi hatırlıyorum. Burada da o üstten bakan, küçümseyen, varlıklı, kibirli, eski koca, asil İngiliz yazar rolünde çok inandırıcıydı. Vücut dili, ses kontrolü oldukça iyiydi. Ve Marguerite' nin evleneceği genç aşık İtalyan göçmen rolü ile Milo Tindle' ı Cüneyt Mete canlandırıyordu. Cüneyt Mete' yi de daha önce Grönholm Metodu' nda başarılı bulmuştum. Burada da oldukça iyiydi performansı.  
Temsil süre olarak 1 saat 45 dakika ve 2 perde, bir perde yaklaşık 50 dakika sürüyor, sürenin alışılagelmişin altında olması izleyicide 'ne çabuk bitti' gibi bir hava yaratsa da tek perde için uzun bir oyun olurdu diye düşünüyorum. İlk perde bir cinayet ile kapanırken, ikinci perde bir müfettişin malikaneye gelişiyle açılıyor ve spoiler içermemesi açısından çok detaylandırmak istemesem de perde arasının tam zamanında olduğunu söyleyebilirim:)
Sezonun emek verilmiş, çok çalışılmış, seyri keyifli iyi oyunlarından biri olmuş.
Tiyatro sezonu hiç bitmese keşke:)) diyerek noktalamak istiyorum yazımı...

11 Nisan 2019 Perşembe

Fırat Tanış - Gelin Tanış Olalım

Perşembe, Nisan 11, 2019 4
Yazan ve Yöneten: Semih Çelenk - Oynayan: Fırat Tanış
Orkestra: Cem Erdost İleri (üç telli, bağlama, cura, vokal), Mehmet Taylan Ünal (kabak kemane, kemençe, cura, vokal), Eren Erdoğan (duduk, kaval), Sitar Sertaç Şanlı (perküsyon, vokal)
“Gelin Tanış Olalım” bir Abdal hikâyesidir. Bugünden bir Abdal anlatır hikâyeyi… Bu hikâye, her şeyin ateş ve kül olduğu, rüzgarların külleri savurduğu, avuçlarımızın bomboş kaldığı bir kâbusun ortasında sıçrayıp uyandığımızda anlatıldı. Hayatın kutsallığını, suyun, toprağın doğurganlığını, göğün her şeyi saran muhteşem yüzünü, yağmurun rahmetini, göğün kanatsız kalmış bulutlarını, o kadîm sıradağları, yollar boyu yıllar boyu aradığımız hakîkati, en çok da o yolları, bir yere varmasa da baş koyduğumuz, revan olduğumuz, yoldaş olduğumuz o yolları, karıncaların çalışkanlığını, karacaların sevinçli sekişini, kuzuların melemesini, o suya giderken görülen o kara gözlü, kalem kaşlı, sevdasına yandığımız, deli divane olduğumuz o yâr’ı, o’nun kipriğinin kaşına değdiği zamanı, yar kıyısında biten dağ lalelerini, meyline umrumuzu vermediğimiz dünyayı, minnet eylemediğimizi, baş eğmediğimizi kısaca adına insan denen o büyük ummanı anlatır.
Türkülerin yollarından geçerek, ezgilerin izlerini sürerek, aşktan ve hayattan, ayrılıktan ve vuslattan, sıla ve gurbetten, haktan ve hakikatten, dağların başından, suların kıyısından, ekinlerin içinden geçerek anlatıldı bu hikâye…
Tanışalım, bakışalım, konuşalım, gönülden söyleşelim diye.
Türkü söyleyelim, salınalım, oynayalım diye…
Kavilleşelim, yolda buluşalım, suyu ekmeği paylaşalım diye…
Türküler gibi çoğul, türküler gibi sıcak bir hayatımız olsun diye..
Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım…
Uzun zamandır görmek istediğim Fırat Tanış' ın müzikli anlatısını bu hafta Beşevler MEB Şura Salonunda izleme şansı buldum. Prof. Dr. Semih Çelenk gösterinin kurgusunu yaratırken farklı kültür ve yörelere ait 11 türküye yer vermiş. Bir yol hikayesi gibi başlayıp gelişen temsilde Fırat Tanış abdal rolünde bir gezgin, anlatıcıydı. Anlatısını büyük daire bir ışık içerisinde daha küçük bir ışığa yapıyordu, direk izleyici ile değil bu küçük ışık ile konuşuyordu. Çok sade beyaz giysisi içerisinde yalın ayak izlediğimiz Fırat Tanış' a dört kişilik başarılı bir orkestra eşlik ediyordu. Aynı zamanda vokalde de çok başarılı olduklarını söyleyebilirim. Ve Cem Erdost İleri' nin tek başına söylediği türkü de güzeldi.

Karacaoğlan, Nesimi, Aşık Veysel, Yunus Emre, Pir Sultan, Kaygusuz Abdal ve nicelerinden deyişler ve anlatıların halk ezgileriyle harmanlandığı; tevazu, kibir, yolda olmak, menzil, aşk, hayat, ölüm, varlık, yokluk, aradığımız sırrın, cevherin içimizde olduğu, kardeşlik, insanlık vb kavramların sadece bu kaynaklar üzerinden verildiği felsefi, mistik ve tasavvufi öğeler içeren bir gösteriydi.


Gelin Tanış Olalım' da Fırat Tanış' ın şiir, deyiş ve öykülerin türküler ile harmanlanıp sunulduğu gösteride abdal rolünün üstesinden başarı ile geldiğini düşünüyorum. Tek perde yaklaşık 70 dakika süren etkileyici ve huzurlu bu performansı fırsatınız varsa izlemenizi öneriyorum.

Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim sevilelim,
Dünyaya kimse kalmaz.
 Yunus Emre

Bir nefescik söyleyeyim
Dinlemezsen neyleyeyim
Aşk deryasın boylayayım
Ummana dalmağa geldim
Ben Hak ile oldum aşna
Gönlümüzde yoktur nesne
Pervaneyim ateşine
Oduna yanmağa geldim.
 Pir Sultan

31 Mart 2019 Pazar

Oyun Odası

Pazar, Mart 31, 2019 4
OYUN ODASI | ANKARA DT   1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : MUSTAFA KILIKCI | Yöneten : KUVVET YURDAKUL
KONU : İstanbul! Yedi tepeli şehir. Her tepesinde her gün nice suçların işlendiği, iyiliklerin ve kötülüklerin kol kola girip dans ettiği o kadim, büyülü şehir. O şehrin seçkin bir semtinde bir apartman: Hayırlı Apartmanı. Sevi Hayırlı, çok tuhaf olayların yaşandığı çok tuhaf bir gecede öldü ya da öldürüldü.
Ne mutlu ki katiller kadar kahramanlar da var. Komiser Ramazan! O iyilerin dostu, kötülerin korkulu rüyası. Adaletin ve huzurun yılmaz bekçisi.
Sevi Hayırlı cinayetini çözmek için görevlendirilen kahramanımızın elindeki ipuçları şunlardı: yarım kalmış bir sufle, kullanılmış bir şırınga, boş bir ilaç kutusu ve bir sürü ıvır zıvır!
Oyun odasına ilk kim girdi? Meşhur Palamutzade elması gerçekten var mıydı? Varsa neredeydi? Bunlar ve daha pek çok soru cevabını buluyor…
Gelinler üç kaynana bir/ Öbür dünyadan da sevilir/ Yaşamanın tam sırası/ OYUN ODASI!
OYUNCULAR
RAMAZAN :BÜLENT ÇİFTÇİ - SEVİ :MESUDE YILMAZ - SEVGİ :ÖZLEM GÜNDOĞDU - SEDAT :MEHMET ALİ TOKLU - HATİCE :GÜLÇİN YAŞAROĞLU BOYAV - SEVDA :DERYA KEYF - CANAN :SELVER KINIK ONURLU

Altındağ Tiyatrosu oyunlarına devam... Çökme Tehlikesi Var-Ezilmiş Petunyalar' dan sonra sezonun diğer oyunlarını da görmek istedik. Ve işte Oyun Odası :) Eskişehir Devlet Tiyatroları oyuncusu Mustafa Kılıkçı tarafından yazılan bu eser şu an Kulis Sanat Tiyatro topluluğu tarafından da sahneleniyor. Oyun vodvil tarzında, hareketli, eğlenceli ve komedi unsurlarının yoğun olduğu bir metne sahip. Ancak bu türde izleyiciyi memnun edebilmek sanıyorum daha zor. Hani hep güldürü sanatının zorlukları anlatılır ya bunun nedeni nitelikten ödün vermeden güldürebilmek. Ve Oyun Odası espri düzey ve kalitesinin biraz hafif kaldığını ancak salonda azımsanmayacak kadar yer kaplayan çocuk izleyiciler için (Elif ve Eren de benimleydi:) unutulmayacak bir gösteri keyfi sunduğunu söyleyebilirim en başta.
Işık tasarımı oyunda teknik olarak en dikkat çekici unsurdu benim için. Işıklandırmanın yanı sıra ses ve dekor olarak da başarılı bir çalışma olduğunu belirtmek isterim.
Oyun tanıtım metninin okunması ile başlıyor. Hayırlı apartmanında üç gelin ve bir kaynananın ruh çağırma seansı sırasında gerçekleşen ölümün; Komiser Ramazan (Bülent Çiftçi) tarafından araştırılması, soruşturulması ekseninde olaylar ilerliyor. Bülent Çiftçi' yi daha önce Felatun Bey rolü ile izlemiş ve çok başarılı bulmuştum. Burada da lokomotif oyuncuydu kendisi. Kesinlikle çok başarılı bir performans sundu. Özellikle izleyici ile kurduğu iletişim, mimikleri ve doğaçlama tepkilerinde harikaydı. İzleyiciyi kolaylıkla yakalayabilecek özel bir yetenek olduğunu düşünüyorum kendisinin. 
Özlem Gündoğdu hemşire ruh, merhumenin kız kardeşi Sevgi rolünde eğlenceliydi. Daha önce kendisi İkinci Katil, Annemin Son Çılgınlıkları ve Yeşilçam oyunlarında izlemiştim. 
Küçük gelin Canan rolü ile Selver Kınık' ı ilk kez izledim sanırım ve oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Ortanca gelin Sevda rolü ile Derya Keyf' i de daha önce İkinci Katil ve Annemin Son Çılgınlıkları' nda izlemiştim. Yine büyük gelin Hatice rolü ile Gülçin Yaşaroğlu' nu etkileyici buldum. Oyunda yer alan diğer tüm oyuncular da oldukça deneyimli tiyatroya yıllarını vermiş başarılı sanatçılardı. 
Metin her ne kadar klişe espriler ve komikliklere yer verse de rejiye bazı alanlarda esneklik bırakmıştı ve bunun ustaca oyuna yedirilişini beğendiğimi söylemeliyim. Örneğin ''kahramanlara ihtiyaç duymayan bir toplum özlemi'' nin dile getirilişi ya da ''insanları tanıdıkça kedilere daha çok bağlandım'' replikleri umut vericiydi. Tek perde 90 dakikalık Oyun Odası' nı, 8 yaş üzeri çocuğunuzla birlikte ya da tiyatroyu mesafeli duranlara sevdirmek ya da hoşça vakit geçirmek amacıyla, beklentiyi çok yükseltmeden gidip izleyebilir, kendinize güzel bir eğlence alternatifi yaratabilirsiniz. İyi seyirler...

29 Mart 2019 Cuma

Kıyamam ki Sana Ben

Cuma, Mart 29, 2019 4
''Kıyamam ki sana ben.'' derdi bana hep. Aynı yaştaydık ama benden çok daha olgun ve bilinçliydi. Tüm aşırılıklarıma katlanır, şımarıklıklarımı çeker, çocukluklarımı görmezden gelirdi. Ne yaparsam yapayım onu kızdıramazdım. Bazen sınırlarını bilerek zorlar, ne zaman kızacağını bulabilmek için yaptıklarımın dozunu artırır yine de bunu başaramazdım. Bakışlarından görebildiğim sadece tevekkülle harmanlanmış bir sevgi ve hayranlıkla karışık bir zaaftı.

Annemin bana verdiği tüm işleri yapardı. Toz alma, bahçeyi süpürme, arka mahalledeki fırından ekmek alma, anneanneme yemek götürme işlerini gönüllü olarak seve seve yapar, bunları yaparken sadece yakınlarında olmamı önemserdi. Ben yanındaysam dünyanın bütün işlerini yapabileceğini düşünürdüm. Bir kabahatim olsa annemin bana kızmasına hiç müsaade etmez, tüm suçlarımı üzerine alırdı. Aramızdaki bu dile getirilmemiş gizli sözleşmeye ikimiz de sıkı sıkıya bağlıydık.
Normalde sessiz, durgun bir çocuktum. Anne ve babamın beni çok sevdiklerini bilsem de sürekli üzerimde olan gözleri, sözel eleştirileri, alaycı tavırları, despotluğa varan disiplin anlayışları içime kapanmama ve onlarla duygusal etkileşimimi minimuma indirmeme neden olmuştu. Kendimi en rahat ve olduğum gibi hissettiğim yer Rahmet' in yanıydı. Onun yanında bambaşka biri olurdum. İçime neşe böceği kaçmış gibi zıp zıp, kıpır kıpır, capcanlı... Dışarıda, beni korur, kollar, her türlü koşulda hep benim için en iyisi olsun diye çabalardı. Saklambaç oynarken önce beni en güvenli yere saklar sonra kendisi saklanırdı, o sobelenir beni sobeletmezdi, hep dondurmanın çoğunu bana denk getirir, grup oyunlarına beni güçlü takıma sokmaya çalışır, rakipsek bilerek yenilirdi bana. Bunu bilirdim, hissederdim. Belki o da bildiğimi ama ses etmediğimi anlardı. Dedim ya aramızdaki sessiz anlaşmayı kalbimizin derinliklerinde imzalamış, mühürlemiştik.

Ne güzel bir duyguydu; insanın her istediğinin yapılacağını bilmesi. Böyle koşulsuz böyle olduğu gibi sevilmesi. Aramızdaki arkadaşlığın ibresi benden yana olsa da ben de onun sevdiği ve hoşlanacağı şeyleri çok iyi bilir, onun istediği gibi olmaya çalışırdım. En çok küslük oyununu severdi. Dudaklarımı büzüp; ''Ben sana küstüm'' derdim kollarımı birbirine bağlar. Bana bakışından sevgi ve kabullenişin izlerini okurdum. ''Kıyamam ki sana ben, istediğin gibi olsun madem'' derdi. Ona hissettirmeden onu mutlu etmeye çalışmanın gizemli ve heyecanlı bir yanı vardı benim için. Verdiğim değeri açık etmek istemez gizliden gizliye sunardım istediklerini ona.

Arkadaşlığımız hiç bitmedi, Rahmet hep hayatımda oldu. Hayatımın bir kenarında köşesinde, bazen tam ortasında; fırtınalarda kaçtığım bir sığınak, aranıyorken sığındığım bir yuva, hayat beni yerlerde sürüklediğinde sıcak bir döşek oldu... Ruhum yerle yeksan olduğunda, kalbim kırıklardan yara bere içinde ve atmaya mecal bulamadığında o cümle ile iyileştirdi beni: ''A canım, kıyamam ki sana ben, gel bir çay yapayım sana en güzelinden.''
Biz büyüdük, çok büyüdük. Geriye bakıp da çocukluğumuzda hissettiklerimizin nedenlerini analiz edebilecek kadar, gençliğimizde düştüğümüz hataların bedellerini anlayabilecek kadar, keşke değmezlere verdiğim değeri hak edenlere verseydim, keşke o kıymetli olduğunu bilemediğim vaktimi çöp etmeseydim diyebilecek kadar büyüdük.

Rahmet evlendi, bir kızı oldu... Bir dönem biraz uzaklaştık birbirimizden. Tamamen kendime ve yapabileceklerime odaklandığım, her anımı okuyarak, tartışarak, düşünerek, yazarak geçirdiğim bir dönemdi. Çok aktiftim, okulumu bitirmiş, mesleğimde ilk adımlarımı atıyor, her eylemde, her basın açıklamasında, her olayda boy gösteriyordum. Annem ve babam nerede hata yaptıklarını araya dursun onlara uzaklığım konusunda en ufak bir ipucu vermekten kaçınıyordum. Bana ulaşmaları ruhen zaten olanaksızdı, fiziken ise ana haber bültenlerini dikkatle izler, mücadelemizi anlatan yayınları takip ederlerse eh işte olasıydı. O sıralar hayatımda çok büyük bir yeri olan, herkesin saygı ve hayranlık beslediği bir meslek odası başkanımız vardı; Turgut. Ona aşık olmuştum. Ama ne aşık. Kendime bile itiraf edemediğim bir aşk, kör kütük, deli divane. Aşk; nasıl bir çaresizlik... Özlüyorum, çok özlüyorum. Bana ilgisi var, farkındayım ama adam evli, ailesine bağlı, bana zaman ayıramıyor, deliriyorum. Doyamıyorum hiç, fark ediyorum, gözlerindeki ateşi yakalıyorum, vücut dilini okuyorum ama yok... Yok, yok, yok... Kendime kızıyorum, kararlar alıyorum, düşünmeyeceğim diye ama karşılaştığım an tüm gardım düşüyor. Aklımdan çıkaramıyorum. 
Yine bir gece hayati bir davaya yasal dayanaklar ararken kanunlar, maddeler arasında; dedim senin dayanağın kim? Rahmet düştü aklıma... Hesap ettim dokuz ay olmuş görüşmeyeli, en son bana kızının resmini atmış 13.yaş gününde. Aldım elime telefonu, aradım. Saat 23.14, Rahmet uykulu, yorgun açtı: ''Alooo, kız ben sana kıyamam ki hiç, nereden düştüm aklına diyiver balım...'' Söyleyemedim bir çaresiz aşka düştüm, yandım yandım sönemedim, küle dönemedim... Onun yerine sen anlat dedim Rahmet' im hep ben anlattım. Bu zamana kadar hep benim derdim, şımarıklığım. Sıra sende şimdi seni duymak istiyorum. Anlat da kendi derdimi unutayım biraz. ''Anlatacağım'' dedi. Ama olmaz böyle telefondan atla gel Samsun' a. Tamam diyorum, en kısa zamanda diyorum, kem diyorum, küm diyorum. Ama biliyorum, gidemeyeceğim. Bu kadar işin gücün arasında nasıl gideyim, olanaksız. Cız ediyor içim düşündükçe; ne derdi var acaba diye sonra o yoğunlukta unutuyorum, koşturmaktan. Birdenbire bir hayat boşluğunda Rahmet düşüyor aklıma, takvime bakıyorum, 3 hafta geçmiş, bir daha bakıyorum 3 ay geçmiş konuşmamızın üzerinden. Zaman geçiyor, zaman çok hızlı. Ben kendimi; kendime ve Turgut' a beğendirmek için durmadan çalışıyorum

Gece gündüz çalışıyorum aklımda ne aylar, ne mevsimler sadece dava tarihleri var; Ne geceler ne gündüzler sadece dava saatleri var. Tükenmişliğin dibindeyim farkında değilim, kimse de dur demiyor bana. Bir gün ofisin penceresinden dışarıyı izliyor, kafamı boşaltmaya çalışıyorken gözümün önüne Rahmet ile olan bir anımız geliyor. Deniz kenarında birlikte oturuyoruz, denize taş atıyoruz amaçsızca. Biraz açıkta küçük bir tekne var, altı kırmızı boyalı, hafif hafif salınıyor, demir atmış. Rahmet hiç bir şey söylemeden ayağa kalkıyor, soyunuyor, denize atlıyor ve tekneye doğru kulaç atmaya başlıyor. Hiç düşünmeden ben de soyunup peşinden atlıyorum denize. Ve tüm öğleden sonra birlikte tekneye çıkıp, denize atlıyoruz. Harika bir anı; pırıl pırıl bir güneş, açık mavi bir deniz, neşe, kahkaha. Gülümsüyorum ve birden içimde uzun yola çıkmak için inanılmaz bir istek oluşuyor. Yeter artık diyorum, gitmek istiyorum, sadece gitmek, uzaklaşmak... Yol olsun, araba olsun, müzik olsun, kahve olsun, ben gideyim. Yollar cazip ve karşı konulmaz çekiciliği ile önümde kıvrılıyor, beni çağırıyor, içine çekiyor. İzin kullanmaya karar veriyorum. Gideceğim, neresi olursa, bir iki gezi sitesine bakıyorum, planlar yapıyorum, kentler, rotalar, festivaller...

O gece telefonum çalıyor. Rahmet arıyor ama ses onun değil. Kızı, annemi bugün kaybettik diyor. Kansermiş, kötü huyluymuş, hızlı yayılmış, geç fark edilmiş, tedavi istememiş Rahmet' im. ''Kıyamam ki sana ben...'' cümlesi dökülüyor acıyla dudaklarımdan, bir mengene kalbimi sıkıyor, sıkıyor, sıkıyor, bırakmıyor. Ve ben uzun yola çıkıyorum. Samsun' a doğru Rahmet' e gidiyorum.

Not.İllüstrasyonlar Cecile Veilhan' a aittir.
Hikaye kurgusal olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

16 Mart 2019 Cumartesi

Çökme Tehlikesi Var-Ezilmiş Petunyalar Olayı

Cumartesi, Mart 16, 2019 3
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR - EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI | ANKARA DT
2 perde | 1 saat 5 dakika
Yazan : TENNESSEE WILLIAMS | Çeviren : ÇÖKME TEHLİKESİ VAR: TUNÇ YALMAN - EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI: ADNAN BERK | Rejisör : MUSTAFA KURT
KONU:
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR
“Öyle yükseklerde ki rüzgâr, biz duymuyoruz... Taa taa tepede... Tavan arasındaki eşyaların tozunu savuruyor.”
“Şimdi ev öyle sessiz ki... Bak o taraftan hiçbir ses duyulmuyor değil mi? Bir ben varım… Kocaman levha astılar... BU EVE GİRMEK YASAKTIR, ÇÖKME TEHLİKESİ VAR”
EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI
“Geçenlerde rakip bir firma türedi ülke dışında. Adı ‘ÖLÜM’, ‘SINIRSIZ SORUMLU’. ‘SAVAŞ’ damgalı paketler içinde geliyor ürünleri. En büyük satış noktalarından biri de ‘HEYECAN’.”
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR OYUNCULARI: WİLLİE : CANSUNUR ŞİMŞEK - TOM : EFE ÇETİNEL 
EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI OYUNCULARI : MİSS DOROTHY BASİT : DAMLA ECE DERELİ - GENÇ ADAM : ÖZGÜR DENİZ KAYA - POLİS : EFE ÇETİNEL - MRS. DONUK : CEMRE BURCU TOSUN

Tennessee WILLIAMS 1911-1983 tarihlerinde Amerika' da yaşamış seçkin bir oyun yazarı. En bilinen oyunları Kızgın Damdaki Kedi, Arzu Tramvayı, Sırça Kümes. İzlediğim; yazarın iki kısa oyunun birer perde olarak peş peşe verildiği farklı bir uygulamaydı. Ben bu fikri sevdim. Böylece 30-40 dakikalık kısa oyunları sahneleyebilmek adına güzel alternatifler bulunabileceğini görmüş olduk. Yönetmen koltuğunda bu aralar çok sık karşılaştığımız Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt var. Deneyimli sanatçıyı tebrik ediyorum; genç oyunculara, kendilerini gerçekleştirebilecekleri bir alan bıraktığı ve yaptıklarına inananmalarını sağlayan bu motivasyonu sağlayabildiği için... Bu bile büyük bir alkışı hak ediyor diye düşünüyorum. 
Çökme Tehlikesi Var;
Sahne; arka planında güzel bir gökyüzü, tren rayları, bir ağaç ve bir sokak lambasından oluşuyor. Tren rayları üzerinde en uzun yürüme rekorunu kırmaya çalışan Willie(Cansunur Şimşek) sahneye giriyor, metnin ilerleyişinden 13 yaşlarında olduğunu çıkarıyoruz. Ve 15 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz, uçurtmasını uçurmaya çalışan Tom(Efe Çetinel) ile karşılaşıyorlar. Aralarında gelişen diyalogdan Willie' nin annesinin makinist ile gittiğini, babasının alkolik olup ortadan yok olduğunu ve hayatının merkezine koyduğu kendisinden iki yaş büyük ablası Alva ile bir zamanlar pansiyon olarak işlettikleri evde beraber yaşadıklarını anlıyoruz. Ablası Alva bir idol, hayata tutunduğu en güçlü nokta olmuş Willie' nin, ancak onu da akciğer rahatsızlığı sonucunda kaybedince yapayalnız kalmış. Üstelik yaşadığı eve girilemez, çökme tehlikesi var, levhası asılmış. Willie tüm bunları Tom' a anlatırken, içerisinde bulunduğu durumun zorluklarının hiç farkında değilmiş ve bir rüyayı yaşıyormuş gibi saf, temiz, coşkulu ve inandırıcı... Metin, Tom hakkında çok fazla detay barındırmıyor ancak Willie' yi çok yakından tanıma ve anlama şansı sunuyor bize...
Bu tüm dramatikliğine karşın umudu ve neşeyi hep koruyan oyundan aklımızda bir şarkı sözü kalıyor, Willie' nin sürekli söylediği Alva' nın en sevdiği şarkı; bir yıldızsın sen, mavi göğünde, bir göz kırpsana, bana..
Her iki oyuncu da oldukça genç, oyunculuklarında hevesli, enerjik ve heyecanlılardı. Çok yalın, çok doğallardı. Yaptıkları işe inanan oyuncuların ışıltısı kesinlikle belli oluyor ve ben de buna bayılıyorum. Efe Çetinel' i AST' de Beni Bekleme' de izlemiş ve çok başarılı bulmuştum. Diğer oyunda da polis rolünde olan genç oyuncuyu çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Cansunur Şimşek' i ilk kez izledim, Onun da oyunculuğunu ve performansını oldukça başarılı ve keyifli buldum.

Ezilmiş Petunyalar Olayı;
Çok şık, çiçekli, kuşlu, eğlenceli bir dekora sahip sahne ile başlıyoruz: karşımızda Basit Ivır Zıvır Tuafiye Dükkanı ve Miss.Basit(Damla Ece Dereli). Temsil, Miss. Basit' in hunharca ezilmiş petunyalarının sorumlusunu bulmak için polise(Efe Çetinel) yaptığı şikayet ile başlıyor. Miss. Basit'in hayatı bir fanus içerisinde, korunaklı ve naif bir şekilde yaşayan kırılgan, hassas bir kadın olduğunu görüyoruz. Sonrasında 'yaşam işletmeciliği'nden dükkanı ziyarete gelen genç adam (Özgür Deniz Kaya), petunyalarını ezdiğini cesurca ve rahatça açıklıyor. Ancak bunu, örmüş olduğu petunyadan duvarları yıkıp, duvarların ardını gösterebilmek; yaşadığı kısır ve küçük dünyanın dışına, gerçek yaşama; daha güzel daha karmaşık çok daha heyecanlı bir yaşama Onu davet etmek için yaptığını anlatıyor. Petunyaların yerine yaban gülleri ekmesini öneriyor. Hem petunyalarını hem de kanaryanı serbest bırak.. Bırak ki sen de gerçek özgürlükle tanış ve yaşa...
Metaforla dolu çok güçlü ve derin bir metin olduğunu düşünüyorum bu oyunun. 
Genç oyuncular yine harikaydılar. Özellikle Damla Ece Dereli, kendisiyle tanıştığıma memnun oldum, takipçisi olacağım, çok beğendim inandırıcılığını ve duru oyunculuğunu. Yine Özgür Deniz Kaya da kesinlikle parlıyordu...
Altındağ Devlet Tiyatrosu Sahnesinde izlediğim bu oyun uzunca da bir ara vermiş olmamdan sanırım, bende çok hoş bir tat bıraktı... 

Hayat bir sahne, sen de bir rol seç kendine :) Tiyatro diyorum, iyi ki var...

27 Şubat 2019 Çarşamba

Cimri

Çarşamba, Şubat 27, 2019 8
CİMRİ | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 25 dakika
Yazan : JEAN - BAPTISTE POQUELIN MOLIERE | Çeviren : SABAHATTİN EYÜBOĞLU | Yöneten : IŞIL KASAPOĞLU
KONU: Moliere'in Cimri'si Paris’li burjuva kesiminin çılgınlık düzeyine ulaşmış para tutkusunun komedyasıdır. Parayı bütün yaşamsal değerlerin üzerinde tutan, bu yüzden kendi insani özüne ve çevresine yabancılaşan, insanın içine düştüğü çelişkileri, gülünç ve zavallı durumu sergiler.
Oyun bu içeriğiyle, parayı temel değer ve yaşamın tek ölçü birimi sayan yaşam anlayışına eleştirel bir bakış sunmasıyla hala güncelliğini korumaktadır.
"Dünyadaki insanların en az insan olanı; yeryüzündeki canlıların en katı yüreklisi, pintilerin en pintisidir. Onun sevmesinden kuru, onun okşamasından kısır bir şey olamaz. Vermek öylesine zoruna gider ki, selam bile vermez kimseye, onu bile alır; yalnız alır..."
Gerçekten de dedikleri kadar acımasız, katı yürekli, pinti ve kötü müdür Harpagon ? İnsan doğuştan mı böyle olur? Yoksa Harpagon sadece yazılmış bir karakter midir?
OYUNCULAR:
HARPAGON : MUSTAFA KURT - CLEANTE : TOLGA TECER - ELISE : GÜLİN ERSOY - VALERE : SANLI BAYKENT - MARIANNE : AYŞE SEVAL ERSU - ANSELME : KAYHAN SARIGÖLLÜ - FROSİNE :  FULYA KOÇAK - SİMON EFENDİ : GÜRKAN GORBİL - JAQUES USTA : İSMET NUMANOĞLU - LA FLECHE : EDA AYDINLI - CLAUDE KADIN : TUBA ERKAN TAZEBAŞ  - LA MERLUCHE/ KOMİSER 1 : GÖKHAN KUTUM - BRİNDAVOİNE/ KOMİSER 2 : BARBAROS EFE TÜRKAY

Çok keyifli çok eğlenceli bir oyun izledim dün akşam Küçük Tiyatro' da. Daha düşük bir beklenti ile gidip, çok daha fazlasını bulduğum oyunları çok seviyorum. Cimri de onlardan biri oldu benim için. 
HARPAGON: Zorba bir aile reisi, Cléante ve Elise'in babası, Mariane'a aşık. Cimri.
CLÉANTE: Harpagon'un oğlu, Mariane'in sevgilisi. Babasının cimriliğinden bıkmış, güzel görünmeye hevesli. Aşık.
VALÈRE: Anselme'in oğlu, Mariane'in erkek kardeşi, Élise'e aşık. Soylu.
FROSİNE: Çöpçatan. Entrikacı bir kadın. La Flèche'in yeğeni. İşini ve insanları seven ama aynı zamanda parayı da.
LA FLÈCHE: Cléante'in uşağı. Zıpır ve zeki.
JACQUES USTA: Harpagon'un aşçısı ve arabacısı.(Aynı role bürünerek oynar.). Biraz taşralı, kendi iyiliğini düşünür. İki işte çalıştırıldığına da itiraz edemez.
ÉLİSE: Harpagon'un kızı. Valère'e aşık. Babasının cimriliğinden bıkmış. Utangaç.
SİNYOR ANSELME: Valère ve Mariane'in babası. Hasta ve kocasını kaybettiğini sanıp yas tutan bir kadın.
SİMON USTA : Tefeci. Paragöz.
BRİNDAVOİNE VE LA MERLUCHE: Harpagon'un dalkavukları.
BİR SUBAY VE YAZICISI.
MARİANE: Anselme'in kizi. Valère'in kız kardeşi. Cléante'a aşık. Evlenirken babasının da sözünü alacak kadar soylu(o günün şartlarına göre konuşuyorum tabi) bir genç kadın.
MİSTRESS CLAUDE: Harpagon'un hizmetkarı.
Harpagon karakteri ile Mustafa Kurt' u Troya' da anlatıcı olarak izlemiştim. Kendisi aynı zamanda Devlet Tiyatroları genel müdürü. Ben kendisini başarılı buldum ve çok beğendim. Oldukça kaliteli ve doyurucu bir başrol izledik kendisinden. 
Oyunculukları ayrı ayrı ve bir bütün içerisinde başarılı bulduğumu söylemeliyim. Benim için ön plana çıkan Cleante rolü ile Tolga Tecer (kendisini ilk kez izledim, ancak herkes onu Susam Sokağı'ndaki Hakan Abi olarak biliyormuş:), Frosine rolü ile Fulya Koçak (İkinci Katil'deki olağanüstü performansı ile tanımıştım kendisini, burada da çok başarılıydı), La Fleche tiplemesi ile Eda Aydınlı (İkinci Katil' de üç cadıdan birini oynamıştı) harikaydı ve son olarak Jaques Usta rolü ile sanıyorum ilk kez izlediğim İsmet Numanoğlu' nu çok başarılı buldum.
Işıl Kasapoğlu farkının sahneye yine yansıdığını düşünüyorum. Ve şu ana kadar edindiğim deneyim ile kendisinin rejide olduğu oyunlara gözüm kapalı gidebileceğimi düşünüyorum. 
Sahne, dekorlar, kostümler ve müzik de oldukça başarılıydı. Sahne geçişleri, koreografi, kurgusal bütünlük ve teknik detaylar oyuna kalite katan, izleyici beğenisini de bir kaç düzey yukarı taşıyan unsurlardı.  
Cimri, Ankara Devlet Tiyatrosu yorumunun; baştan sona çok eğlenceli, çok renkli, çok hareketli, asla saatinize bakmayı düşünmeyeceğiniz, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız, beğeni garantili, başarılı bir komedi olduğunu söyleyebilirim. 
Ve bu sezon izlediklerim içinde tiyatral anlamda bende çok güzel bir tat bırakan en iyi oyunlardan biri oldu. 
Sakın kaçırmayın diyorum :)

24 Şubat 2019 Pazar

Hep Yanındayım

Pazar, Şubat 24, 2019 11
''Abla gel gel, başladı.'' dedi. Bir tası evin zeminine, kulağını da tasa dayamıştı. ''Aman ne önemli, ne önemli.'' dedim, suratıma tuhaf tuhaf bakmasına aldırmadan umursamaz bir havayla. O dinlemeye devam etti, ben masanın başına oturdum somurtarak. Akşamları alt komşumuz Nadya Teyze' nin oğlu Ömer Abi' nin çalıp söylediği canlı performanslar ile ne hülyalara dalmış ne hayaller kurmuştum oysaki. İlk canlı gitar dinletisi deneyimimi Ömer Abi' nin Avrupai sesi ve akustik gitarı ile bastığı akorlarda yaşamıştım. Nadya Teyze Alman' dı. Bir Türk ile evlenmiş daha sonra boşanmış ancak ülkesine dönmek yerine oğluyla Türkiye' de yaşamayı seçmişti. Ömer Abi kumral saçları, renkli gözleri ve düzgün fiziği ile mahalledeki tüm genç kızların hedefindeydi. Normalde şu an benim kulağımın da bir tasa dayalı olması gerekirdi ancak o gün aksiliğim üzerimdeydi. Okuldan geldiğimde çekmecemde sakladığım gizli mektubu bulamamıştım ve bu işin sorumlusu da muhtemelen şu an gözleri kapalı şarkı dinleyen Nazlı' dan başkası değildi. Ve kuşkusuz bu davranışının sebebi, geçen Salı okulu astığını annemlere söylemekle tehdit ettiğim için alması gerektiğini düşündüğü bir tedbirdi. Elimizde sayısız kozlar, şahitler, dosyalar, bilgiler ve arşivler ile adeta satranç oynuyorduk kardeşimle. Örneğin sigara içtiğimi annemlere söylememesi karşılığında, karnesindeki devamsızlıkları çamaşır suyuyla kazıyıp sildiğini saklamıştım ben de ve Alişan ile çıktığımı söylememesi için, altın zincirini satıp arkadaşlarıyla harcadığını.
Nazlı benden iki yaş küçüktü ve aramızdaki iletişim dışarıdan her ne kadar kedi köpek gibi görünse de aslında dengeli ve derindi. Çoğu zaman birbirimizi anlıyor ve koruyorduk. Özellikle de annemle babamın kavga ettiği kabus anlarında. Batmak üzere olan bir gemideki iki miço gibiydik ve gemi giderek su ile doluyordu. Kaptan gemiyi terk etmek üzere, yardımcı kaptan ise çaresizlikten delirmek üzereydi. Biz zavallı miçolar ise ne yapacağımızı bilmez halde ellerimizde kovalar, dışarıya su atmak gibi nafile bir çaba içerisindeydik.

Öğlen okuldan döndüğümüz vakitler genellikle annem ve üç numarada oturan Sebahat Teyze' nin kahve saatine denk gelirdi. Annem, babamla ilgili kendisini üzen ne varsa O' na anlatırdı. Sebahat Teyze apartmanda herkesin akıl danıştığı, bilgili, kültürlü, çalışmış, emekli olmuş hala hayır cemiyetlerinde faydalı olmaya çalışan, herkesin derdine derman olan çok yardımsever, çok iyi bir insandı. Yine de anneme telkinleri hep; 'sabır yavrum, çocuklarının yüzü suyu hürmetine, dayan kızım, geçer, hepimiz yaşadık o zor günleri, çocuklarına sarıl, onlarla ilgilen biraz', şeklinde olurdu. Bunları duymak annemi değilse de Nazlı ve beni çok rahatlatırdı.

Nazlı' yla birbirimize çok benziyorduk, hem fiziksel olarak hem de karakter olarak. Derslerdeki başarımız, ilgi alanlarımız, sevdiğimiz yemekler, nefret ettiğimiz dersler hep ortaktı. Tek kişi gibiydik. O mu daha çok bana yaklaşmaya çalışırdı, ben mi O' na benzemeye çabalardım ya da birbirimize doğru attığımız adımlar eşit miydi, hiç bilemedim. Hatta geçen yıllar içerisinde neredeyse hiç konuşmadan birbirimizi anlayabilecek kadar yakınlaşmıştık. Leb demeden leblebiyi anlıyorduk hep. Aramızda şöyle diyaloglar sıklıkla geçerdi. ''Nazlııııı.. - Tamam abla kıstıımmm.'', ''Ablaaa... -Mayonezli mi olsun?'', ''Hani bir şarkı vardı ya, kadın terk edip gitmiş... -Tanju Okan 'Hasret' mi?''

İkimiz de lisedeydik, hayat önümüzde keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir ormandı. Bizler ise ormandaki her şeyi görüp öğrenmek ve her şeye dokunmak isteyen, kendini avcı zanneden birer meraklı kaşiftik. Sınıf birincisi olmasak da derslerimiz iyiydi, başarılıydık. Hem dersleri hem hayatı yönetebilecek kadar zekiydik. Birbirimizi çok iyi tanıdığımız için en çok neyden incineceğimizi çok iyi bilirdik ve bu yüzden kavgalarımız da çok kıyasıya ve acımasız olurdu. En nihayetinde tehditlerimiz ''babama anlatırım'' a varır ve o andan sonra Pandora' nın Kutusu açılırdı.

Babam Nazlı ve bana karşı oldukça anlayışlı ve sevecen olmuştu hep. Her yaz gittiğimiz Orman Bakanlığı kamplarında bizimle tavla, satranç oynar, bazen dördümüz okey oynarız ama okeyde ben hep Nazlı' yla olurum bir dördüncü ararız. En derine dalma ve yüzme yarışında bir ben, bir Nazlı galip gelir, babam hakem olur, annem kıyıdan bağırır: ''Çok derine gitmeyiiin, korkuyorum.'' Annem hep korkar.
Ömer Abi' ye mahalledeki tüm kızlar hayran ama ben değilim. Çünkü O' nu Şişman Pastanesi' nde gördüm. Şişman Pastanesi' nin arka masaları, hayatı keşfetmek için okulu asan liseli çiftler ile kimseye görünmek istemeyen ve gidecek yeri olmayan yasak aşıklara rezervedir. Bunu herkes bilir. O sabah Ömer Abi' yi, Defne Kırtasiye' nin oğlu Suat ile aynı masada görünce Alişan ile pastaneye girmekten hemen vazgeçtim tabi ama gördüğüm şeye emin olmak için de pastaneden çıkıp, tekrar geri döndüm. Ve hiç kimsenin görmediğini, hiç kimsenin bilmediğini öğrenmiş oldum. Tabii ki bunu Nazlı' ya söyledim. Bu büyük sırrı ona verdim; bir gece evden çıkmama ve fark edilmeden eve geri girmeme yardımcı olması karşılığında. 

Babam, sık sık seyahate çıkıyor; annem, ben, Nazlı kalıyoruz evde. Annem bizimle konuşmuyor genellikle Sebahat Teyze' yle beraber. Sebahat Teyze bizi ondan daha çok önemsiyor gibi. Anneme hadi çocuklarla pide yemeye gidelim diyor ya da sinemaya yeni film gelmiş hadi ona gidelim diyor. Annem hep yorgun, hasta; hep şikayetçi babamdan ve hayattan, hep bir yerleri ağrıyor. Böyle günler, Nazlı' yla en çok birbirimize yaklaştığımız günler.

Yine öyle bir gün, odamızda sıkılıyoruz. ''Nazlı'' diyorum; ''Doğruluk mu, cesaret mi?'' ''-Cesaret tabii'' diyor. ''Balkon demirlerinin arka tarafına geçeceksin o zaman.'' diyorum. Karşılığında hemen gidip bakkaldan ''Vienetta'' alacağım, diyorum. ''Tamam'' diyor, gülümseyerek. Nazlı balkon demirlerinin arkasında, annem geliyor. Gözleri fal taşı gibi açılmış: ''Sedaaa, buraya gel, komşular yetişiin, Sedaaaaa içeri gel kızım.'' ''Anne, diyorum ben buradayım zaten, dışarıdaki Nazlı, ben değilim, ben buradayım.'' Nadya Teyze ve Ömer Abi çarşaf bir şeyle uğraşıyorlar Nazlı aşağıya düşerse diye. Sebahat Teyze geliyor eve, ''Ah kızım Sedaa, gel yanımıza, düşeceksin yavrum, bak düzelecek her şey.'' diyor, ''Sebahat Teyze ben buradayım, dışarıdaki Nazlı.'' diyorum. Kimse duymuyor beni, kimse görmüyor. Herkes Nazlı' yla meşgul.

Nasıl oluyorsa Ömer Abi' yle Suat, yakalıyorlar Nazlı' yı, içeri çekiyorlar. Anne diyorum, bu kadar tantanaya ne gerek var, gidip bir 'vienetta' alacağım, içeri gelir Nazlı. Herkes Nazlı' ya benim adımla sesleniyor; ''Sedaa, Seda, iyi misin kızım?'' Nazlı hafif bir baygınlık ve buhran içerisinde gibi. Babam geliyor odaya. ''Ya anne'' diyorum, ''Oyun oynuyorduk biz, babamı neden çağırdınız, işinden gücünden, toplantısı vardır onun.'' Kimse ama kimse beni görmüyor. Nazlı kendine gelir gibi olurken, sayıklıyor, ''Sedaa, aldın mı pastayı, sözünü tuttun mu?'' ''Evet, diyorum evet hemen alıyorum Nazlı' cım sen dinlen bir tanem, canım kardeşim benim.'' Kimse beni duymuyor. ''Seda sensin diyorlar, sensin diyorlar Nazlı' ya.'' 
O gece, odamızdayız Nazlı ve ben. ''Nasıl bir şeye bulaştık böyle'' diye soruyor Nazlı. ''İnanabiliyor musun abla, diyor, benim var olmadığımı düşünüyorlar, hem de hepsi.'' ''Film gibi...'' diyorum. ''Ne yapacağız peki?'' diyor, çok endişeli. Tam cevaplayacağım, babam giriyor odaya, Nazlı' ya yöneliyor. ''Seda' cığım, diyor, biliyorum kafan karışık, biliyorum çok yanında olamadım son zamanlarda, ama bil ki tatlım sen benim için hep ilk sıradasın, bundan sonrası çok farklı olacak göreceksin, yaşa ve gör, şimdilik iyi geceler'' diyor ve çıkıyor. Biraz sessizlik... Sonrasında ''Nazlı, diyorum; Senin var olduğunu ben biliyorum, yetmez mi?'' ''Yeter'', diyor, ''Sen bil, bana yeter...''

Annem ve babam birer cephe arkadaşı oldular. Birbirlerine nasıl sarıldılar, kader birlikteliği içerisinde, nasıl bağlandılar birbirlerine, inanamıyorum. Beni Nazlı diye birinin olmadığına iyice ikna etmek için gösterdikleri çaba olağanüstü. Tek kızlarının ben olduğuna ve Nazlı' nın olmadığına o kadar inanmışlardı ki, onlar ve herkes. Tabii ki biz de bu oyunu bozmuyoruz, çünkü görüyoruz ki annem ve babam hiç olmadıkları kadar inançlı, bir arada ve mutlular. Peki dedim, Nazlı yok. Sizin tek kızınızım ben. Aslında epeyce de işime geldi bu durum, onca sır, dosya, şahit, tehdit hepsinden tek kalemde kurtulmuştum. ''Değil mi'', dedim: ''Nazlı' ya gülümseyerek'' Göz kırptı, ''Abla dedi, Sen ne dediğinin farkında mısın acaba? Onlar yok bilsinler, dokunma, boş ver. Ama sen ayağını denk al, ben yanındayım daima...'' 


Not: Kurgu tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

İllüstirasyonlar Nicoletta Ceccoli' ye aittir.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Gidiş Dönüş(Retro)

Cumartesi, Şubat 16, 2019 10
GİDİŞ DÖNÜŞ (RETRO) | ANKARA DT
2 perde | 2 saat
Yazan : ALEXANDER GALİN | Çeviren : HALE KUNTAY | Yöneten : ALİ HÜROL
KONU:Yıllarca köyde yaşayıp, köy hayatına alışan kahramanımız Çmutin, Moskova'ya gelip kızı ve damadı ile yaşamaya başlayınca mutsuzluğa sürüklenir. Şehrin karmaşası, köydeki sakin ve huzurlu yaşamına özlemini arttırır.
Çmutin'in evden gitmesini isteyen damadı Leonid'in, eve üç tane gelin adayı getirmesiyle olaylar karışık bir hal alır. Bir kuş gibi özgürlüğe uçmak isteyen Çmutin yalnızlığa hazır mıdır?
OYUNCULAR:
NİKOLAY MİHAYLOVİÇ ÇMUTİN - ŞAHAP SAYILGAN / LUDMİLLA - FUNDA METE / LEONİD - CEM BALCI / NİNA İVANOVNA - SEDA OKSAL ELSAİD / ROSA ALEXANDROVNA - ALEV BUHARALI / DİANA VLADİMİROVNA - AYŞE YILDIZ AKINSAL

Küçük tiyatronun muhteşem akustik ve atmosferinde izlediğim Gidiş Dönüş(Retro) oyununa yüksek beklentilerle gitmediğimi söylemeliyim en başta. Konu biraz tereddüt yaşamama neden olsa da +8 olması nedeni ile bu sene benimle birlikte bir kaç oyun gören Eren ve Elif ile birlikte izlemek istedim. Ve bu karardan pişmanlık yaşamadığımı, oyunun onlar tarafından da beğeni kazandığını belirtmeliyim :)
Konu tanıtım bülteninden fazlası değil. Yani metinde bir derinlik, bakış açısı, açılım, sorgulama yok. Belki biraz emeklilik dönemine yaklaşan, ileri yaşlardaki yaşantısı ile ilgili bazı endişeler taşıyan yaş grubuna daha fazla hitap edebilecek bir metin. Hatta ataerkil aile düzenine yakın duruşu, evliliği bir alışverişe yaklaştıran diyalogları ile eleştirilebilecek pek çok yan da bulunabilir. Tür olarak komediye yakın bir tür olduğunu söyleyebilirim. Kahkahalar attırmasa da tebessümle izlenebilecek düzeyde bir espri kalitesine sahip olduğunu düşünüyorum. 
Dekor, kostüm, ses, ışık, müzik ve diğer unsurlar olarak olumsuz bir şey bulamadığımı belirtmeliyim kesinlikle. Sahne geçişleri, zamanlama, dramatik örgünün yansıtılışı, çatışmaların yerli yerinde kararınca verilmesini başarılı buldum, reji anlamında güçlü bir alkışı hak ettiğini düşünüyorum temsilin.
Ve oyunculuklara gelirsek; oyuncuların profesyonelliğinin getirdiği keyfi izleyici olarak sonuna kadar yaşadığımı söylemek isterim. Oyuncuların ayrı ayrı gösterdikleri performansın çok başarılı olmasının yanı sıra birlikte oluşturdukları sinerji ve tablo da çok lezzetliydi benim için. Alev Buharalı' nın Rosa karakteri ile oldukça sempati topladığını düşünüyorum izleyiciden:)
Şahap Sayılgan' ı Ferhunde Hanımlar dizisinde damat Bülent olarak hatırlıyoruz. Nikolay Mihayloviç Çmutin performansı ile de kesinlikle başarılı ve akılda kalıcıydı, sahnede yer aldığı tüm anlarda enerjisini izleyiciye geçirdi, kendisini tebrik ediyorum.
Ankara tiyatro izleyicisi oyunu ayakta alkışlamasa da, ilginin ilk andan son ana kadar hep ayakta kaldığı, pek çok yerde gülme seslerinin duyulduğu, keyifle izlenecek, tebessümle anımsanacak oldukça başarılı bir oyun izledim bugün.
Tüm oyunculara ayrı ayrı alkışlarımı sunarken, renkli ve eğlenceli bulduğum bu temsili 'tavsiye edebileceğim oyunlar' kategorisine yazıyorum :)