23 Kasım 2019 Cumartesi

Vatan Yahut Namık Kemal

Cumartesi, Kasım 23, 2019 5
Büyük Oyunu -ADT
1 Perde - 40 dk
Yazan Ergun Sav
Rejisör Faruk Günuğur
OYUNCULAR:
Anlatıcı Namık Kemal Faruk Günuğur
İslam Bey Hasan Çağrı İlikoğlu
Zekiye Eylül Çakıroğlu
Kafko İsmet Tamer
Ud Taksimi Kerim Kocaman
OYUNUN KONUSU:
Büyük vatan şairi Namık Kemal'in kişiliğini, vatan ve hürriyet aşkını ve de tiyatro anlayışını anlatan bir oyun.
21.12.1840 yılında Tekirdağ'da doğdu. 02.12.1888'de Sakız Adası' nda öldü.
Namık Kemal Türk milliyetçiliğinin öncülerinden, Genç Osmanlı hareketi mensubu, gazeteci, devlet adamı, ünlü yazar ve şairdir. Özellikle "İntibah" isimli romanı ve "Vatan, Yahut Silistre" isimli tiyatro oyunu ile tanınır. Asıl adı Mehmed Kemal'dir.
Türk Edebiyatında öncü niteliği bulunan şair ve tiyatro yazarıdır. "Vatan şairi" olarak da anılır.Namık adını ona şair Eşref Paşa vermiştir. Babası, II. Abdülhamid döneminde müneccimbaşılık yapmış olan Mustafa Asım Bey'dir. Annesini küçük yaşında yitirince çocukluğunu dedesi Abdüllâtif Paşa'nın yanında, Rumeli ve Anadolu'nun çeşitli kentlerinde geçirdi.
1863'te Babıali Tercüme Odası'na kâtip olarak girdi. Dört yıl çalıştığı bu görev sırasında dönemin önemli düşünür ve sanatçılarıyla tanışma olanağı buldu.1865'te kurulan ve daha sonra Yeni Osmanlılar Cemiyeti adıyla ortaya çıkan İttifak-ı Hamiyet adlı gizli derneğe katıldı. Bir yandan da Tasvir-i Efkâr gazetesinde hükümeti eleştiren yazılar yazıyordu. Gazete, Yeni Osmanlılar Cemiyeti'nin görüşleri doğrultusunda yaptığı yayın sonucu 1867'de kapatıldı.Namık Kemal, İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Erzurum'a vali muavini olarak atandı.
Bu göreve gitmeyi çeşitli engeller çıkarıp erteledi ve Mustafa Fazıl Paşa'nın çağrısı üzerine Ziya Paşa'yla birlikte Paris'e kaçtı. Bir süre sonra Londra'ya geçerek M. Fazıl Paşa'nın parasal desteğiyle Ali Suavi'nin Yeni Osmanlılar adına çıkardığı Muhbir gazetesinde yazmaya başladı. Ama Ali Suavi'yle anlaşamaması üzerine Muhbir'den ayrıldı. 1868'de gene M. Fazıl Paşa'nın desteğiyle Hürriyet adı altında başka bir gazete çıkardı.
Çeşitli anlaşmazlıklar sonucu, Avrupa'da desteksiz kalınca, 1870'te zaptiye nazırı Hüsnü Paşa'nın çağrısı üzerine İstanbul'a döndü.Nuri, Reşat ve Ebüzziya Tevfik beylerle birlikte 1872'de İbret gazetesini kiraladı. Aynı yıl burada çıkan bir yazısı üzerine gazete hükümetçe dört ay süreyle kapatıldı. Namık Kemal gene İstanbul'dan uzaklaştırılmak için Gelibolu mutasarrıflığına atandı. Orada yazmaya başladığı Vatan Yahut Silistire oyunu, 1873'te Gedikpaşa Tiyatrosu'nda sahnelendiğinde halkı coşturup olaylara neden oldu. Bu haberi İbret gazetesinin yazması üzerine o sırada İstanbul'a dönmüş olan Namık Kemal birçok arkadaşıyla birlikte tutuklandı. Bu kez kalebentlikle Magosa'ya sürgüne gönderildi.
1876'da I. Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a döndü. Şura-yı Devlet (Danıştay) üyesi oldu. Kanun-î Esasi'yi (Anayasa) hazırlayan kurulda görev aldı. 1877 Osmanlı-Rus Savaşı çıkınca II. Abdülhamid'in Meclis-i Mebusan'ı kapatması üzerine tutuklandı. Beş ay kadar tutuklu kaldıktan sonra Midilli Adası'na sürüldü. 1879'da Midilli mutasarrıfı oldu. Aynı görevle 1884'te Rodos, 1887'de Sakız Adası'na gönderildi. Ertesi yıl burada öldü ve Gelibolu'da Bolayır' da gömüldü.
                                      
Vatan Yahut Namık Kemal, tiyatro oyunundan çok anlatı türünde bir gösteri. Oda tiyatrosunda sahneleniyor ve  Oda tiyatrosunun samimi atmosferini ben çok seviyorum. 

Anlatının hem rejisinde hem anlatıcı olarak aynı deneyimli ismi görüyoruz: Faruk Günuğur. Faruk Günuğur' u pek çok televizyon dizisinden anımsayabilirsiniz. Sahnede duruşu, sesini kullanışı, tonlaması, mimik ve hareketleri ile izleyiciye kendini ilk dakikalardan itibaren kabul ettirdiğini ve ağırlığını hissettirdiğini düşünüyorum.
Metinde Namık Kemal' in hayatına ve eserlerine yer veriliyor. Ve tabii şiirlerinden, eserlerinden bazı bölümler seslendiriliyor. Ancak bu durum metnin eski Türkçe ağırlıklı olmasına sebep oluyor. Benim bile zaman zaman anlamakta zorlandığımı düşünürsek, 40 dakika gibi kısa bir süre olmasına rağmen çocuk izleyiciler için ağır bir metin olduğunu ve sıkılabileceklerini söyleyebilirim.
Temsildeki canlandırmalar yerli yerinde kullanılmıştı. İzlemeyi kolaylaştıran, akıcılığı artıran, başarılı ve tamamlayıcı unsurlardı. Canlandırmaları yapan oyuncuların performansları da iyiydi. 

Son olarak, sade dekor ve ışık kullanımını da beğendiğimi söyleyebilirim. Çok büyük beklentilere girmeden, izlenebilir bir gösteri olmuş. Anlatının Namık Kemal' e yakın hisseden, hissetmeyen herkese bir şeyler katabileceğini düşünüyorum.

48 yaşındaki genç ölümünden kısa süre önce yazdığı dizeler ile yazımızı noktalayalım:
“Ölürsem görmeden millete ümid ettiğim feyzi;
Yazılsın seng-i kabrimde;
Vatan mahzun, ben mahzun.”

9 Kasım 2019 Cumartesi

Sıdıka Hanım' ın Mezarı

Cumartesi, Kasım 09, 2019 6
Mağduriyeti hiç sevmezdi. Aslında sevmediği mağduriyetin edebi kısmıydı. Fakir edebiyatı evladım, derdi, hiç bana göre değil. Bu sebeple ne siyatiğinden bahsederdi sağlığını soranlara ne de son günlerde artık kendisini bile endişelendirmeye başlayan unutkanlığından. Apartman günlerine katılırdı katılmasına ama insanlar başladı mı anlatmaya hayatlarındaki en olumsuz şeyleri hem de bire bin katarak, bir gülme tutardı Sıdıka Hanım' ı engel olunamaz. Hele ki bir seferinde komşular ''A canım sen de aldın mı?' diye sorduklarında hiç de takip etmediği sohbete hazırlıksız yakalanmış, alınacak şeyin mezar yeri olduğunu anladığında ise önce bir şaşalamıştı. Komşuların her biri aldıkları mezar yerlerinin ah ne de güzel, ne de ferah, temiz havalı, manzaralı, saygıdeğer eşlerinin yanı başında olduğunu gayet de ciddi anlattıklarını görünce, tutmuştu yine bir gülme Sıdıka Hanım' ı, hem de komşuların o kınayan nazarlarının altında. Neyse yaşına hürmeten çok üstüne gelmeden kapandı da mevzu, aldı Sıdıka Hanımı düşündükçe bunaltan bir mezar yeri sorunu... Abdullah Bey vefat edeli olmuştu bir on yıl kadar ama ne onun ne de kendine bile hayrı olmayan oğlunun aklına gelmişti ileriyi düşünerek çift mezar yeri satın alınması.

Dert etti kendine, ya ortada kalıverirse, kim kaldırıverecek cenazesini... Adetiydi sabah fırına gider, ekmeğini, gazetesini alır gelirdi. Karşılaştığı eş dost ile selamı sabahı görev bilirdi. Ama yolda aklında hep aynı düşünce aynı kaygı ''bir mezar yerim olsaydı, ne vardı.'' Kimseye yol yordam sormaz, kendini ele güne güldürmezdi. Büyüttükçe büyüttü, gururundan kimseye de açılamadı. Ama aklından bu düşünceyi hiç çıkaramadı. Bu yaşta otobüsü durağı gözüne kestiremedi, attı kendini bir taksiyle, doğru şehir kabristanlığına. Mezarlıklar Müdürlüğüne dedi ki: ''Bir yakınıma almayı istiyorum güzel bir mezar yeri.'' Kıydı paraya, çevirdi kendine bir parsel dört kişilik aile mezarlığını. ''Kefen parası, kefen parası, elin ayağın tutuyorken her işini yapmalı, tırnağın varsa başını kaşı'' diyerekten... Mühim işti doğrusu, ileride dua edecekti o hayırsız evladı Sıdıka Hanım' a. Aldı tapuyu gururla, koydu cebine muzaffer bir edayla. Hele bir görelim bakalım, neresiymiş, ferah mı, çorak mı, varsa otu dikeni bir çocuk bulayım da yoldurayım ötesini berisini, yürüdü gitti T 21 Ada' nın 3500. parseline...

İşte orada görüverdi, Ramazan Bey' i... Giyimi kuşamı, pek özenli, duruşu, tavrı oraların hakimi, yol yordam bilen orta yaşlı bir beyefendi. Yaklaştı yanına ''Bu mezar yerini kendime alıverdim. Ne gerekiyorsa yapılsın ben vefat etmeden. Çevirelim dört mezarın etrafını, hazır olsun ebedi istirahat yerim gözlerim görüyorken.'' Ramazan Bey, döndü düşündü... İlk kez karşılaştığı bu talep karşısında biraz şaşırsa da, elini uzattı Sıdıka Hanım' a, ''yapacağız el birliğiyle size içinize sinen bir mezar yeri, merak buyurmayınız lütfen...'' Katologtan mermer seçimi, model seçimi, yazı seçimi, yazı tipi, parası, pulu için anlaştılar ofiste buluşmaya, bir hafta sonrasına..

İçi pır pır heyecanlı, sanırsınız ölüm gününe değil de düğün gününe bu telaşı. Bir de ketum ki alıp başını gidiyor sık sık, soranlara da ''eski bir ahbabımı ziyarete gittim'' den başka yok lafı. Konu komşu hem meraklı hem endişeli, bir türlü bir kılıf bulamıyorlar Sıdıka Hanım' ın son günlerdeki heyecanına, keyfine.. Sıdıka Hanım hop bankada, hop mezarlıkta, hop mezarcı dükkanında Ramazan Bey' in yanında. ''Soyunduk bu işe madem Ramazan Bey evladım, en iyisinden olsun mermeri.'' Ramazan Bey dayanamıyor günün birinde soruyor, ''efendim sizden başka üç kişi daha olacak ya kabristanda, kimleri düşündünüz acaba?''
Kimleri düşündü acaba, tek bir oğlundan öte kimseciği yok. Hoş oğlu da üç senedir hiç ortada yok. Ayda bir kere ararsa arar, hayırsızın biri. ''Ramazan Bey oğlum, sen yabancı değilsin, durum böyleyken böyle, bir oğlum var, var da, tam da var diyemiyorum işte.'' Ramazan Bey, farkında Sıdıka Hanım' ın hayatının gayesi, neşesi, manası bu mezar yeri, e paraya da meraklı kendisi, diyor; ''Bir düşüncem var Sıdıka Hanım Teyzeciğim, eğer haddini aştın demezseniz naçizane ileteyim.'' Sıdıka Hanım' ı alıyor bir heyecan, acaba ne fikir gelecek Ramazan' dan. ''Efendim, madem oğlunuzun akıbeti meçhul, aklınızda hali hazırda kimse de yok, diyorum ki ben, size layıkıyla şöyle, dört başı mamur bir anıt mezar mı yapsak, parselleri birleştirip, gönlümüzce? Gelip geçen de desin, kim bu muhterem, mühim kimse.'' Gözleri parlıyor Sıdıka Hanımın, e boşuna mı tekaütü PTT Müdürlüğünden, kaç yıllık emek, onca çaba, bir hayırsız evlat bir de koca... Hakkı yok mu şöyle geleni geçeni imrendirecek bir ebedi istirahathaneye? ''Yalnız, yeni projedir, şudur budur biraz maliyeti olur size...'' Yine de ağırlığından ödün vermiyor Sıdıka Hanım, düşüneyim diyor, evladım. Siz maliyetleri hesap edin, yarına geleyim ofise bir bakalım... 

Bir heyecan bir heyecan Sıdıka Hanım, sabahı sabah ediyor, gazete, ekmek, kahvaltı, banka, taksi hooop Ramazan Bey' in ofisinde alıyor soluğu. Başlıyor hummalı bir çalışma: Projeler, çizimler, çok yetenekli mimar arkadaşlar, kabartması, fotoğrafı, büstü, granit kalınlığı, gelenlere oturma yeri, osu, busu derken Sıdıka Hanım hiçbir özellikten taviz vermek de istemiyor, hep en iyisi en iyisi... Elinde avucunda ne var ne yok Ramazan' ın kasasına; Ramazan' ın kasa dolmuyor, Sıdıka' nın kese boşalıyor. Ve bankanın krediler memuresine emekli maaşını bağlayıp, yüklüce bir kredinin altına imzasını atıyor. 
Günler haftaları, haftalar ayları kovalıyor. Sıdıka Hanım' ın unutkanlığı arttıkça, anıt mezarın eksiği azalıyor. Sonrası mı? Sonrasını ne siz sorun ne ben söyleyeyim:

Sıdıka Hanım bir gün, araba altında kalan bir sokak kedisine cenaze töreni yaparken görülüyor, bir başka gün Ramazan Bey' e ''ne parası ne mezarı evladım'' diye sorduğu iddia ediliyor, yine bir seferinde komşularından birine ''o kadar sindi ki içime hemen ölesim geliyor'' demiş, bazı gün ışığı sabaha kadar açık, bazı gün evinin yolunu şaşırıyor, polis nezaretinde giriyor eve. Bazen bir hafta ortadan kayboluyor, bazen apartman görevlisine çıkışıyor, sen kim oluyorsun diye, bir gün de bahçede oynayan mahalle çocuklarına mevzuu ölmek ise bunu da en layıkıyla ben yaparım çocuklar diye nutuk atıyormuş. Komşular ne yapsak, nasıl yapsak, oğluna mı haber versek, huzurevine mi yatırsak diye düşünürken, en nihayetinde naçiz vücudu soğuk bir kış günü, anıt mezarının ziyaretçi oturağında, cansız bulunuyor. Kimdir, nedir demeden, hemen Ramazan Bey koşup geliyor; onca ekmeğini yemiş, hatırlı saygıdeğer merhumeye sahip çıkıyor. Öyle de bir günde vefat etti ki rahmetli diyor, dün son rötuşlerini de tamamlamıştık mezarın. En son eksik kalan mezar taşına yazılacak manzumeye cüret gösterip kendisi karar veriyor:

''Dünyada en güçlü insan, en yalnız duranmış. 
Mağdur ve komik olmaktansa, mağrur ama trajik bir hikayenin kahramanı olmayı seçen çok değerli Sıdıka Hanım, ebedi istirahathanende huzurla uyu...''

Not: İllüstrasyonlar Zdzislaw Beksinski' ye aittir.
Hikaye kurgusaldır.

3 Kasım 2019 Pazar

Leyla İle Mecnun

Pazar, Kasım 03, 2019 2
Ankara DT-Büyük Oyunu
2 Perde - 1 saat 45 dakika
Yazan İskender Pala 
Rejisör Mustafa Kurt
OYUNUN KONUSU: Leylâ ile Mecnun’un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır. Leylâ ile Mecnun arasında geçen, birbirine kavuşamayan ve aşkları uğruna ölen iki gencin öyküsüdür.
OYUNCULAR:
Meddah Tunç Yıldırım - Pişekâr Kadri Özcan - Mecnun’un Babası Cevat Duman - Leylâ’nın Annesi Pervin Balcı - Mecnun’un Annesi Müge Sefercioğlu - Leylâ Damla Ece Hacat - Mecnun Muzaffer Saygı - İbn-İ Selam Cihan Kaymak - 1.Kadın Cansunur Şimşek - 1.Oyuncu Şahnur Dedeoğlu Kudat - 2.Kadın Pınar Uslu - 2.Oyuncu Mehmet Tolga Günay - 3.Oyuncu Baran Abdullah Şahin - 3.Kadın Özlem Kalkan - 1.Erkek Ümit Sert - 2.Erkek Umut Yüksel - 4.Kadın Pelin Caba Özveren
Leyla ile Mecnun’un aşkları bir Arap efsanesine dayanmaktadır. Bu efsanede Mecnun mahlasıyla şiirler söyleyen Kays İbni Mülevvah adlı bir Arap şairiyle, Leyli ( Leyla ) adlı bir Arap kızın arasında geçen ve ayrılıkla sona eren bir aşk serüveni anlatılmaktadır. Aynı okulda okuyan Leyla ile Kays birbirlerine tutulurlar. Kays’tan ve ailesinden hazzetmeyen Leyla’nın babası kızını okuldan alır. Bu hem Leyla için hem de Kays için acı bir imtihanın başlangıcı olur. Kays, sinesini ateşlere yakar, asumana inler ve sonunda “Leyla, Leyla…” diyerek çöllere düşer, mecnun olur.
Leyla’nın babası tüm uğraşlara rağmen aracıları kovar, kızını Mecnun’a veremeyeceğini söyler. Mecnun çöllerde, Leyla evin içindeki hücrede aşka boyun büker, gözyaşlarını yüreğine katık yapar, ağlar, sızlar. Sonunda olan olur ve taş yürekli adam kızını alır bir görgüsüz kaba bir adamla nikâhlar. Bunu duyan Mecnun Leyla’ya talip olan adama öylesine bir ah eder ki adam düğün dernek görmeden yataklara düşer, Azrail’in ecel makasıyla ömrünü yele verir.
Derken aşk kartopu gibi büyür; evlere, çöllere, vadilere sığmaz hale gelir. Sinesi aşk oduyla yanan Leyla sahralara düşer, dağ-bayır ayırmaksızın Mecnun’u arar ve bulur.
Leyla, Mecnun’u bulur bulmasına ama Mecnun artık o eski Mecnun değildir. “Ben Leyla’mı buldum, sen kimsin?” der durur. Çünkü Mecnun’un dilindeki Leyla, Mevla’ya dönüşmüş, ilahi aşk beşeri aşka galebe çalmıştır. Leyla, artık Mecnun’un gözünde sıradan bir fanidir, herhangi bir kadındır.
Bu acı gerçek Leyla için sonun başlangıcı olur. Günden güne bir mum gibi erir, solar durur ve nihayetinde o da gök kubbenin altında sırlanıp kaybolur. Bunu duyan Mecnun, çölleri bırakarak Leyla’nın mezarının başına koşar. Ellerini açar ve Leyla’nın vesilesiyle bulduğu Mevla’sına halini arz eder “Beni de al Yarab!” diye dualar eder. Allah duasını kabul eder ve Mecnun’u da Leylasına kavuşturur.
Fuzuli' nin 1535 yılında mesnevi dilinde kaleme almış olduğu Leyla ile Mecnun efsanesinin, tiyatro uyarlamasının İskender Pala yorumunu izledim dün Ankara Devlet Tiyatrolarında. Bir oyunu izlemeden varsa eleştirilerini, yorumlarını, metnini okumayı ve ön araştırma yapmayı seviyorum. Bu oyun hakkında okuduklarım ise, beklentimi yükseltmemem gerektiği yönündeydi. 
Ancak yazımın en başında söyleyebilirim ki şiirsel anlatımı ve dili kullanışı oldukça farklı, herkese hitap etmeyen bir metne ve anlatıya sahip olması, bir oyunu başarısız yapmıyor bana göre :) Mustafa Kurt rejisini ve seçimlerini çok sevdim. Mecnun' un çölde âhular, ceylanlar, kurtlar ve kuşlarla arkadaşlık etmekte olduğu hayvan canlandırmaları çok güzeldi. Dekoru sade, kostüm seçimleri çok özenliydi, ışık kullanımı özellikle Kabe hologramı çok güzel düşünülmüştü. Hele müzik Can Atilla' yı tebrik ediyorum. Şarkılar harikaydı ve Murat Karahan' ın Leyla şarkısında sesini duymak güzel bir sürprizdi:) Metne bayıldım, tekrar izleyeceğim kesinlikle... Şiirsel metinlerde İkinci Katil' de olduğu gibi insan bazı detayları kaçırdığını düşünüyor, bazı yerleri çok beğeniyor o anda, ancak aklında tutamıyor. Neresine baksam başarılı ve alkışı hak eden bir iş olmuş. 
Gelelim oyunculuklara... Temsilde oldukça deneyimli sanatçılara çok genç sanatçılar eşlik ediyordu. Mecnun' u canlandıran Muzaffer Saygı' yı, Felatun Bey performansı ile beğendiğimi hatırlıyorum, o zamandan bu zamana oyunculuğunu daha da büyütmüş. Leyla rolü ile Damla Ece Hacat' ı ilk kez izledim ancak güzel bir tanışma oldu kendi adıma :)
Süre olarak kırkbeşer dakikalık iki perde, oldukça ideal ve tadında bir zaman yönetimi olmuş. Temsil ilk perdede durağan bir serim bölümü sunuyor izleyiciye. Koro halinde söylenen şiirsel replikler, iki tane anlatıcı eşliğinde ve görsel olarak başarılı bir koreografi ile... İkinci perde etkileyici bir kılıç dövüşü sahnesi ile açılıyor ve oyuncu performansları, konunun ilerleyişi ilk perdeye göre izleyici koltuklarında nabzı yükseltiyor. Eğer bu aşkı abartılı bulursanız size hak veririm ancak bu bir efsane ve oyunun sizi içine almasına izin vermezseniz eğer, çok anlamlı bir tiyatro deneyimi olmaz bu... Oyun sonunda, alkış sırasında, oyuncular ile izleyicilerin gözleri ıslak birbirini alkışladığı ve duygusal olarak bu kadar etkileyici, çok az oyun izledim.
''Ve oyunun açılış repliği: Leyla gecenin koynunda bir kız, Mecnun göklerde parlayan yıldız, Bu bir yürüyüş değil, aşk iklimine bir seferdir''
Kıraç, bu işin tanımını doğru yapmış :)
İki kişi birbirini sever de kavuşurlarsa mutluluk olur
Biri kaçar öbürü kovalarsa aşk olur
İkisi de sever lakin birleşemezlerse
İşte o zaman efsane olur (Kıraç-Zerda)

LEYLA ve MECNUN
Ey Rabbim! Aşk belasıyla beni tanıştır
Beni bir an bile olsa; aşk belasından ayırma!
Detlilerden yardımını uzak tutma.
Yani beni daha çok belalara müptela eyle!
Ben var oldukça, beladan, isteğimi uzaklaştırma!
Ben belayı isterim, çünkü bela da beni ister.
Sevgi belasıyla ağırbaşlılığımı gevşetme!
Ta ki dostlar beni kınayıp vefasız demesinler!
Gidip geldikçe, sevgilimin güzelliğini arttır,
Sevgilimin derdine beni daha çok mübtela et.
Ben nerede, mevki ve itibar kazanma nerede?
Bana yoksulluk ve yokluk ulaşma kabiliyeti ver
Senden ayrıyken, bedenimi öyle zayıf kıl ki,
Bahar yeli beni sana kavuştursun.
Fuzûlî’ nin nasibi gibi beni gururlandırıp,
Ey Rabbim, asla beni bana bağlı kılma!
Sonunda yar, ağlayıp inlememize acıdı ve
Bugün hüzünler evimize ayak bastı.
Gözyaşı yağmurum, demek, öyle tesir etti ki,
Gül bahçemizde taze bir gül dalı düşürdü.
Ah ateşinin bizi yaktığı,
Ayrılık gecesini aydınlatan meş’ aleden bellidir.
Eğer ağlayan gözümüzde uyku olsaydı,
Bu kavuşma uyku halinde görülen bir rüya demek mümkün olurdu.
Gördüğümüz bir hayal mi?
Yoksa sevgilinin yanımıza geleceği aklımıza bile gelmezdi.
Ey can ve gönül! Sevgili, misafirimiz oldu!
Neyimiz varsa, misafirimizin ayaklarına dökelim.
Ey Fuzûlî! Sevgilinin kasdı, canımızı almakmış.
Gel.. Güzel uğruna can vermeyi kendimize bir borç bilelim.
**
Fuzûli’ nin 1535′ te yazdığı
Leylâ ve Mecnûn adlı mesnevîsi

29 Ekim 2019 Salı

Evrenle Tanışmam

Salı, Ekim 29, 2019 3
Kalabalıklar arasında bir olasılıktı dünyaya fırlatılışım. Fırlatılıp da öylece ortada bırakılışım. Acılarım çoğaldıkça sıradanlaştı. Kalbimin çoktan durmuş olduğunu ise çok sonraları fark ettim. Hiç sevilmemişliği kabullenişim kolay olmadı. Bazen sevilebilme ihtimalinin heyecanına kapılıp, yanılgı içinde olduğumu anladığım anlar, beni buna hazırladı. 
Kendi ayaklarım üzerinde durup, doğrulup, etrafa baktığımda; duygusal olarak diğer insanlardan çok daha yüksekteydim. Hiç kimseye hiç bir anlamda ihtiyaç duymuyordum. Tüm ilişkilere bakışım profesyoneldi. Yalnızlığımdan ve acılarımdan doğmuş, üç hamle sonrasının başıma gelebilecek tüm olası kötülüklerini hesaplayabilecek yeteneğe sahip olmuştum. Öyle kalın bir zırhtı ki kuşandığım, kimseyi yanıma yaklaştırmadım. Yaklaştırmaya değer de kimseyi bulamadım.
Hiç değişmez denilen yazgılar da değişebiliyormuş, Onu tanıyınca anladım. Nasıl dünyanın kirinden pasından uzak kalabilmiş bunca yıl şaşırdım. Bir marazı çıkacak diye temkinliydim ama zaman geçtikçe ilk şaşkınlığım yerini hayranlığa bıraktı. Gayet gerçek, hayatın içinde, dosdoğru bir insan. Eğer bir kitap olsaydı, ilk cümlesi 'gözlerindeki deniz' olurdu. Nasıl ki herkes izleyebilmek için sandalyesini denize çevirirse, ben de yönümü hep Ona çevirdim. Dudaklarından dökülen iyot kokulu, umut dolu sözleri dinledim. Hayat güzel, insanlar daha iyi görünmeye başladı gözüme, kalbim yeniden ısındı.

Göz göze geldiğimizde, gülümseyişlerimizle uzayan anlar; her seferinde gözlerindeki uçuruma düşmemle son buluyordu. Bu düşüş, kalbimin hızlanarak aşağıya doğru çekilmesiyle başlayan top yekun bir düşüştü. İnsanın soluğunu kesen bir düşüş. Buna engel olmak istediğimde, düşmemek için gözlerine tutunduğumda ise bir nehir gibi içine çekildiğimi ve ona doğru aktığımı fark ediyordum. Şairin de dediği gibi: ''Bende sizinle su olup, dünyaya akmak arzusu var...'' Hangisi daha iyiydi acaba, düşmek mi akmak mı...
Gündeliğin rutininde yanımda olmadığı zamanlarda hep aklımdaydı. Ve o aklımdayken bende engelleyemediğim yerleşik bir gülümseme vardı. Beni insanlara inandıracak kadar gerçeküstüydü. Tamamen tutarlı, her şeyi ile kendini destekleyen, özünden beslenen, cesur, bağımsız, tutkulu, heyecanlı, dürüst ve iyi bir insan. Bir numuneydi ve Onu kaybetmeye hiç niyetim yoktu. Ancak hep derler ya 'hayat siz planlar yaparken, başınıza gelenlermiş' diye, çok doğru...

Hayatıma girişi kadar çıkışı da ani oldu. Gelişi nasıl delice bir tusunami etkisi yaratıp hayatımı ters yüz etmişse, gidişi de benzerdi. Önüme serdiği tüm güzellikleri tek tek toplayıp, geride hiçbir iz bırakmadan, denizin kıyıdan çekilişi gibi hayatımdan çekilmişti. Öyle büyük bir boşluk bıraktı ki ardında, bu giderek daha iyi anlayabileceğim, çok büyük bir görüş perspektifi demekti benim için aynı zamanda. 
Yıkılmıştım... Tüm evren bana küsmüştü. Onu unutmaya çalışmak nafile bir çabaydı. Zaten unutmak değil, hatırlamak, hayallerimde de olsa her anını tekrar tekrar yaşamak istiyordum. Seversin, kavuşamazsın aşk olurdu ama bazen de şiir olurdu ve ben şair olmuştum:)
.........Tekrar gülümser mi güneş bana, yıldızlar göz kırpar mı, üzerime yağmur yağar mı? Dolunay denizdeki oyunlarını gösterir mi bir kez daha. Bir sisin ardından gördüğüm bu dünya, barışır mı yeniden benimle. Ayağımda karamsarlığın tozu, kalbimde ipince bir sızı; ''gözlerin bu gece çok uzaktan geçen bir gemi'' ve ben o geminin geceye attığı işaret fişeklerini yeni bir hayat zannetmeyeceğim bundan sonra. Olduğundan fazla anlamlar yükleyip sonra kumdan kalelerimin yıkılışı izlemeyeceğim. Benden kaçış yok, buradan çıkış yok, kapıları kapatırsan, duvarları yıkarım; yeni duvarlar yaparsan, içeri sızarım........

Günler geçtikçe içimde yanan kor soğumaya başladı. Canım daha az yansa da varlığını hep hissediyordum. Sevginin yüceliğine ve kendime şaşırıyordum. O olmasa da onu sevebiliyor, yaşayabiliyordum. Onu içime kattım, kalbini kalbime ekledim, yeni bir kan dolaşımı yarattım bizden. Yeni bir ben oldum. Acılarım zaman denen ağrı kesici ile buluştukça, yazdıklarım da giderek yumuşamaya başladı:)
............. Sakın bahsetmeyin bana bahar kokan ırmaklardan
Gökte bulutların pamuksu yumuşaklığından ve
Batarken güneş denizin üzerinde
Nasıl göz kırparak çapkın gülüşüyle
Geceyi ay ve mehtaba bıraktığından
Siz bana kalabalıklar arasında yakalandığım
Sönmüş bir kül yığını gibi duran yalnızlığımı anlatın
Yalnızlığımın duyulmayan sesini...........
Yokluğunu doldurmam tahmin ettiğim kadar zor olmadı. Bu süreçte yaralar aldım, yaralar verdim ama varoluş kavgasından büyük kazanımlarla çıktım. Evrenle tanıştım, evrene karıştım. Tedbirler alıp, acıdan kaçınmak, mutluluğu ıskalamaktı, anladım. Hayat bazen neyim var neyim yok hepsini çalan zorba bir hırsız; bazen de beklemediğim anlarda bana sürprizler yapan bir sevgiliydi. En sert rüzgarlarını, fırtınalarını gönderdiğinde karşı durmaya çalışmak yerine, esintinin ritmine uyup savrulmak daha az hasar veriyor; fırtınalar dindiğinde ve güneş tekrar parladığında ise dünya daha eğlenceli bir hal alıyordu. Yaşamın tahmin edilemezliği beni büyülüyordu. Ben kendimi ona bıraktım...
''Kapıyı kapattım, plağı değiştirdim, evi temizledim, tozdan kurtuldum. Geçmişte olduğum kişiyi bıraktım ve şu anda kimsem o oldum.*''
Alıntı:*Paulo Coelho - Zahir
Not: İllüstrasyonlar Wolfgang Lettl' e aittir.
Hikaye kurgusaldır.

16 Ekim 2019 Çarşamba

Aşkımız Aksaray' ın En Büyük Yangını

Çarşamba, Ekim 16, 2019 3
Ankara DT-Büyük Oyunu
2 Perde - 2 Saat
Yazan: Güngör Dilmen - Rejisör: A.Sinan Pekinton
KONU: 1990 yılında "İsmet Küntay Ödülü"nü almış olan oyunumuz, eski bir İstanbul mahallesinde "kurgulanmış" bir aşkın hikâyesi... Saraydan çırağ edilen (uzaklaştırılan) Mahitab'ın, Aksaray'ın bir sokağına taşınmasıyla başlayan "ateşli bir aşk hikâyesi"...
OYUNCULAR:  Mahitab Ebru Uysal - Firuz Bey Ali Fuat Davutoğlu - Abidin Ergin Özdemir - Kuş Hüseyin Özgür Cengiz - Artin Özgür Deniz Kaya - Seyrekbasan Burçak Kaya - Hidayet Bülbül Tamay Açıkel - Ablasıgüzel Volkan Demirer - Merzuka Sinem Lökbaş  - Kadınlar Meray Saygı, Ezel Erkman, Fikriye Musluoğlu, Gül Öz, Öykü Yılmazer, Buse Çağla Çelik, Dilek Ersoy - Nane Şekerci Halis/Kömürcü Çırağı Cem Sel - Saray Adamı/Sünnetçi/Garson Kağan Tekin - Saray Adamı/Garson/Halk Volkan Çendik


Ankara Devlet Tiyatrosunda yeni sezon oyunlarına Küçük Tiyatroda sahnelenen bu oyunla devam ediyoruz. Güngör Dilmen’ in 1989 yılında yazdığı bir müzikal olan Aşkımız Aksaray’ ın En Büyük Yangını ile… 

Oyun; 19.yy da saraydan bir sandık ziynet verilerek, Aksaray’ ın yoksul bir mahallesinde bir konağa yerleştirilen güzel, biraz geçkin ve romantik Mahitab (Ebru Uysal) ile mahallenin sevilen, yakışıklı, saygılı kemancısı Ermeni genç Artin (Özgür Deniz Kaya)’in arasında bir aşk oluşturmaya çalışan, zarif İstanbul beyefendisi Firuz Bey (Ali Fuat Davutoğlu)’ in çabaları ile başlıyor.


Tam bir eski İstanbul Mahallesi tadında; bohçacı, çingene falcı, nane şekerci, tulumbacılar, mahalle kadınları, şarkı ve danslar eşliğinde ilk perdeyi Mahitab ve Artin’ in mürüvveti ile kapatıyoruz. Oyunun adındaki ‘yangın’ ın ise aşkın ateşindeki mecazdan çok, gerçek anlamına yakın olduğunu sonraları anlıyoruz. Firuz Bey’ in Artin’ de kendi gençliğini görerek, onu Mahitab’ a âşık etmek için gösterdiği yüksek gayretler, evliliğin ilerleyen safhalarında etkisini kaybediyor. Mahitap Hanım, romantik bir aşk kadını, her şeyini harcayabilecek kadar fedakâr ve tutkuluyken; Artin, saraya kapağı atma peşinde, aşka itibar etmeyen bir genç. Ve Mahitab’ ın servetinin erimesi ile birlikte hayal kırıklıkları kendini göstermeye başlıyor. Artin, Firuz Bey’ in etkisi ile yapmış olduğu bu hatanın farkına vararak Mahitab’ tan uzaklaşırken, Mahitap da tam tersi Artin’ e olan tutkusunu artırıyor. 


Bu oyun bana kurgusal olarak Kış Masalını anımsattı. Orada ilk perdede buhranlı bir trajedi, ikinci perdede ise bir vodvil izlemiştik. Aşkımız Aksaray’ ın En Büyük Yangını’ nda ise ilk perdede danslı, müzikli, bol güldürmeceli bir vodvil, ikinci perdede sonu trajediyle biten bir aşkı izliyoruz.


Oyunculuklardan benim için öne çıkan Artin performansı ile Özgür Deniz Kaya oluyor. Kendisini daha önce Ezilmiş Petunyalar Olayı’ nda da çok beğenmiştim. Merzuka rolü ile Sinem Lökbaş’ ı ilk kez izledim, izleyiciyi yakalayan, inandırıcı ve eğlenceli çingene falcı karakterinin üzerinden fazlasıyla geldiğini düşünüyorum. Ve Ali Fuat Dervişoğlu, deneyimli oyuncu, Firuz Bey rolü ile başarılıydı.


Okuduğum birkaç olumsuz yorumun etkisi ile düşük bir beklentiyle gittiğim için belki, oyunun izlenilebilir bir temsil olduğunu düşünüyorum. Metin ve mesaj hafife alınmamalı bence. Başkalarının yönlendirmeleri ile hayatlarına yön verenlerin, kolay etki altında kalanların heybelerine bir şeyler koyduklarını düşünüyorum bu oyundan. Mahitap performansı ile Ebru Uysal’ da yerine oturmayan bir şeyler vardı sanki ve izleyiciden beklenen reaksiyonu alamadığını söyleyebilirim. Kendini, sevdiğini ve tüm Aksaray’ ı yakabilecek kadar ateşli aşkını hiç ama hiç anlayamadığımız gibi o kararı alabilecek noktaya ne ara geldiğini de hiç yakalayamadık… 

  

Şans verilip, izlenebilecek bir oyun… Tiyatro, hayatımızın tam da kendisi :)

6 Ekim 2019 Pazar

Lüküs Hayat

Pazar, Ekim 06, 2019 5
LÜKÜS HAYAT - ANKARA DT
Müzikal - 2 Perde - 2 saat 50 dakika
Besteci Cemal Reşit Rey - Yazar Ekrem Reşit Rey - Rejisör : Murat Atak
Cumhuriyetin ilanıyla ülkemizdeki Batılılaşma hareketi hız kazanır. Bir yanda Batının teknolojisi ve yaşam biçimi örnek alınarak medeni ilerlemeler kaydedilirken; diğer yanda bu anlayışı şeklen benimseyen, alafranga tavrı ve hatta değerleri taklit eden bir sınıf türer. Lüküs Hayat müzikalinde işte bu ortamın komik bir tablosu çizilir. Lüks hayat ve parayla saadet hülyaları… Gösteriş, şaşaa, para ve sefa. İşte alafranga! Lakin abartı, özenti, müsriflik ve cefa. Lüküs Hayat Devlet Tiyatrolarında ilk defa...
Rıza : Levent Çelmen - Zeynep : Rengin Samurçay - Fıstık : Mehmet Ali Toklu - Belkıs : Alev Buharalı - Ruhi : Şahap Sayilgan - Atıfet : Pelin Dikmenoğlu - Şadiye : Berrin Demir - Memiş : Serkan Ekşioğlu - Lütfiye : Süheyla Gürkan - İrfan : Akın Erozan - Nüveyre : Buket İnger - Şevket : Can Öztopçu - Veysi : Çağrı Turan - Nesrin : Özge Mirzalı - Rıza Bey : Engin Özsayın - Kibar : Bülent Çiftçi - Altındiş : Gönül Orbey - Balatlı : Ayşe Akınsal - Tosun : Bahadır Karasu
Lüküs Hayat, 1933 yılında Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir operettir. Türk tiyatrosunun klasik eserlerinden birisi olmuştur.
İstanbul Şehir Tiyatroları' nın siparişi üzerine yaratılan ve ilk defa cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarının yapıldığı 1933 yılında sahnelenen eser, 1946 yılına kadar büyük bir seyirci kitlesi tarafından izlenmiştir. 1958'de Zeki Alpan, 1962 yılında da Muammer Karaca tarafından tekrar sahneye konulmuş; 6 Mart 1985' te ise İstanbul Şehir Tiyatroları' nda yeniden sahnelenmeye başlamış ve o tarihten günümüze aralıksız sahnelenmiştir.
Oyunun yazarı, Ekrem Reşit Rey olarak bilinse de Şişli'de bir Apartman şarkısının sözlerini Nâzım Hikmet'in yazdığı sanılmaktadır.
Oyun, 1950 yılında Ömer Lütfi Akad tarafından Lüküs Hayat adıyla filme alınmıştır. 1973 yılında da Haldun Dormen tarafından televizyon için yeniden filme alınmıştır.
Eserin Yazılışı: 1930 yılında ödenek ve seyirci azlığı nedeniyle kapanma tehlikesi ile karşı karşıya olan İstanbul Şehir Tiyatroları' nda yöneticilik yapan Muhsin Ertuğrul, seyirci ilgisini müzikal oyunlar ile çekmeyi düşündü. Müzikal eserler yazma önerisini kabul eden Cemal ve Ekrem Rey Kardeşler, Cumhuriyetin 10. yılında sergilenecek yeni bir müzikal oyun yaratmak üzere çalışmaya başladılar. Ancak Ekrem Reşit Rey, sözleri yetiştiremeyeceğini belirtince tarihçi Rasih Nuri İleri' nin aktarmasına göre bu iş o sırada hapiste bulunan Nâzım Hikmet'e teklif edildi. Eseri Nâzım Hikmet yazdı ancak hapiste olduğu için ismini kullanmadı; program metinlerinde yazan Ekrem Reşit Rey olarak yer aldı. Bir başka iddiaya göre eserin tamamını değil ama müzikal içerisinde yer alan bazı şarkıların sözlerini Nâzım Hikmet yazdı.
Konusu: Lüküs Hayat, Türk toplumunun Batı ile yüzleşmesi ve bu çerçevede yaşanan gülünçlükleri sahneye taşıyan, iki farklı kültürün yüzleşmesinden ortaya çıkan durumun değişmezlerini anlatmaktadır. Küçük hırsızlıklarla geçinen "Rıza" ile "Fıstık" bir zengin evine girince kendilerini kıyafet balosunda bulurlar. İkilinin içine düştüğü bu yeni ortam, batılılaşma özentisinin ortasına düşmüş halktan insanların durumudur. Çelişkilerin iyice keskinleştiği yaşam biçimleri komik olaylara neden olmaktadır.
10 Haziran 1949 yılında bir kanunla kurulan Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü' nün 70.yılına özel bir repertuvar kapsamında düşünülen, ''Lüküs Hayat'' bu yıl ilk kez devlet tiyatroları sahnelerinde yer alıyor. 65 sanatçı ve 20 kişilik orkestranın bulunduğu bu büyük prodüksiyon sezon boyunca izleyicilerle buluşacak.
Müzikalin Cüneyt Gökçer Sahnesindeki prömiyerini izleme şansını buldum ben de. Akşama Ahmet Necdet Sezer ve eşi Semra Sezer' in katılımı güzel bir sürprizdi:) Bu çok sevdiğimiz, yıllarca izlediğimiz, ezbere bildiğimiz melodisi ile ulusal tiyatromuzun klasikleşen eserini Ankara tiyatro izleyicisinin çok beğendiğini ve başarılı bulduğunu düşünüyorum. Özellikle Mayıs ayından Ekim ayının hayalini kuran tiyatro severler için sezona bomba gibi bir giriş olduğuna eminim:)
Oyunun Ankara Devlet Tiyatrosu yorumunun tamamen aslına sadık kalarak, ortaya koyulduğunu söyleyebilirim. Sahne ana dekoru döner bir platform üzerine kurulmuş, yalı dış görünümü ve iç salon şeklinde bölümlenmişti. Ayrıca sahne ortası perdesi ile ön alan kullanımında mekan ayrımı oldukça başarıyla uygulanmıştı. Kostümlere bayıldım, rengarenk, ahenk içerisinde capcanlıydı hepsi. Kalabalık kadrolu müzikallerde başarılı koreografi ve danslar, kostümle birleşince sahnede tam bir şölen oluyor gerçekten. Başarılı ses kullanımı ve şarkıları da unutmamak gerekiyor elbette.
Hem tiyatroya bir ömür vermiş emektar ustaların hem de genç yetenekli oyuncuların bir sahnede harman olduğu eserde, Rıza karakteri ile Levent Çelmen'i baş oyuncu olarak izliyoruz. Kendisini daha önce Vanya Dayı karakteri ile sahnede, Ferhunde Hanımlar' da ise ekranda izlediğimi hatırlıyorum. Oyundaki enerjisi ve performansının oldukça iyi olduğunu düşünmekle birlikte ilerleyen gösterimlerde daha da göz dolduracaktır bence. Çalışmalarının 20 Ağustos' ta başladığını ve günlük sekiz saate yakın provalarla 5 Ekim' de sahne alacak düzeye gelebildiklerini göz önüne alınca her gösterimin bir öncekinden daha muhteşem bir şölen olabileceğini düşünüyor insan :)
Bireysel olarak Zeynep karakteri ile Rengin Samurçay, Belkıs rolü ile Alev Buharalı, Ruhi' yi canlandıran Şahap Sayılgan ve Şadiye performansı ile Berrin Demir başarılılardı. Veysi rolü ile Çağrı Turan ve Nesrin rolü ile Özge Mirzalı oyuna ayrı bir renk kattılar.
Deneyimli rejisör Murat Atak imzalı yapım, sezonun en ses getiren temsili ve Ankara Devlet Tiyatrosu için de bir prestij oyunu olacaktır.
Dün akşam Cüneyt Gökçer Sahnesinde tam bir ekip çalışması izledik. Işığından, kostümüne, dekorundan, oyuncularına, a dan z ye oyuna emek veren herkesi de prömiyer olması nedeni ile sahnede alkışlama şansı yakaladık. 
Oyunun çok fazla alkış aldığını, izleyicilerin oyun esnasında şarkılara eşlik ederek, tempo tutarak eğlenceli zamanlar geçirdiğini söyleyebilirim. Sahnede canlı orkestra dinlemek çok ayrı bir lezzet izleyiciler açısından. Ve yazımızı, oyuna piyanosundan çıkan muhteşem ezgilerle hayat katan müzik direktörü Melahat Ismayılova' yı ayrıca anmadan bitirmemiz mümkün olamaz:) Orkestra sahnede yer aldıktan ve çalmaya başladıktan sonra son derece estetik bir şekilde hareketli platform ile sahneden alçalarak oyuncuların görüş mesafesine girmesi de hoş bir detay olarak hafızamda yer buldu.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt da oyun bitiminde söz aldı ve Türkiye genelinde 77 adet sahnemiz olduğunu ve her akşam Ankara' da 5000 izleyiciyi ağırladıklarını söyledi. 5000 gerçekten oldukça iyi bir sayı bence de:) Ve bu oyunun pazartesi günleri hariç her gün gösterilecek olması, böyle bir performansın sürekliliği olağanüstü gerçekten...
Ve yazımızı alışılagelmiş lüküs hayat şarkısının sözleri ile noktalarken, bu oyunu görmeden sezonu kapatmamanızı öneriyorum :)
Şişli'de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman
Nikel-kubik mobilyalar,
Duvarda yağlı boyalar

Iki tane otomobil
Biri açık, biri değil
Aşçı, uşak, hizmetçiler
Dolu mutfak, dolu kiler

Hanım gider, sen gidersin
Gündüzleri çaydan çaya
Gece olur, davetlisin
Ya dineye ya baloya

Hey
Lüküs hayat, lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne güzel şey
Oh ne rahat
Yoktur esin lüküs hayat

Yaz gelince adadaşın
Mayo giymiş kumlardasın
Etrafında güzel kızlar
Canın çeker, burnun sızlar

Hanım motorla dolaşır
Hanım serbest, kim karışır
Takarsın şeyleri bazı
Dünya böyle sen ol razı

Sen de kendi hesabına
Topla akşam etrafına
Sarıları, esmerleri
Kır şampanya kadehleri

Hey
Lüküs hayat, lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne güzel şey,
Oh ne rahat
Yoktur esin lüküs hayat

18 Eylül 2019 Çarşamba

İlyas

Çarşamba, Eylül 18, 2019 14
Topuk selamını çakıp, içeri girdim:
''Genel Müdürüm, dün bıraktığım dosyaya baktıysanız, onu alacaktım müsaadenizle.''
Eliyle kulağındaki telefonu işaret edip, sus işareti yaptı, beklemeye başladım. ''Evet Sayın Bakanım, çözeceğiz inşallah efendim, şu önümüzdeki bürokrasi kapısı biraz aralansa, şimdi de nefaset kesintisi diye tutturmuşlar, sanki bir tek onlar anlıyor bu işten... Geçici kabulü alamadık maalesef efendim, ilgileniyor proje müdürümüz, emredersiniz Sayın Bakanım, saygılar, hayırlı günler diliyorum.'' 
''Gel İlyas, gel otur. Bu projeyi ne yapıp edip bitirmemiz lazım İlyas. Artık bu bizim için prestij işi, anlıyorsun değil mi? Bakan Bey' in de özellikle istediği, üzerinde ehemmiyetle durduğu bir iş bu''

Akşamki maçın saatini düşündüm. Eve giderken Mezeci Arif' e uğramaya, humusla, haydari ve patlıcan salatası almaya karar verdim. ''Elbette bitireceğiz Genel Müdürüm, sizin elinizden bu iş de kurtulmaz evelallah, bu şirketi nereden nereye getirdiniz, yıllık ciro grafiğimize bakan değişimi şıp diye anlar.'' Aklıma buzdolabında unuttuğum ciğer geldi, hesap ettim, dört gün olmuş pişireli, kesin bozulduğuna hükmettim, canım sıkıldı.


''Orası öyle, orası öyle de... Dosya kalsın, alma. Sen bana Veysel' i çağır, bakayım ne yapmışlar, bir de ada çayı getirsinler bana, boğazım gıcıklanmaya başladı iyi gelir''
Sizin boğazınızdaki gıcıklanma zor geçer diyecektim, sus oğlum İlyas, dedim içimden. Dışımdan da ''Hemen efendim, hemen hallediyorum'' deyip, topuk selamıyla çıktım makamdan.
İnanır mısınız, bazen içimle dışımı karıştıracağım da, içimden geçeni dışıma söyleyeceğim diye ödüm kopuyor. İçim dışım bir değil, ne yalan söyleyeyim. Bazen içimle dışım öyle birbirinden uzaklaşıyor ki, bir yolculuğa çıkıyorum sanki. Yaptığım yolculukta sağ salim kendime geri dönebilecek miyim kestiremiyorum sonra. Yolu bulabilmek için çoğu kez en başa gidiyorum, iyice bir karıştırıyorum geçmişimi... Bazen telden yaptığım arabama denk geliyorum, bazen yediğim bon bon şekeri geliyor oltaya, geçen de kendimi prens sandığım sünnet kıyafetime rastladım. Ama en çok amcamın öğle uykusuna yattığı saatlerde, beni asker gibi başına dikip, üzerine konan kara sinekleri avlama görevim geliyor hatırıma. Yaa İlyas Efendi, senin askerlik pek küçükken başladı, mezara da selam çakıp, öyle girersin artık, diyorum tebessümle içimden. Dışımdan: ''Genel Müdürüme bir ada çayı'' diyorum.
Veysel, bilgisayarına gömülmüş, beni fark etmiyor. ''Genel Müdür seni istiyor Veysel Bey'' diyorum. ''Tufanbeyli işini soracak sanırım'' diyerek de ek bilgi vermeyi ihmal etmiyorum. İçimden de ''Hadi bakalım bu sefer nasıl kıvıracaksın, Veysel Efendi'' diyor, akşamki maçın saatini hatırlamaya çalışırken, Fener alır diyorum kendi kendime. Söylemiş miydim size, kendi kendimle bahse girmeye bayılırım. Örneğin, otobüste boş koltuk varsa, sinemaya giderim, derim ya da yolda yürürken, şu geçen kadın bana bakarsa, akşama balık yerim derim. Bu kez, Fener kazanırsa, hafta sonu annemi görmeye gideceğim diyorum.
İsa Bey, telaşla yanıma gelip, Genel Müdür' ün müsait olup olmadığını soruyor, maliyeden müfettişler gelecekmiş. Bir an önce akşam olmasını ve eve gitmeyi istiyorum. Gecelerin de hakkını veririm laf aramızda, öyle erkenden yatıp uyumak bana göre değil. Eve geçerim, ufak ufak yemeğimi hazırlar, demlenirim, müziğim açık olur mutlaka, dinlerim. İyi beslenirim. Etim, salatam, çerezim, meyvem mutlaka olur. Yalnızlıktan sıkılmaz mısın, derseniz; bu hayatı ben seçtim. Kendimden başka hiçbir insandan fayda görmüşlüğüm yoktur. Soğudum insan denen mahlukattan. Açgözlü, vicdansız, ikiyüzlü, haddini bilmez, her şeyi merak eden, çıkarcı, bencil, ilk fırsatta ezmeye kalkan, kıskanç bir güruh. Karşımıza fırsatlar çıkmadı mı, çıktı. Ama böylesi hayat ağır bastı. Yaş aldıkça, evlerinde bir koltukta ağırlaşanları gördükçe, yaşadıkça hafifleyenlerden olmayı seçtim. Sıkılırsam bir kuş tüyü kadar hafif, alır kendimi, giderim. Bir yıldızın kayışını, bir çiçeğin açışını, bir çocuğun ilk adımlarını görmemeye razıyım. Yeter ki benden uzak olsunlar, iyiyim böyle ben. Çok bunalırsam, Seyfi Baba' nın meyhanesine gider, başkalarının dertlerinde yalnızlığımı unuturum. Halime şükreder, alır kendimi eve götürürüm. Gecelerin hakkını veririm vermesine ama geceleri sevmişliğimiz kadar, sabah duşumuzu alıp zımba gibi işe gitmişliğimiz vardır. İşimiz, ekmek kapımız, işime saygım, kendime saygımdır.
Üçü kapanıyorlar odaya, gündem malum, müfettişler ne isterler, kaçta gelirler, yemek saatinde buradalar mı, fabrikayı da gezdirelim, araştıralım kimi yollayacaklarmış, bir telaş bir telaş. Hasan' a haber verin, muhasebeyi teyakkuza geçirin, hesapları bir kontrol etsinler. İlyas' ı koşturun alışveriş etsin bir iki. Oğlum İlyas diyorum içimden, şimdi bir gün batımında, küçük bir sandalla, yakamozu yol yapmak vardı. Pilli radyomdan çıkan ezgilere, martılar vokal yapardı. Alırdım kendimi de yanıma bir muhabbet bir muhabbet, İlyas' a kaldırırdım kadehimi. Dışıma bakıyorum; Yaltaklanmadan ilgi gösterme konusunun kompetanı olan sayın genel müdürüm, bu işten de sıyrılır kolayca, diyor dışım... 
Yalnızlığımı sorgulayanlara, bana bencil diyenlere bir çift sözüm var:
Yalnızlık benim vatanımdır, içeriye sokmam kimseyi. Yalan yoktur, riya yoktur, güzele de, doğruya da, ahlaka da, hukuka da ben karar veririm. Benim mahkemelerim, benim anayasam çalışır burada. İçimin ve dışımın aynı şarkıyı söylediği tek yerdir. Zamanın sonsuzluğunu da, tekilliğini de, sessizliğini de severim. İster kapıyı kapatır çıkarım yalnızlığımdan, istediğimde girerim içeri, kimse karışamaz, kimse ayıplamaz beni. Zulmüm de sevgim de kendimedir, kimseyi huzursuz da etmem, umut da vermem. Zorunluluklar kapının dışındadır, tek sorumluluğum İlyas' adır. İster gecelerden günler biçerim kendime, canım ister günü zindan ederim. Siz kalabalıklarınızda gürültüyle yaşarken yalnızlığı, ben kendimle zenginleşirim. Hayat arkadaşı olarak kendimi seçtim, İlyas terk etmedikçe beni, ben de bırakmam kendimi.

Not: İllüstrasyonlar Pascal Campion' a ait olup, öykü kurgusaldır.

17 Eylül 2019 Salı

Ödül- Kulis Sanat

Salı, Eylül 17, 2019 10

YAZAN : CAROLE FRECHETTE (ÇEVİRİ: ECE OKAY-RASİME BİLGEHAN)YÖNETEN : SİNAN PEKİNTON OYUNCULAR : SERKAN MELİKOĞLU – AYŞİN TABİLOĞLU  KONUSU : Terk edilmiş bir binanın 33.katında yalnızlığıyla baş başa kalan Beatrice, her gün litrelerce su içip içindeki kumu ıslatsa da yalnızlığının verdiği sancıları gideremez... Bir akşam eline bir kağıt alır ve ödül vadeden bir ilan yazmaya başlar ...“Akıllı ve zeki hiç kimseyi sevmemiş... Genç mirasçıyı etkileyecek bir erkek aranmaktadır...” diye. Günlerce bekler. Erkekler gelir. Hepsini gönderir ve son aday Jean geldiğinde işler biraz değişir... Jean’ da diğer erkeklerde göremediği şeyleri fark eder... Jean ödül için gerekli olan aşamaları geçebilmek uğruna her yolu dener... Ama bu süreç Jean ve Beatrice’ i tahmin edilemeyecek durumlara sürükler ...




Geçen sezon izlemek istediğim, ancak bir türlü izleme fırsatı bulamadığım bu oyunla sezon açılışını yaptığım için çok mutlu hissediyorum kendimi. Kulis Sanat; Bahçelievler, 7.caddede, küçücük bir salonda unutulmayacak oyunlar sahneye koyan muhteşem bir topluluk. Her gittiğimde benzer duygular ile ayrılıyorum oradan, mümkünse yaptıkları her şeyi izlemeliyim:)
Oyunun orijinal adı 'Jean ve Beatrice', dilimize 'Ödül' olarak çevrilmiş. Kanadalı bir oyun yazarı olan Carole Frechette' nin iki kişilik bir eseri. Metinde üzerine düşünülecek o kadar çok şey var ki. İlk okumada, kendisini zengin ve yalnız bir kadın olarak tanıtan Beatrice' in hazırladığı el ilanlarıyla tatminkar bir ödül karşılığında, kendisini önce etkileyecek, sonra duygulandıracak ve üçüncü aşamada ise ona çekici gelecek bir erkek aradığını görüyoruz. Sahne açılışında Beatrice, endişeli, sabırsız, buhranlı bir şekilde evde su içerek bekliyor. Sahnede bir büyük koltuk ve su şişeleri görüyoruz. Evinin 33.katta olduğunu ve asansörün çalışmadığını, ödül avcısı Jean' ın neredeyse nefessiz bir şekilde, 33 katı çıkıp kapının önüne yığılması ile anlıyoruz. Jean ödülü hak edip, bir an önce hayalini kurduğu 20' lik banknotlar ile oradan ayrılmak istemekte iken, Beatrice, yalnızlığını ve sevgi yoksunluğunu giderecek bir ilişkinin peşindedir.  
65 dakika boyunca, soluk kesen bir mücadeleye tanıklık ediyoruz sahnede. Serkan Melikoğlu, Jean karakterine hayat veriyor demek yerine, 'Jean oluyor' diyebilirim. Keskin duygu geçişleri o kadar başarılı bir şekilde yansıyor ki izleyicilere, hayran olmamak olanaksız. Ayşin Tabiloğlu, Beatrice' in hissedebileceği her duyguyu adeta yaşıyor, olağanüstü bir oyunculuk, muhteşem bir uyum. Ses kullanımı, mimikler, vücut dilleri her şeyleriyle iki oyuncuya da bayıldım.
Metni biraz daha kurcalarsak, bir gökdelenin tepesinde, büyük şehrin yalnızlaştırdığı, gerçek bir ilişkisi olmamış ve kadın-erkek ilişkilerini okuduğu kitaplarla anlamaya çalışan, sahici duygular arayan metropol kadının; onu etkileyecek, duygulandıracak ve çekici gelecek bir ilişkinin peşinde olduğunu (çünkü okuduğu bir yazıda sevgiyi böyle tanımlamışlar) yani duygusal tatmin peşinde olduğunu düşünebiliriz. Tamamen amaca ve sonuca odaklanmış, ödül kazanma peşindeki maddeciliği ile diğer tarafta Jean; daha materyalist, duygusallıktan uzak ve aşka inanmıyor.
Metindeki duygusal iniş çıkışlar, uçlarda gezinen ruh hali değişimlerine, küçücük bir sahnede devleşen oyunculuklar eşlik ediyor. Kesinlikle kaçırılmaması gereken çok etkileyici bir performans. Sinan Pekinton' un harika rejisi ile sezona tatmin edici bir başlangıç oldu benim için. 
Tiyatro yeniden:)

18 Ağustos 2019 Pazar

Diyalog Arası Anektodları

Pazar, Ağustos 18, 2019 16
-Çekirdekle gazoz alalım mı?
Hacıannenin iki katlı evi bizimkinin hemen yanında, iki büyük dut ağacının arasında ve üzerindeki teras, denizi görür. Belki kat çıkılır düşüncesi ile kapatılmamış, inşaat demirlerinin açıkta olduğu teraslar her yerde ama Hacıanneninki bambaşka. Burada kenarları korkuluksuz terasın kenarına oturabilir, cesaretinizi kendinize ve tüm dünyaya haykırabilirsiniz. Eğer çekirdek kabuklarını aşağı atmayıp, Hacıanneye yakalanmazsanız kimse sizi bulamaz. Dışarıdan fark edilmeden tüm mahalleyi gözetleyebileceğim, çocukluğumun en ipe sapa gelmez hayallerini kurduğum, en önemli kararlarını aldığım, en çaresiz acılarımı dindirdiğim yüksek derecede stratejik öneme sahip bu teras, çok kıymetli benim için. Ve buranın varlığını bilme ayrıcalığını sadece bir kişi hak ediyor benim gözümde, Levent. 
-Arka bakkaldan alalım ama, Aydın Abi Turbo sakızla açacak da verir bize hem bu sefer tuzsuz olsun çünkü geçenkinde dudaklarım fena şişti. 
Gazoz Ufuk olacak, sakız Turbo, çekirdek tuzsuz. Hayaller sınırsız olacak, dostluğumuz daim, yaşadıklarımız sır. Ganimet poşeti Levent' te durur çünkü ben gazozu çok sallayıp, köpürtüyorum hem o daha büyük, daha iyi taşır.

Evin arkasına dolanıp, etrafı kolaçan ettikten sonra dönerli taş merdivenlerden jet hızıyla çıkıyoruz ve Perihan Teyze' nin kapısının önündeki terliklere takılmamaya dikkat ediyoruz. Levent ile aramızda sır olarak kalacak o gece karanlıkta, apartmanın ışığını yakmadan terasa çıkmaya çalışırken bir seferinde, kenarda duran kazma, kürek, tırpanları görmeyip onlara takılmış, düşmüştüm ve büyük bir gürültü kopmuştu. Gürültüye çıkan Perihan Teyze, Allah' tan karanlıkta bizi seçememiş, biz de koşarak kaçmayı başarmıştık. Ama bu akşam sorunsuz çıkıyoruz, iki büyük dut ağacının sanki bizi saklamak istercesine iki yandan önümüze doğru uzanan yemyeşil dalları, yine de denizi, gökyüzünü bize tüm maviliği ile gösteren cömertliği karşısında her seferinde kendimizi Harikalar Diyarında sanıyoruz.
-Dün akşam Basri, babamın radyosunu çalmış, biliyor musun? Babam radyosuz durmaz, Perihan Teyze bildiğinden hemen getirmiş bari...

-Radyo da bir şey mi benim koca bisikletimi alıp götürdü geçen gün, valla gördüm ama sesimi bile çıkarmadım. Nasılsa geri getirirler diye...

Basri, Hacıannenin torunu, Perihan Teyzenin oğlu. Küçükken menenjit geçirmiş ve biraz sinirli. Genç ve güçlü de. Bazen anne babasını dövüyor çok fena. Perihan Teyze bir senesinde onu akıl hastanesine kapattı ama sonra bakımı iyi değil dedi, kıyamadı geri aldı. Hep kilit altında ama bazen bir yolunu bulup kaçıyor, o zaman da hoşuna giden şeyleri alıp, evine götürüyor.

-Keşke Fatih Abi gibi olsaydı O da... 

Fatih, teyzemin oğlu. Hemen hemen aynı yaştalar. Kalbi delik doğmuş ve fiziksel olarak Basri gibi güçlü kuvvetli değil. Zayıf ve minyon ayrıca sempatik ve uyumlu. Arka cebinde sürekli taşıdığı bir tarağı var, ayna bulur bulmaz çıkarır, şarkı söyleyerek saçlarını tarar. Bir de gelişini sesinden anladığımız bir mızıkası var hep çaldığı. Hem de akıllı, teyzeme hep yardım eder, bir yere oturmaya gittiklerinde bir şey unutmasına izin vermez, çok tertiplidir. Çarşıya gider, kahveye gider. Görenler, ''Naber, Fatih nasılsın?'' der, ''Nereye gidiyorsun?'' der. Teyzem ona harçlık da verir, Fatih de bize verir. Bayramlarda, bazen sebepsiz... Herkesle arası iyidir, kimseye zararı yoktur.

Çocukluğum engelliler arasında geçti. Engelli ailelerinin ne hissettiğini anne-babası dışında kimse anlayamaz. Ben de anlayamıyorum. Çocuk aklımda, çok iltimas geçiliyor gibi geliyor bana hep. Ne yapsalar mazur görüyorlar. Biz normaliz diye alttan alalım, hep idare edelim.

Ben yalnız ve sessiz bir çocuğum. Levent' ten başka hiç arkadaşım yok. Futbol beceremiyorum, iyi koşamıyorum, diğerleri gibi alaycı ve kararlı çıkmıyor sesim. Gelişkin değilim, cılız ve zayıfım. Yanlarında rahat olamıyorum. Vaktimin çoğunu odamda çizgi roman okuyarak, resim yaparak ya da bu terasta geçiriyorum. 
-Nerede o günler, keşke bütün deliler Fatih Abim gibi olsa...
Levent gidip arkadaki büyük saksıların ve odunların arasına sakladığımız Maltepe sigarasını ve kibriti getiriyor. Ustaca çıkarıp paketinden bir bana bir kendine, çakıyor kibriti... O anlarda ne Çernobil, ne Michael Jackson, ne Naim Süleymanoğlu ne Hülya Avşar; Levent, ben, tüttürdüğümüz Maltepe ve denizden batan güneş bahtiyarız. On dakika sessizlik..

On dakika sessizlik anlarında on yılıma yetecek kadar hayal kuruyorum. En çok uçmayı hayal ediyorum. Uçabilsem şu denizin üzerinden sonra Aylin' in yanına konsam, balkonuna... Ona bir gül uzatsam, saçlarını geriye atıp, gülümsese bana. Varlığımdan bihaber Aylin, ona olan bu tutkulu aşkımı bilse ne düşünür acaba. Aylin ile olan hayallerimi tamamen yalnız olduğum anlara erteliyorum. İnsanın hayal edecek şeyi olmaması ne kötü bir şey diyorum içimden. İyi ki hayallerim var. Levent' e dönüyorum: 

-Yarın Kumluk' a yüzmeye götürecek ablam, söz verdi. Gelirsin di mi?
Kumluk en yakın yürüme mesafesi yüzebileceğimiz yer. Bir de liman arkası dediğimiz yer var ama orası dalgakırandan etkilenmez, büyük dalgalı ve birden derinleşir. Liman arkasında yüzmemize izin vermezler, oysa Kumluk sığ ve dalgasızdır. Ancak kum olduğu için ve bazen inşaat için kepçeler gelip zeminden kum aldıklarından zemin güvenilmezdir. Bir gün sığ olan yer, ertesi gün çok derin olabilir. Ayrıca denizin altındaki kum gevşektir, bastığın yere dikkat etmek gerekir. Geçen yıl bir çocuk boğuldu burada. Ailesi İstanbul' daydı, anneannesiyle yaz tatilini geçiriyordu. Ölmeden iki saat önce görmüştüm onu, iki saat sonra yoktu. Denizden çıkardıklarında uyuyor gibiydi, kıvırcık siyah saçlarını ve bembeyaz yüzünü unutamıyorum. Boğulma olayları neredeyse her yaz yaşadığımız, sorgulamadığımız bir durum bizim için. Yetişkin sohbetlerine kulak kabartmaya gerek yok. Her şey apaçık ortada yaşanıyor. Varoluşu ve ölümü en hakiki şekilde görebiliyoruz. Çocuklar evlerde doğuyor, beşiklerde, annelerinin sırtlarına bağladığı bezlerin içinde büyüyor.   

-Ayşegül de gelecek mi?

Ayşegül kardeşim, benden üç yaş küçük. Down sendromlu ve anneme bağımlı, daha doğrusu yapışık, ondan hiç ayrılamıyor. Anneni çiz deseler, kucağına Ayşegül' ü kondururum mutlaka. Ablam benden beş yaş büyük, bazen annem azıcık nefes alsın diye bizimle gezmeye getiriyor onu. Levent, Ayşegül' ü çok sever, onunla çok ilgilenir. Ben onları kıskanırım. Ayşegül olmasa nasıl bir hayatımız olurdu diye merak ederim. Annem bana kalırdı belki birazcık o zaman. Şimdi annem tamamen Ayşegül' e ait. Bir de Levent' i alırsa elimden ne yapacağım bilemem.

Bir gün ablam çizdiğim resimleri görmüş. Annem var, babam, ablam, ben ve Levent. Ben annemin kucağındayım. Levent, elindeki topu bize doğru yuvarlıyor. Babam ve ablam da sohbet ediyorlar. Herkes çok mutlu ve gülümsüyor. ''Ayşegül nerede?'' diye soruverdi. O uyuyormuş, diye geçiştirdim ama öyle büyük bir kızgınlık hissettim ki, sanki suç üstü yakalanmışım gibi. Resimlerime bir daha bakmasını yasakladım ablamın. Ayşegül' e ne gerçek hayatımda ne de hayallerimde yer var. 

-Valla bilmem, ablam getirir mi... Bülent Abi' ye de haber verelim, midye toplar pişiririz beraber. 
Bülent Abi, Levent' in abisi üniversiteye gidiyor İstanbul' da. Hayatta tanıdığım en farklı kişi. O kadar değişik şeyler soruyor ve söylüyor ki inanamazsınız. Hiç kimseden de korkmaz, lafını hiç esirgemez. Hep de haklıdan yanadır, reis-i cumhur gelse gene bildiğini okur. Bir keresinde 'Allah nedir?'' diye sordular. ''Allah (tövbe haşa) koskocaman bir hıyardır'' diye cevap verdi. Deli mi deha mı karar veremiyorum. Hep kitap okur, bize nutuk çeker, adaletten, dürüstlükten söz eder. Bir gün büyüdüğümde ben de onun gibi olmak istiyorum. İstanbul' a okumaya gitmek, kimseden korkmadan konuşmak. Herkesi şaşkınlıktan ağzı açık bırakmak istiyorum. 

-Bülent Abim gelmez o arkadaşlarıyla Trabzon' a gidecek yarın, öyle söylemişti. 
Bak sana bir şey anlatacağım kimseye anlatmak yok ama... Geçen gün Şimşirlerin Ahmet' i gördüm, bir sarı kedi geziyordu ya hani ekmek vermiştik de yememişti, onu kuyruğundan yakalamış, duvara çarpa çarpa öldürdü. Ahmet' i görsen, yüzünde mutlu, kötücül bir ifade, zavallı kedi gözlerimin önünden gitmiyor. Bir de ilk vuruşunda bir acı ses çıkardı ki... Unutamıyorum o manzarayı bir türlü...
Onun ölmesini istiyorum, bunun Ahmet' in acımasızlığının varabileceği son nokta olmadığını biliyorum. Kediler, köpekler, kuşlar zavallı hayvanlar üzerinde yapmadığı vahşet kalmadı. Bir kuşu ayağından bağlayıp, üzerine kolonya döküp yaktığını da ben görmüştüm. Sadece hayvanlar olsa iyi, ya bize yaptıkları. Ahmet' i gören yolunu değiştirir. Sanki kafasında iki şeytan boynuzu var. Levent ile sırrımız geliyor aklıma; o küçük kıza yaptıkları. Ne yapmaya çalıştığını yıllar sonra anlamlandırabileceğim ama o an yaptığının çok kötü olduğunu sezinlediğim ve Levent ile engel olamayışımız, çaresizliğimiz, izleyişimiz sadece. Annesi yok zaten, gitmiş; babası da hep sarhoş. Annesiz babasız büyümek mi insanı böyle kötü yapıyor, yoksa kötülük insanın içinde mi diye çok düşündüm. Bütün annesiz babasızlar katil değil, istese Ahmet de böyle olmazdı. Kötülük insanın içinde, kötü olmak bir tercih. O çocukluğumun en kötü kişisi. Ahmet' in, Levent ile aramızdaki sırları çoğalırken, bizim insanlığımız azalıyor. 
-Şikayet etsek, kime edeceğiz... Yeni gelen Kaymakamın oğluna anlatsak her şeyi, belki o da babasına anlatır da bir çare bulurlar.
Onur, mahalleye taşınalı bir ay oluyor. Amerikan tıraşlı saçları, yakışıklılığı, farklı giysileri ve bisikleti ile yaptığı akrobatik hareketler ilgi çekici. Henüz hiç arkadaşı yok ama hepimiz onunla arkadaş olmak için can atıyoruz. Onur' a özeniyorum. Onun yalnız ama güçlü duruşuna. Buraya ait değil de, sanki rüzgarın yanlışlıkla getirdiği biri gibi oluşuna. Ancak O, bu rastlantının keyfini çıkarıyor, kimseye ihtiyacı yok, mutlu. Bisikleti ile geçerken nefesimi tutuyorum. Onun gibi olduğumu hayal ediyorum. Benim için gerçeklikten uzak, masal diyarından gelmiş biri. Bir gürültü kopuyor o sırada:  

-Levent kavga çıktı galiba, şuraya bak, Şimşirlerin evine doğru gidiyor hepsi.
-Kim bilir yine ne oldu, yine ne yaptı Ahmet, kalk hadi gidip bakalım, merak ettim.
Ayaklanan Levent' i takip ediyorum, bu kez görünmeyi umursamadan hızlıca iniyoruz merdivenleri. Çocuk aklımda kediden, kuştan daha önemli bir şey bu, diye geçiriyorum. Ambulansın sesi yaklaşıyor, Levent' in adımları hızlanıyor.

Dışarıda toplanan kalabalığı aşıp, ne olduğunu görmeye çalışıyoruz. Ablamı seçebiliyorum uzaktan, eliyle yüzünü kapatmış. Bülent Abi ve babam da kalabalığın içinde herkes tüm mahalle akıyor Ahmet' lerin evine. Levent' in açtığı aralıklardan öne doğru ilerliyoruz. Onur' u fark ediyorum, yüzündeki, korku ve merakı... Halka olmuş kalabalığın tam ortasında Ahmet' i görüyorum, donmuş gibi, öylece duruyor. Osman Amca, Ahmet' in babası, yerde yatıyor, kan var, karnından akıyor. Siren sesleri, polisler, ambulans görevlileri...
Ahmet: ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.'' Sürekli tekrar ediyor Ahmet:  ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.''...

Osman Amca' yı ve Ahmet' i götürüyorlar. Bir daha onları hiç görmüyoruz. Yıllar sonra, çocukluğumun en derin dehlizlerinden çıkardığım bu anılar ne zaman hatırıma gelse o şimşek çakımı bir kaç an, yaralar hep beni nedense; bir Ahmet' in babasına yaptığı açıklama, iki Onur' un gözlerindeki korku...

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.