31 Aralık 2018 Pazartesi

2018' e Veda

Pazartesi, Aralık 31, 2018 22
Bu yıl da önceki yıllarda olduğu gibi mutlu anlarımızı içeren bir fotoğraflar geçidi hazırladık :)
Kalabalık aile sofraları bizim için yine çok özel ve anlamlıydı.
Yaz tatili= Altınoluk denklemini bu sene de bozmadık. Yazın tadını kuzenlerimizle bir arada çıkardık.
Graffity ilgi alanımıza girdi. Duvarlarda hep graffity aradık ve bulduğumuz yerde de fotoğrafladık:)
Elif ve Eren bu sene de birbirleri için vazgeçilmez olmaya devam ettiler.
Kuzenlerimizle birlikte zaman geçirmeyi hem çok önemsedik hem çok sevdik.
Ve aile olmanın güzelliklerini, hissettirdiği güven ve huzuru derinden yaşadık.
2018 de Eren 10, Elif 11 yaşını bitirdi :)
Arkadaşlarımızla birlikte geçirdiğimiz vakitler bu senenin keyifli anılarında yerini aldı. Sağda, solda, orada, burada, her yerde, her fırsatta birlikte olmaktan keyif aldıklarımızla zaman geçirdik.
Eren bu sene ilkokulu tamamlayarak ortaokula başladı. 5 ve 6.sınıf öğrencileri oldular.
Amasya, Safranbolu, Diyarbakır, Mardin, Sinop bu sene gördüğümüz yerlerdi.
Bursa, Salda, Asos, Trilye, Mudanya da öyle.
Arkadaşlık ve paylaşmak birlikte olmak ve anı biriktirmek demekti.
En büyük kuzenimiz Ezgi Ablamız Eylül ayında evlendi.
Hobi kurslarına ara versek de spora, sanata, edebiyata, müziğe, tiyatro ve sinemaya çok yakındık.
Tabi gezmeye ve eğlenmeye de :)
En iyi yaptığımız şeyi yapmaya; büyümeye devam ettik :)
Ankara' ya kar uzun zamandır ilk kez yeni yıldan önce geldi ve seneyi iki gün kar tatili ile tamamlamış olduk. Ve 2019'a; Almanya' dan Antalya' dan gelen kuzenlerimiz, Niğde' den gelen teyzemiz ile çok kalabalık ve çok mutlu girdik. Herkese harika bir yıl diliyoruz. Mutlu seneler :)

2017 yılı için tık.
2016 yılı için tık.
2015 yılı için tık.
2014 yılı için tık.
2013 yılı için tık.
2012 yılı için tık.
2011 yılı için tık.
2010 yılı içink.

29 Aralık 2018 Cumartesi

5. ve 6. Sınıflar Ne Okur?

Cumartesi, Aralık 29, 2018 12
Çocukların kitap okuma tercihlerine yakın zamana kadar destek oluyordum. Bu konuda yararlandığım kaynak siteler vardı. 'Okusun da ne okursa okusun' diyemedim hiç. İçeriği ile de ilgiliydim hep okuduklarının. Ancak geçtiğimiz yıldan itibaren okuma konusunda Elif' in kendi tercihleri oluştu. Genç edebiyatı konusunda onun sayesinde ben de biraz fikir sahibi oldum. Wattpad ile tanışmam da bu şekilde oldu. Wattpad amatörce e-kitap yazma ve yazılanları okuma sitesi. Hitap ettiği yaş aralığı oldukça düşük, daha çok teenage gruba hitap ediyor. Orada yazılan paylaşılan hikayeler ise beğenilip, okundukça yayınevleri tarafından basılabiliyor. 
Wattpad kitaplarını yazanlar da oldukça genç insanlar ve bu yaşta kitaplarının basılıyor ve yazar olarak anılıyor ve hatta imza günleri düzenliyor olmaları ilk etapta olumlu olarak düşünülse de yazılanların içerik ve edebi değerleri çokça tartışılıyor. Hatta artık çok okuyan da bilmiyor, şeklinde eleştiriliyor. Ve hatta bu içeriklere erişimin kısıtlanması gerektiğini savunanlar da az değil. Burada yayınevlerinin sadece ticari kaygılarla kitap basmaları da etkili diye düşünüyorum. Ancak sebepler ne olursa olsun ortada ciddi bir yazar ve okuyucu kitlesi olduğu tartışma götürmez. Bu noktada çocuklara bazı şeyleri yasaklamak yerine kendi tercih, düşünce ve davranış sistemlerini geliştirmelerine izin verirken; pozitif iletişim, ortak kurallar, düzeyli tartışma zeminleri oluşturarak karşılarında değil, yakınlarında durmak gerektiğini düşünüyorum. 
İpek Ongun okuduğumu anımsıyorum ancak lisenin ilk yıllarına denk geliyordu:) Elif ise tüm seriyi şimdiden tamamlamış durumda. Bu seri de içerik olarak wattpaddeki eleştirilere odak oluşturacak hikayeler örgüsüne sahip bir kitap dizisiydi. O zamanlar internet yoktu, dolayısıyla düşüncelerimizi kirletme tehlikesi olan uçsuz bucaksız bir deniz de yoktu. Şu an teknolojinin ket vurulamaz yükselişi ile seçenekler sonsuzlaştığı gibi bu seçeneklere erişim hızı da anlarla nitelendirebileceğimiz kadar kısaldı. 
Bu kitapların Eren' in tercihleri olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum. En azından tercihleri var diye seviniyorum :) Ve neyse ki bir de okulda verilen okuma listeleri var :)
Harry Potter' ın yeni rakibi ise ilk görselde yer alan Percy Jackson (Rick Riordan) serisi. Şu an Elif' in nefes almadan okuduğu seri bu. Genellikle seri şeklinde olan kitapları tercih ediyor zaten. Ve neredeyse her ay ciddi ve uzun araştırmalar sonucunda oluşturduğu kitap listesini elime tutuşturup sipariş ediyor. Sonra bir de ben o liste üzerinden bir araştırma yapıyorum ve sonuçta uzlaştığımız listeyi sipariş ediyoruz :)
Vampirler serisi de geçen yıl keyifle okuduğu bir diziydi.
Wattpad kitaplığından bir kitap ikilemesi. Wattpad kitaplarının her ikisini de (3391 ve Ayçöreği) arkadaşlarından fazlaca övgü duyup, ısrarla almaya çalıştığı için edindi ancak okuduktan sonra konuştuğumuzda çok da beğenmediğini, kurguları abartılı ve saçma bulduğunu söyledi :)
Vazgeçilmezimiz Can Yayınları sanırım kütüphanesinde bir rafı kaplıyor. Kitapsız kaldıkça dönüp dönüp okuduklarından.
Ve benim tercihlerim :) Hala az da olsa bir kaç kitap ekleyebilirim bence çocuklarımın okuma listesine:)

Not: Görsellerini paylaştıklarım içinde Beyza Alkoç 3391 ve Zeynep Sahra Ayçöreği, Elmalı Turta wattpad çıkışlı kitaplardır.

27 Aralık 2018 Perşembe

Terörist

Perşembe, Aralık 27, 2018 4
TERÖRİST | ANKARA DT-
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : RIDVAN ŞENTÜRK | | Yöneten : SELÇUK GÖLDERE
KONU:Terörist, bir perdeye hayatı sığdırmak isteyen, hayatın çeşitli gerçeklikleri arasında gezinirken varoluşa ilişkin temel sorular yönelten, sahnede başlamış ve sahnede biten bir hayatın hikâyesidir. Bir oyun değil, sahnede doğmuş sonsuzluk çekimlerinin cazibesine tutulmuş hayat ları sahneye koymak adına doğunun ve batının zaman ve mekân farklarını aşacak fikirlerin peşinde koşan bir çığlıktır.
Ulaşılmak istenen estetik ve hakikat anlayışı yeni farkların ve sınırların, biçimler ve görüntülerin göçebe bir tarzda oynaştığı mucizevi bir sırdır. Bize nüfuz eden ve eserlerimize damgasını vuran bütün fark ve sınır aşımlarını açımlayan ve kristalleştiren bir hakikat anlayışıdır bu! “İşte var!”ın estetiği, “işte var!”ın yüklediği etik sorumluluktur! Terörist bir sonsuzluk tutkusudur! 
OYUNCULAR: EREN ORAY-İCLAL KARADUMAN-CEBRAİL ESEN-SEVGİ TEMEL
DANSÇILAR: DENİZ ALP-EBUBEKİR BORA-DENİZ ÇALIŞKAN

Terörist bu sezon oyunları içerisinde tanıtım metnini okuyup bende en çok merak uyandıran temsil oldu. Hele ki bir kaç izleyici yorumu okuduktan sonra(ki çoğu ya ben bir şey anlamadım ya onlar anlatamadı şeklindeydi) merakım iyice cezboldu :) Ve An'kara' ağır ağır ama 'kara'rlı bir şekilde 'kara' teslim olurken Stüdyo Sahne' de izlediğim ilk oyun oldu :)
Dairesel bir sahne ve sahne içerisinde ve etrafında oyuncular ve dansçılar eşliğinde izleyiciler yerlerine yerleşiyorlar. Biz yerlerimize yerleşirken oyuncular muhtelif yerlerde dans ediyorlar, ancak buna dans demek ne kadar doğru bilemiyorum daha çok kıvranıyorlarmış hissi bırakıyor. Oyunun başlama anonsuyla birlikte ise oyuncular sürünerek zombivari hareketlerle sahneye doğru gelmeye başlıyorlar. 
Sonrasında sahnede Cebrail Esen'(Daha önce Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe' de izlemiştim) i görüyoruz. İzleyiciye hareketleriyle mimikleriyle bir şeyler anlatmaya çalıyor, konuşmaya çabalıyor ancak sadece anlamsız sesler ve çığlıklar duyabiliyoruz. Sinirleniyor, bağırıyor, çağırıyor(İnsanoğlunun dili keşfetmesiyle ilgili olabilir mi acaba)... Ve sanki bir ayini anımsatan tuhaf devinimler içerisine giriyor herkes. Sonrasında Cebrail Esen konuşmayı başarıp, giriş tiradı olarak tam da oyunun tanıtım metninin aynısını söylüyor.
Metin sembollerle dolup taşan zor bir metin. Oldukça fazla metafor var. En başında sahne dairesel ve on iki sandalye mevcut bu sandalyeler hem saatleri hem de maddeyi, eşyaları temsil ediyor gibi. Oyun boyunca o sandalyeler atılıp, devrilip, düzeltilip, savruluyor bir çok kez. Ayrıca dekor olarak kullanılan dev kahve fincanı, dev terlikler, savrulan sandalyeler sanki insan-meta ilişkisini sorgular, yıkıp yeniden kurar nitelikte. Düşündükçe pek çok anlam çıkarılabileceğini hissettiriyor insana. 
Metin; zaman, varoluş, hakikat, materyalizm ve yanılsama üzerine söyleyecek sözleri olan ancak bunu büyük bir kaos içerisinde sunduğu için anlaşılması kolay olmayan bir metin. Aslında metnin bir temel kurgusu da var. Anlatıcı(Cebrail Esen) oyun yazarını temsil ediyor ve tüm diğerleri de oyunun kahramanlarını. Oyun ilerledikçe kahramanlardan Eren Oray'(Daha önce Akıl Defteri' nde izlemiştim) ın  yaratıcısına itaat etmeyip, rolünün dışına taştığını görüyoruz. Ona biçilen rol efendi-köle ilişkisini anlamlandırmak üzerine kurulmuş iken bir süre önce eşi tarafından terk edilen ve hizmetçisi ile ilişkisine tanıklık ettiğimiz kahraman kontrolden çıkarak başkalaşır ve sonu isyan ve intihara varan bir süreçle boğuşur. Eren Oray' ı burada metni kurgulandıran karakter olarak tanımlayabiliriz.
Sevgi Temel' e ait son tirad (varoluş, zaman, yok oluş, madde, insan, hakikat vb) en anlaşılır ve izleyiciye en çok ulaşan bölümdü diye düşünüyorum. Ve genç oyuncuyu performansıyla başarılı bulduğumu üzerine koyacaklarıyla bu alanda kendine sağlam bir yer edineceğini düşündüğümü de ekleyebilirim.  
Oyunculuk anlamında Eren Oray performansı muazzamdı.
Cebrail Esen çok başarılıydı ama hani bir şey eksik der ne acaba bilemesiniz ya öyle bir tat bıraktı. 
Müzik ve danslar, dansçılar, ışık, ses enfesti. Hepsini tek tek tebrik ediyor alkışlıyorum :) Rejisör Selçuk Göldere' yi metni böylesine uçsuz bucaksız ama böylesine akılda kalıcı ve düşündürücü sunabildiği için ayrıca tebrik ediyorum. Ankara Devlet Tiyatrolarını böyle cesur, gişe kaygısız, kısıtlı bir kitleye hitap eden prodüksiyonlar ortaya koyabildiği için alkışlıyorum :)  
Her ne kadar biraz kaotik, sert, gerilimli, anlaşılmaz, öyküsü-metni olmayan bir oyun olarak bulma riskiniz olsa da;
Sıra dışı, enteresan, farklı, düşündürücü, sorgulayıcı deneyimlere açık olan tiyatro severler için kaçırılmayacak bir fırsat olarak gördüğüm bu oyun için vakit ve enerji ayırmanızı öneriyorum :)
İyi ki tiyatro var :)))

16 Aralık 2018 Pazar

Sadece Yanımda Kal, Gitme Bir Daha

Pazar, Aralık 16, 2018 14
Sana bu satırları çok uzak bir yerden yazıyorum. Güneşin doğmak istemediği, denizin dalgalanmadığı, ayın geceyi görmemek için gözlerini kapattığı, rüzgarın utanç içinde estiği bir yerden.

Senelerce senelerce evveldi diye başladığı gibi sevdiğim iki şairin de şiirlerine,
Ben de oradan başlamak isterim anlatmaya:
Senelerce senelerce evveldi;
Henüz heyecanımız taze, inancımız tamdı hayata. Henüz hiçbir şeyi boş vermemiştik, koy vermemiştik daha. Zihnimizde fikirler, düşlerimizde kuracağımız harika dünyanın formülleri vardı.

Senelerce senelerce evveldi;
Değiştiremeyeceğimiz bir şey yoktu. Ortaya koyamayacağımız şey de öyle... Önce hayallerimizi sonra yüreklerimizi ve sonra da bedenlerimizi koyduk masaya. Ya da hiç olmayacak bir masala, sonu mutlu bitmeyecek, içindeki prensin de prensesin de sonsuza dek ayrı kalacakları, kavuşamayacakları bir masala...
Bir varmış bir yokmuş;
Çok uzak bir ülkede yaşayan, birbirlerini çok ama çok seven bir prens ve prenses varmış. Prens demiş ki ''buralardan gitmeliyiz, burada mutlu olmamıza izin vermeyecekler, gidelim''. Oysa prenses kaçmanın korkakların işi olduğuna inanırmış ve kalıp, mücadele etmek istiyormuş. Sonunun nereye varacağı belli olmayan bir yola girmişler birlikte böylece...  

Dilden dile anlatılan kahramanlık öyküleriyle, elden ele dolaşan teori kitaplarıyla, sık sık düzenlenen toplantılarda cesaretlerini büyütürlerken, aralarındaki sevginin ateşinden zafer gününün ışığını göremez olmuşlar.

Senelerce senelerce evveldi;
Bize bir gül bahçesi vaat etmemişlerdi, bu çok açıktı. Ancak hayatta her yer benim için cennet olabilirdi, eğer sen yanımda olsaydın. Ortadan yok olmuştun, toz olmuştun, buhar olmuştun. Senden haber alamamanın üzerinden geçen her dakika mantığım da doğru orantılı olarak benden uzaklaşıyordu. Sen yoksan burada olmanın da hiçbir şeyin de anlamı yoktu ki benim için. ''Yokluğun cehennemin öbür adıydı'', işte... Ben de gittim, gönderdiler de biraz sanki, ya da benim daha çok işime geldi, öyle anladım.  
Şimdi, yıllar sonra, seni son görüşümün üzerinden geçen onca yıldan sonra, bir mektup uzağımdasın.  Bir adres geliyor bir yerlerden, yazıyorum sana, buluşuyoruz. Ve biz o kadar şaşkın ve çaresiziz ki, konuşamıyoruz. ''Eğer bırakıp gittiysem seni, olmadığına inandığımdandır'', diyorum ya da dedim sanıyorum. Gözlerine bakıyorum, yoksun orada, zaten ben de yok gibiyim. Nereye koyacağını bilemediğin ellerin sanki bir başkasına ait ve ben soramıyorum ki, lanet olsun soramıyorum ki, neler oldu, ne yaptılar sana diye... Çünkü ben her gün bunu düşündüm. Düşündükçe önce kalbimin kaynayan bir tencere içerisinde günlerce kavrulduğunu hissettim, sonra ateş sönüp, su soğumaya başlayınca, o kadar hissizleşti ki her gün etrafında bir kat zar oluştu kalbimin. Bu kez öyle kalınlaştı ve sertleşti ki atmamaya başladı yani atamamaya. Beynim ise düşünmekten, kafamın içerisine sığamaz olmuştu, büyüdükçe büyüdü. Kulaklarımdan, burnumdan, ağzımdan dışarı taştı. Onları ben içeri sokmaya çalıştıkça her yere yayıldılar. Nereye baksam beynimin parçalarını görüyordum. Hayattasın işte diyorsan, evet ölmedim ama yaşamadım da ben yokluğunda...  

Lütfen sus ve hiçbir şey söyleme. Sadece yanımda kal, gitme bir daha. Seni bana zaman anlatmalı, dudakların değil. Gözlerinden süzmeliyim sonbaharın son güneş ışıklarını, içime tuttuğun aynalardan değil. Bir ip ile bağlayıp kendimi inmeliyim derinliklerine ruhunun ve orada görmeliyim, görmem gerekenleri. Zaman, bir deniz gibi düzeltir kıyılarımızda yüzeyi bozulmuş ne varsa. Sadece yanımda kal, gitme bir daha...

Not.Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.
İllüstrasyonlar. Amanda Cass' a aittir.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Lena, Leyla ve Diğerleri

Cumartesi, Aralık 15, 2018 8
LENA, LEYLA VE DİĞERLERİ | SİVAS DT
1 perde | 1 saat 5 dakika
Yazan : ZEHRA İPŞİROĞLU | | Yöneten : AYŞEN İNCİ
KONU: 
Giyindim, Üst üste
Bir ben vardı içimde
Matruşka bebekler gibi…
Bir bedenin içine kaç ruh, kaç dünya sığar? Kaç kadın içinde yaşadığı kimlik karmaşasını sağlıkla atlatır? Yaşadığımız coğrafyanın etkin baskılarını göz önünde bulundurduğumuzda; hayır demekle diyememek arasındaki çizgiyi, baş kaldırmakla boyun eğmek arasındaki keskinliği ve bir kadının içindeki kargaşayla dışındaki düzenin çarpışması sonucu oluşan durumu tüm gerçekliğiyle izlemeye çağırıyor sizi Lena, Leyla ve Diğerleri… İyi Seyirler… 
OYUNCULAR : Filiz DEMİRALP

Turne oyunlarını, başka türlü izleme şansını çok zor yakalayabileceğim farklı oyuncular ile beni buluşturduğu için çok seviyorum. Lena, Leyla ve Diğerleri bu anlamda kendimi çok ama çok şanslı hissettirdi :)
Lena' nın öyküsü, erkek egemen bir kurgu içerisinde kaybettiği kendini arayan ve tekrar özgürleşmek isteyen bir kadını; Ukrayna Kiev' de üniversitede sosyoloji okurken tanışıp, aşık olduğu Mustafa' nın peşinden İstanbul Güneşören'e, varoşa sürüklenen Lena' yı anlatıyor. Lena içine düştüğü sert eril aile düzeni içerisinde var olabilmek için Lena' yı susturup, kendinden bir Leyla yaratıyor. Bilgili, eğitimli, yetenekli, cesur, eğlenmeyi bilen, erkeklerle eşit koşullarda büyümüş Lena yerini korkak, annelik kimliği ve zaafları altında güçsüzleşmiş, kaderine razı, bulunduğu toplumun kültürüne uyum sağlamış bir kopya insana, Leyla' ya bırakıyor. Ya da ne kadar istese de bırakamıyor ve sonu akıl hastanesine kadar varan içsel bir çatışma yaşamaya başlıyor. Burada sadece Lena' ya değil, Lena özelinde ataerkil düzen içerisinde kimliğini ve özgürlüğünü kaybetmiş tüm kadınlara üzülüyoruz. Öykü izleyiciyi duygu düzeyi olarak yakalamakla kalmıyor, düşünsel olarak da bir açılım sağlamayı başarıyor.
Filiz Demiralp, tanışmaktan çok memnun olduğum bir sanatçı oldu ve aklımdan hiç çıkmayacak başarılı performansı ile hayranlığımı kazandı. Bundan sonra tüm oyunlarının takipçisi olacağım :) Rolünü bu kadar hissederek oynamasının ve hissettiklerini izleyiciye bu kadar iyi geçirebilmesinin her oyuncuya nasip olmayacak özel bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca söylediği duygusal şarkılar ile ses ve müzikal anlamda da oldukça başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum kendisini.
Oyunu yöneten Ayşen İnci' yi daha önce İkinci Bölüm isimli oyunda izleme şansı bulmuş ve oldukça beğenmiştim. Rejide de iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Metin belirli bir kronolojik sıralama izlemeksizin olayları dağınık bir şekilde aktarıyor. Sanki Lena o anda aklına gelen geçmişindeki kesitleri doğallıkla anlatıyormuş gibi ve oldukça başarılı bir şekilde bu parçaların izleyiciye ulaştığını düşünüyorum. Zaten Filiz Demiralp' in etkileyici ve doğal oyunculuğu ile izleyiciyi yakalamak konusunda hiç bir sorunu olmuyor.
Lena, günün sonunda her şeyi geride bırakıp, yeni bir başlangıç yapabilecek gücü içinde buluyor. Başka türlüsünü bilmediği ve hayal edemediği için hayır diyemeyen, hayatına başka bir yön veremeyen kadınlara umut oluyor. 
Metindeki bir kaç yüzeysel ve klişe anlatımı göz ardı edersek genel anlamda başarılı bulduğum ve izlemekten keyif aldığım bir temsil oldu. Yolunuz Sivas' a düşerse Lena' ya bir uğrayın derim :)  

12 Aralık 2018 Çarşamba

12 Öfkeli.

Çarşamba, Aralık 12, 2018 10
12 ÖFKELİ. | ANKARA DT
1 perde | 1saat 40 dakika

Yazan : REGİNALD ROSE | Çeviren : Ş. NECATİ ŞAHİN | Yöneten : M. AKİF YEŞİLKAYA
KONU: Bir insanın “hayatı” söz konusuyken “beş” dakikada karar verebilir miyiz? Ya yanılıyorsak?

OYUNCULAR : (8)ALPER TAZEBAŞ- (4)ULAŞ ERSOY- (3)İRFAN KILINÇ- (7)EDİP TÜMERKAN- (10)ŞEKİP TAŞPINAR- (9)MEVA KÜÇÜKAKYÜZ- (1)DİLEK ARIBAL- (6)MURAT KESİM- (5)ONUR KAYABAŞI- (12)AKIN BERK SAĞIROĞLU- (2)EREN ÖZKAN- (11)KADİRCAN ŞEREN- DOĞUKAN SOYKÖK(Mübaşir)

YARGICIN KONUŞMASI: MEHMET ATAY

Bilet alabilmek konusunda Ankara tiyatro izleyici ile bu sene yarışamıyorum. Biletler ne olduğunu anlamadan internet gişesinde tükeniyor. İzlemeyi çok istediğim oyunlar için gişeden bilet almanın yanı sıra yeni bir alternatif olarak '12 Öfkeli Nokta' da 'seyircili genel prova' yı deneyimledim.

Seyircili genel prova sahneye yeni konulan bir oyunun, prömiyer öncesi; oyun ekibinin arkadaşları, öğrencileri, hocaları, yakınlarından oluşan izleyiciye son kez ve son haliyle oynanması. Her oyun için şart olmamakla birlikte duyurulan kitlenin de kısıtlı olduğu düşünülürse, duyunca gitmek gerek bence :) İrfan Kılınç instagram hikayesinde paylaşınca ben de duymuş oldum :) 
Sidney Lumet’in ilk uzun-metraj denemesi olan film 1957, ABD yapımıdır. Reginald Rose’un aynı adlı oyunundan esinlenerek uyarlanan film, 1957 Amerika'sını karakterlerin psikolojik, sosyolojik ve dönemin toplumsal yapısını ele alarak ön yargıları kırmaya yönelik, insan hayatının önemini vurgulayıcı doktrinler sunar.
12 Öfkeli Adam, filmini yakın zamanda izlemiş ve oldukça etkilenmiştim. Filmin tek mekanda geçiyor oluşu zaten hemen bir tiyatro uyarlamasını getiriyor akla ki zaten ilk hali oyunmuş. Konu, babasını öldürmekle suçlanan bir gencin idamla yargılanması ve bu konu hakkında son kararı verecek olan 12 jüri üyesinin karar verme sürecini kapsıyor. İlk oylamada 11 suçlu-1 suçsuz oya karşılık, gelişen diyaloglarla sürecin farklı bir noktaya ulaşması çok çarpıcı repliklerle işleniyor. Bu süre zarfında yabancı düşmanlığı, sürü psikolojisi, geçmişinden etkilenme, bencillik gibi bir çok eğilimi jüri üzerinden gözlemleyebiliyoruz. 
Birinci Jüri: Moderatör konumunda diyebiliriz. Tartışmaya şekil vererek grubu düzenlemeye çalışıyor. Oylamaları yaparak sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. Bu karaktere, eseri yazanın ve yönetmenin gözünden bakarsak ‘’sistem adamı’’ olduğunu görebiliriz.
İkinci Jüri: Minyon tipli ve gözlüklü olan ikinci jüriyi, Amerikan kültürünün yarattığı korkak ve sürü psikolojisine uyan, kafası karışık sâde bir vatandaş olarak görebilmek mümkündür.
Üçüncü Jüri: En öfkeli, aksi, ön yargısından ödün vermeyen geçmişinde yaşadığı olaylar, hayatını önemli bir şekilde etkilemiş olsa ki ‘’kendi çocuğunun’’ onu terk edişinden ötürü çocuklardan nefret eden bir psikoloji sunan, üçüncü jüri filmin demirbaşlarından.
Dördüncü Jüri: Mükemmelliyetçi, mantığına güvenen kibirli bir izlenim yaratmaktadır. Yorumlarıyla ‘’suçlu’’ diyen çoğunluğu merkezine toplamak isteyerek bu durumu da amerikan iktidar arzusunu akıllara getirmektedir.
Beşinci Jüri: Çekingen sade bir vatandaşın izlerini görmek mümkün. Çocukluğunda yoksul mahallelerde yaşadığından kaynaklı özgüven sorunu yaşayan biri görünümünde. Sıra ona geldiğinde ‘’-beni atlayabilir misiniz’’ diyerek konuşmak istememiştir.
Altıncı Jüri: Sürü psikolojisinden sıyrılamayıp kendi düşüncelerini tam anlamıyla yansıtamayan bir görüntü çizmektedir.
Yedinci Jüri: Umursamaz, bencilce davranışlar sergileyerek biran önce odadan çıkmak isteyenlerin başını çekenler arasındadır. Sabırsız bir Amerikalıyı görmek mümkün.
Sekizinci Jüri: Muhalif, akılcı, merhamet duygusunu yitirmemiş, olaylara değişik taraflardan bakabilen, kendinden emin ve kafaları karıştırıcı söylemleriyle diğerlerini kızdıran, gösterdiği davranışlarıyla amerikan adalet sistemine karşı bir karakter çizmektedir. Filmin ana karakteri.
Dokuzuncu Jüri: Gruptaki en yaşlı adam. Tecrübe ve gözlemleriyle sekizinci jüriye en çok yardımı dokunan ihtiyar. İlk başta çoğunluğa ayak uydursa da sonrasında daha geniş düşünmeye başlayarak tartışmalara sürpriz tezler sunmaktadır.
Onuncu Jüri: Filmin başından sonuna kadar burnundan mendili düşürmeyen, sürekli terleyen, huysuz yaşlı bir adam. Israrla ‘’suçlu’’ diyenler arasında görmek mümkün.
Onbirinci Jüri: Bırakmış olduğu bıyıkla amerikalı sosyal-demokrat imajı yaratan konuşmaktan çok dinlemeyi ve dinlerken de an an müdahele ederek sorular sormayı seven bir karakter çizmekte.
Onikinci Jüri: Grubun en kafası karışık adamı. Sürekli karar değiştirip kızgınlıklara yol açmaktadır. Bu durumda da normal bir amerikan vatandaşının nasıl bir oy kullanma potansiyeli olduğunu göstermeye çalışılmış.
Filmde tüm jüri erkek karakterlerden oluşmakta iken; oyunda 9 ve 1 numarada iki kadın jüri var ve onlar dışındaki tüm oyuncular ''İkinci Katil'' de izlediğimiz tiyatrocular. Bu anlamda aynı kadronun yeni bir oyunda bir araya gelmesinin uyum ve sinerji açısından katkı sağladığını düşünüyorum. İrfan Kılınç, Şekip Taşpınar, Ulaş Ersoy performanslarıyla lokomotif konumunda ve çok çok başarılılardı. Alper Tazebaş, ilk oylamada ''suçsuz'' oyu kullanan jüri olarak oldukça etkileyiciydi. Diğer oyunculuklarla ilgili olarak izleyiciyi rolüne inandırmak konusunda sıkıntılı duran 9 numaralı jüri dışında tamamının sahnede iyi durduğunu düşünüyorum. 

Dekor uzun dikdörtgen masa etrafında sıralanmış sandalyeler, sol köşede lavabo, solda ise çay, kahve standından oluşuyor. Oyunu ilginç kılan detaylardan biri de sahnenin dört köşesinde yer alan dört adet izleyici koltuğu. Biri boştu ve oraya geçmeyi düşündüm ancak oyunu izlemek ve bütüne hakim olabilmek açısından oyuncular ile o kadar yakın olmanın çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdim:) Kostüm, ışık, müzik, dekor oyuna destek veren unsurlardı ancak ikinci yarıdan sonra başlayan yağmur sesinin şiddetinin biraz düşürülmesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir süre sonra gereksiz bir şekilde kulakları rahatsız etmeye başladı.

Metin anlamında oyuna bayıldığımı söyleyebilirim.  1 saat 40 dakika süren tek perdelik oyun boyunca bir an bile ilgi ve merakınızı kaybetmiyor, oyundan kopmuyorsunuz. İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesinde gösterilen 12 Öfkeli.' nin, kesinlikle sezonun en iyileri arasında anılacak çok başarılı, harika bir kadroya sahip, tatmin edici bir temsil olduğunu ve kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ve ''İyi ki tiyatro var!'' diyorum:)

Not. Oyuna ait görseller henüz yayınlanmadığından daha sonra eklenecektir.

9 Aralık 2018 Pazar

Annemin İşleri

Pazar, Aralık 09, 2018 28
Yatağımda gözlerimi açmaya çalışıyorum, mutfaktan sesler geliyor, dışarı bakıyorum henüz aydınlanmamış hava, saate uzanıyorum altıya çeyrek var. Ama mutfaktan gelen sesler öyle demiyor, seslere göre saat, kahvaltı öncesi sabah sekiz suları. 
Çok alışık olmadığım bu duruma tepkisiz kalamıyor, çıkıyorum yataktan. Artık ezbere bildiğim uzun koridordan geçip, mutfak kapısına yaklaştıkça iştah kabartan kokularla ve annemle karşı karşıya geliyorum. Annem: "Telefon geldi anneanneni hastaneye kaldırmışlar, İzmir' de. Dayınla yengen başındaymış." derken sakin görünüyor aslında. Ama ben mutfağa bakar bakmaz yolunda gitmeyen bir şey olduğunu anlıyorum. Ocağın üstünde üç tencere kaynıyor, tezgahta pişirilip kenara alınmış iki tane daha var. Bakıyorum göz ucuyla, biri domates çorbası, diğeri mercimek. Annem bir taraftan soğan doğramaya devam ediyor, fırına takılıyor gözüm, nar gibi kızarmış börekleri görüyorum. Bu kadar şeyi pişirebilmek için saat kaçtan beri uğraş içinde olunur, hesap etmeye çalışıyorum. "Ara bir diyor bana, dayını ara da sor, durumu nasılmış." Ne yapıyorsun anne, bu kadar yemek ne olacak, kim yiyecek, diyemiyorum. Çünkü biliyorum ki annemin kendini sağaltma yöntemi bu. 
Ne zaman ailede yolunda gitmeyen bir şeyler olsa anneme bir haller olur. Ablamın boşanma haberi geldiğinde de böyle olmuştu. Eve geldiğimde annem evin halılarını yıkayıp balkona atmış, koltukları silmiş, camları, kapıları parlatmış, mutfak dolaplarını boşaltmaya geldiği sıra yakalamıştım onu. Bana demişti ki:"Ablanla enişten boşanmışlar dün, sabah haber verdiler" yine gayet sakindi ve bu sorunla başa çıkabilmenin tek yolunun evi iyice bir temizlemek olduğuna emindi sanki. Mutfak dolaplarını bitirip, buzdolabını temizlemeye geçtiğinde; ellerini tutup, gözlerine bakıp: "Anne böylesi daha iyi oldu, gel hadi birer çay içelim" demeyi düşündüm. Öylesine işine konsantre olmuş ve dış dünyadan kopuk görünüyordu ki o an bir deprem olsa bile annemin buzdolabını temizlemeye devam edeceği gibi bir hisse kapılıp, bundan vazgeçtim.  
Böyle durumlarda bazıları ağlar, bazıları kapıyı çeker çıkar, bazıları, kızar bağırır, bazıları konuşmaz; benim annem iş yapar. Temizlik yapar, pasta, börek yapar, yemek yapar, dolapları boşaltır, yüklüğü indirir, yün yorganları açar ama hiç durmaz. Tansiyonu düşene, takati kalmayana, eli ayağı tutmayana kadar yapar. Ben o enerjiyi nereden bulduğunu hiç anlayamadım bu yaşıma kadar. 
Bir gün okuldan eve geldim annem çekmiş tüm eşyaları ortaya, muşambayla örtmüş hepsini, boya badana yapıyor. Epey de ilerlemiş. İki odayı bitirmiş, salonda merdivenin tepesinde elinde rulo boya fırçası. Allah dedim kesin bir şey oldu. Ne oldu acaba, inşallah çok kötü değildir falan diye düşünüyorum. "Gel gel" dedi. "Baban bizi terk etti, başka biri varmış, ayrıldı benden." Sanırsın baban ekmek almaya gitti, birazdan gelecek diyor. O derece sakin bir ifade var yüzünde, sesinde. Bütün evi o gün boyadı ama durmak bilmiyor. Bir ara dedim acaba ambulans mı çağırsam, iğneyle falan mı bayıltsalar, ne yapsam da durdursam. Neyse kendiliğinden bayıldı sonra o gün yorgunluktan. 
Dayımı arıyorum hemen. Durum ümitsiz, anneannem zaten 87 yaşında, yoğun bakımda, yaşam desteğe bağlı, iç organlar iflas etmiş, çoklu organ yetmezliği baş göstermiş, her an bekliyoruz diyor dayım. Dayım diyor demesine de gel bunu anneme anlat. Annemden kaçıp, tuvalete kilitliyorum kendimi, ablamı arıyorum, gelsin beraber söyleyelim, gerekirse İzmir' e gidelim.
Bir keresinde çok pis aşık olmuştum. Yemeden içmeden kesildim, kız bana yüz vermiyor, başkasıyla beraber. Kendimi odaya kapatmakla kalmadım, tüm şalterlerimi indirdim, var mıyım, yok muyum, varlığımdan haberdar değilim. Kanım akmıyor, kalbim atmıyor, nefes alamıyorum. Annem arada geliyor odama bakıyor suyumu falan tazeliyor, dualar ediyor başımda, sabırlar çekiyor. Böyle bu üç, dört ay sürdü. Ben kendimi öldüm falan sanmıştım artık. Bir ara nasıl olduysa gözüm pencereden odaya süzülen gün ışığının oyunlarına takıldı. Güneşi göresim geldi, perdeyi araladım, bahardı sanırım. Odadan çıktım, koridordan geçtim, mutfağı aştım, annemi gördüm. Elinde beş numara şişler, habire örüyor. Salonu trikotaj atölyesine çevirmiş. Her yerde ipler, yünler, örülmüş kazaklar, battaniyeler, yer görünmüyor. Renk renk, sıra sıra, ters düz, haroşa, selanik, yün, penye, merserize alakalı alakasız örmüş de örmüş. Annem diyor ki:"Hah oğlum, geldin mi, hadi gel markete gidelim, bir şey kalmadı evde." İçim ısınıyor o anda, donmuş kalbim tekrar atmaya başlıyor sanki.
Ablam geliyor, annem mutfakta un helvası kavuruyor. Ablamı görünce annem işin ciddiyetini daha bir anlıyor sanki, elindeki tahta kaşık daha hızlı dönmeye başlıyor tencerenin içinde. "Anneanneniz ölmüş mü?" diye sorarken çok uysal. 
Annemi İzmir' e götüreceğiz ama sekiz saat otobüste nasıl oyalarız diye konuşuyoruz ablamla. Mümkün değil durmaz, bir meşgale bulmalıyız. Otobüsü temizlemeye kalkabilir, diyorum. Bir yolunu bulmak zorundayız, diyor ablam. Aklıma örgü şişleri ve yünler geliyor birden. İzmir biletleri, yünler, örgü şişleri, annem ve ablam ile yola çıkıyoruz. Anneanneme gidiyoruz, son vazifemizi yapmaya.

Görsel: Jose De La Barra
Not: Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

24 Kasım 2018 Cumartesi

Mutluluk

Cumartesi, Kasım 24, 2018 12

O yaz babam bize bisiklet alacaktı. Bisikleti tüm kardeşler birlikte kullanacaktık ancak kimin standartlarına göre alınacağı, kullanım hakkı sıralamasında kimin öncelikli olacağı, ne renk, ne marka olacağı konusunda benden büyük iki ablam arasında tartışmalar daha kıştan başlamıştı. Babam bu duruma çare olarak bir yarışma düzenleyeceğini ve yarışmayı kim kazanırsa bisikletin öncelikli sahibinin o olacağını ilan etti. Yarışma ''kompozisyon yarışması'', konu ''mutluluk'' :) Süre 1 hafta, jüri de annem ve babam :) 3 yarışmacı var; iki ablam ve okumayı yeni sökmüş olan ben :)

Bu nedenle mutluluk üzerine düşünmeye başlayışım, ilkokulun ilk yıllarına dayanır ;) Yarışmada sonuncu oldum ama hem düşündüklerim hem de ablamlarımın yazdıkları, mutluluk algımın şekillenmesinde büyük katkı sağladı. 

Mutluluk neydi, neredeydi? İçimizde mi, yanı başımızda mı, Kaf Dağı' nın ardında mıydı? Başkalarını mutlu etmekte mi gizliydi mutluluk yoksa salt kendi tatminimizi ön planda tutmakta mı? Çok zengin olmakta, çok gezmekte, sonsuz özgürlükte, dilediğini yapabilmekte miydi yoksa bir hırka bir lokmada mı? Düşündüm, çok düşündüm...

Sonra bu tablo çıktı kaşıma. Bizim gibi altı çocuklu bu sıcacık ailenin her birinin yüzündeki gülümsemeyi tek tek itinayla inceledim. Kedinin yastığın altında bulduğu o küçücük yere sığdırdım zihnimi. Sonra köpeğin altında yatan ortadaki çocuk oldum ve köpeğin sıcaklığında ısıttım üşümüş duygularımı. Dışarının soğuk ıslaklığı hiç sokulamadı bana. Şemsiyede şarkı söyleyen yağmur sesini dinledim bolca. Hele o güvenli uyku... En lüks otellerin, en ayrıcalıklı suitlerine değişmezdim hissettiğim güveni. Sağım, solum, önüm, arkam hep güven, huzur ve mutluluktu. Onlar yatağa hep beraber sığmakla kalmamış, yaşamın tüm güzelliklerini, en derin, en kuvvetli duygularını ve kocaman muhteşem bir dünyayı da o yatağa sığdırmayı başarmışlardı. Penceredeki iki kuş, tüm aileyi birleştiren yorgan, yorgandan taşan mutlu ayaklar, her şeyi izleyen tavuk, odayı ısıtan soba ve en sonunda tek ayağı kırık karyolayı dengede tutmak için konulmuş iki tuğlanın gururunu iliklerime dek hissettim. 

Ve ne zaman Nazım Hikmet'in dizelerini okusam ''Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?'' ile başlayan, bu tablo geldi aklıma ve ''mutluluk'' deyince de hep çocuk aklımla yazmış olduğum bir kaç kırık dökük tedirgin cümle; 'yaşlı bir teyzeyi karşıdan karşıya geçirmeye yardım edersek, mutlu olur sevinir' :)

Yıllar geçtikçe insanların hayatta önemsedikleri ve amaç edindikleri şeylerin temelindeki mutlu olma arzusunu daha kolay seçebildim. Para, başarı, şöhret, aşk, aile, çocuk, tatil, bolca arkadaş, seyahatler, şık kıyafetler, alışveriş, ev, araba gibi şeylere sahip olarak elde edilen duygu, mutluluk gibi görünse de saman alevi gibi parlayıp sönen haz anlarıydı, sonra herkes yine kendi iç sıkıntısı ile baş başa kalıyordu.

Oysa benim keşfettiğim ve anladığım mutluluk suyun yüzeyinde değil dipte, en derinlerdeydi.
Benim için mutluluk;
Ailende, kardeşlerinde, eşinde, çocuklarında kuracağın sağlıklı, kaliteli ve doğru iletişimde, anlayabildiğini ve anlaşılabildiğini bilmekte, huzurlu ve güvenli hissetmekteydi.
Hayatı paylaştıklarının bireysel özerkliklerine saygı duyabilmekte, aynı saygıyı görebilmekteydi.
Düşüncelerini hürce açıklayabilmekte, korkusuzca savunabilmekteydi.
Sanattın her dalındaki üstün yaratıcılığı hissedebilmekte, takdir edebilmekte, öz beğenilerini oluşturabilmekteydi.
Maskesiz sohbetlerde, yüreğine dokunabildiğin, gözlerinin içine bakabildiğin gerçek insanlarla yaptığın derin ve içten paylaşımlardaydı. 
Kendini yakın hissettiğin ve içini teklifsizce açabildiğin, tamamıyla kendin olabildiğin, güvenebileceğin insanların varlığındaydı.
Mutluluk bakış açısında, düşünce tarzında, hayatın olumlu ve pozitif yanlarını görebilmekteydi.
Mutluluk yaşamın dinamizmini hissedebilmekte, hayatın ritmini fark edebilmekteydi.
Mutluluk doğayla arana hiçbir şey almadığında hissettiğin ait olma duygusunda; kristalleşen karların ışıltısında, düşen ilk sonbahar yaprağında, açan ilk çağla çiçeğinin beyazlığında, kulaçladığın sonsuz mavilikteydi.
Sağlıkla aldığın her nefeste, hayatına kopmaz halatlarla bağlı olanların sağlıklı olduğunu bilmekteydi.

Mutluluk tıpkı bu fotoğraftaki gibi başını huzurla yastığına koyabilmekte ve güvenle uykuya dalabilmekteydi.

Not: Çoğu kişinin ressamını Abidin Dino olarak bildiği bu tablo, mütevazi ve özgün bir çizgisi olan ressam Dianne Dengel'a aitmiş:) 


18 Kasım 2018 Pazar

Fare Kapanı

Pazar, Kasım 18, 2018 8

FARE KAPANI | ANKARA DT

2 perde | 2 saat 25 dakika
Yazan : AGATHA CHRISTIE | Çeviren : SAVAŞ ÖZDURAL | Yöneten : İPEK ÇEKEN
KONU:Fare Kapanı, Agatha Christie'nin aynı adlı romanından uyarlanmış oyunudur. Oyunda; soğuk bir kış günü, Londra'da işlenmiş bir cinayet sonrası, bir dağ motelinde mahsur kalan insanların gittikçe ilginçleşen, gizemli öyküleri anlatılıyor.
OYUNCULAR: PINAR GÜN TOPÇU-ALPAY ULUSOY-ŞEVKİ ÇEPA-ŞEBNEM GÜRSOY-NEZİH IŞITAN-GAYE ALACACI-LEVENT ŞENBAY-DURUKAN ORDU
RADYO ANONSLARINI SESLENDİRENLER:
PSİKİYATRİST: AHMET ERKUT-HABER SPİKERİ: HAKAN ASLAN





Agatha Christie' nin Fare Kapanı isimli eseri, 1947'de İngiliz Kraliyet ailesi için yazılmış bir radyo oyunu olan Üç Kör Fare'den uyarlanmış. 66 yıldır sürekli oynanan oyun; 1952' deki çıkışından bu yana, 18 Kasım 2012' de gerçekleşen yirmi beş bininci performansı ile, Londra' nın West End tarihindeki en uzun süre oynanan oyun olmuş. Agatha Christie, bu oyunun tüm haklarını torununa dokuzuncu yaş günü hediyesi olarak vermiş. Ancak ülkemizde devlet tiyatrolarında ilk sergilenişiymiş.

Giles Ralston (Alpay Ulusoy)

Oyun, Monkswell Malikanesinin salonunda geçiyor. Sahne açılıp da salonun ışıkları yandığında, harika detayların bir bütünlük içerisinde var olduğunu görüyorsunuz. Solda ışıltılar saçarak yanan şömine, yanında kütüphaneye açılan kapı, diğer yanında mutfak ve dışarıya giden bölümü görüyoruz. Solda küçük masa, sandalye üzerinde radyo ve piyanolu yemek odasına açılan bir kapı var. Tam karşımızdaki pencereden ise fırtınalı havayı ve dışarıda yağmakta olan karı görebiliyoruz. Avizelerden, koltuklara, çalışma masasından perdeye her detay titizlikle düşünülmüş, dönemin renk ve izlerini yansıtıyor. 

Mollie Ralston (Pınar Gün Topçu)

Molllie(Pınar Gün Topçu) ve Gilles (Alpay Ulusoy) giriyor sahneye, aralarındaki konuşmalardan onların karı-koca olduğunu burayı bir pansiyon olarak işlettiklerini ve heyecanla gelecek konukları beklemekte olduklarını anlıyorsunuz. O sırada radyodan gelen ses: ''Scotland Yard' a göre, Londra' da bir caddede, saat 24:00' te bir kadının öldürüldüğünü haber veriyor. Cinayet şüphelisinin tarifini ve hava koşullarının çok kötü olduğunu, yolların kapanmak üzere olduğunu söylüyor.

Bayan Casewell (Gaye Alacacı)
Ve kapı çalınarak gizemli konuklar teker teker gelmeye başlıyorlar. Bu noktada kostümlere de değinmeden geçemeyeceğim. Şapkalar, farklı yakalar, yelekler, süveterler dönemin İngiltere' sini oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. En sonunda da işlenen cinayeti sorgulamak ve yeni cinayetlerin işlenmesini önlemek için gelen polis memuru ile kadro tamamlanıyor.
Komiser Trotter (Durukan Ordu)

İzleyici olarak; ''katil kim'' sorusunun cevabını, tüm oyuncular üzerinde gezinerek arıyoruz. Bunu yaparken tereddüte yer kalmayacak şekilde gerçek ipuçlarının izini sürerken, yanlış noktalara odaklandığımızı fark ediyoruz. Final sahnesine kadar da bu tahminler, bilinmezlik ve merak hep canlı kalıyor. Finalde Agatha Christie' nin zekasına hayran kalmamak olanaksız, tahmin edilemez bir katil, ters köşe, kusursuz bir son :)

Bayan Boyle (Şebnem Gürsoy)

Oyunun dördüncü gösterimine gitmiş olmama rağmen rollerin oyunculara tam olarak oturduğunu, sanki uzun süredir oynuyorlar izlenimi bıraktığını söyleyebilirim. Her ne kadar gerilimi yüksek bir oyun izlesek de, komedi öğelerine de yer verilmiş ve bu küçük espri unsurları eşliğinde cinayeti çözmeye çalışmak izleyicide farklı bir lezzet bıraktı diye düşünüyorum. Oyunculuk performansları anlamında herkesi çok beğensem de içlerinden birinin sevimliliği ve doğallığı ile rolünü bir kaç adım öne taşıdığını kendini de izleyiciye çok sevdirdiğini söylemek istiyorum. Christopher rolü ile yetenekli Şevki Çapa' yı buradan ayrıca tebrik etmek isterim :)

Christopher Wren (Şevki Çapa)
Müzik olarak sadece klasik gerilim temalı melodiler kullanılmış. Ancak oyuna adını veren şarkı ''üç kör fare'' şarkısını oyunculardan, ıslıkla, piyanoyla sık sık dinliyoruz. 
Üç fare
Üç kör fare
Bakın nasıl da koşmaktalar
Çiftçinin karısının ardından
Kör bir bıçakla hepsinin kuyruğunu kesmiş
Hayatınızda hiç böyle bir şey
Gördünüz mü üç kör fare olarak
Üç fare
Üç kör fare
Bay Paravicini (Levent Şenbay)

Dekoru ve kostüm tasarımlarını o kadar beğendim ki, yazımda bunları da yansıtabilecek renkli görseller aradım ancak devlet tiyatroları resmi sitesinde sadece bunlar vardı. İpek Çeken; reji, kostüm, dekor konusundaki özeni nedeni ile kuvvetli bir alkışı hak ediyor. 

Binbaşı Metcalf (Nezih Işıtan)

Ankara Devlet Tiyatrosu' nun çok fazla emek verildiği her anında hissedilen beğeni garantili bu başarılı yapımı mutlaka izlemelisiniz. Sizleri İngiliz cinayet gizemini çözmeye davet ediyorum ancak tabii ki katilin kim olduğunu oyunu izlemeyenlere söylememek şartı ile :)