16 Mart 2019 Cumartesi

Çökme Tehlikesi Var-Ezilmiş Petunyalar Olayı

Cumartesi, Mart 16, 2019 3
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR - EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI | ANKARA DT
2 perde | 1 saat 5 dakika
Yazan : TENNESSEE WILLIAMS | Çeviren : ÇÖKME TEHLİKESİ VAR: TUNÇ YALMAN - EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI: ADNAN BERK | Rejisör : MUSTAFA KURT
KONU:
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR
“Öyle yükseklerde ki rüzgâr, biz duymuyoruz... Taa taa tepede... Tavan arasındaki eşyaların tozunu savuruyor.”
“Şimdi ev öyle sessiz ki... Bak o taraftan hiçbir ses duyulmuyor değil mi? Bir ben varım… Kocaman levha astılar... BU EVE GİRMEK YASAKTIR, ÇÖKME TEHLİKESİ VAR”
EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI
“Geçenlerde rakip bir firma türedi ülke dışında. Adı ‘ÖLÜM’, ‘SINIRSIZ SORUMLU’. ‘SAVAŞ’ damgalı paketler içinde geliyor ürünleri. En büyük satış noktalarından biri de ‘HEYECAN’.”
ÇÖKME TEHLİKESİ VAR OYUNCULARI: WİLLİE : CANSUNUR ŞİMŞEK - TOM : EFE ÇETİNEL 
EZİLMİŞ PETUNYALAR OLAYI OYUNCULARI : MİSS DOROTHY BASİT : DAMLA ECE DERELİ - GENÇ ADAM : ÖZGÜR DENİZ KAYA - POLİS : EFE ÇETİNEL - MRS. DONUK : CEMRE BURCU TOSUN

Tennessee WILLIAMS 1911-1983 tarihlerinde Amerika' da yaşamış seçkin bir oyun yazarı. En bilinen oyunları Kızgın Damdaki Kedi, Arzu Tramvayı, Sırça Kümes. İzlediğim; yazarın iki kısa oyunun birer perde olarak peş peşe verildiği farklı bir uygulamaydı. Ben bu fikri sevdim. Böylece 30-40 dakikalık kısa oyunları sahneleyebilmek adına güzel alternatifler bulunabileceğini görmüş olduk. Yönetmen koltuğunda bu aralar çok sık karşılaştığımız Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt var. Deneyimli sanatçıyı tebrik ediyorum; genç oyunculara, kendilerini gerçekleştirebilecekleri bir alan bıraktığı ve yaptıklarına inananmalarını sağlayan bu motivasyonu sağlayabildiği için... Bu bile büyük bir alkışı hak ediyor diye düşünüyorum. 
Çökme Tehlikesi Var;
Sahne; arka planında güzel bir gökyüzü, tren rayları, bir ağaç ve bir sokak lambasından oluşuyor. Tren rayları üzerinde en uzun yürüme rekorunu kırmaya çalışan Willie(Cansunur Şimşek) sahneye giriyor, metnin ilerleyişinden 13 yaşlarında olduğunu çıkarıyoruz. Ve 15 yaşlarında olduğunu tahmin ettiğimiz, uçurtmasını uçurmaya çalışan Tom(Efe Çetinel) ile karşılaşıyorlar. Aralarında gelişen diyalogdan Willie' nin annesinin makinist ile gittiğini, babasının alkolik olup ortadan yok olduğunu ve hayatının merkezine koyduğu kendisinden iki yaş büyük ablası Alva ile bir zamanlar pansiyon olarak işlettikleri evde beraber yaşadıklarını anlıyoruz. Ablası Alva bir idol, hayata tutunduğu en güçlü nokta olmuş Willie' nin, ancak onu da akciğer rahatsızlığı sonucunda kaybedince yapayalnız kalmış. Üstelik yaşadığı eve girilemez, çökme tehlikesi var, levhası asılmış. Willie tüm bunları Tom' a anlatırken, içerisinde bulunduğu durumun zorluklarının hiç farkında değilmiş ve bir rüyayı yaşıyormuş gibi saf, temiz, coşkulu ve inandırıcı... Metin, Tom hakkında çok fazla detay barındırmıyor ancak Willie' yi çok yakından tanıma ve anlama şansı sunuyor bize...
Bu tüm dramatikliğine karşın umudu ve neşeyi hep koruyan oyundan aklımızda bir şarkı sözü kalıyor, Willie' nin sürekli söylediği Alva' nın en sevdiği şarkı; bir yıldızsın sen, mavi göğünde, bir göz kırpsana, bana..
Her iki oyuncu da oldukça genç, oyunculuklarında hevesli, enerjik ve heyecanlılardı. Çok yalın, çok doğallardı. Yaptıkları işe inanan oyuncuların ışıltısı kesinlikle belli oluyor ve ben de buna bayılıyorum. Efe Çetinel' i AST' de Beni Bekleme' de izlemiş ve çok başarılı bulmuştum. Diğer oyunda da polis rolünde olan genç oyuncuyu çok ama çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Cansunur Şimşek' i ilk kez izledim, Onun da oyunculuğunu ve performansını oldukça başarılı ve keyifli buldum.

Ezilmiş Petunyalar Olayı;
Çok şık, çiçekli, kuşlu, eğlenceli bir dekora sahip sahne ile başlıyoruz: karşımızda Basit Ivır Zıvır Tuafiye Dükkanı ve Miss.Basit(Damla Ece Dereli). Temsil, Miss. Basit' in hunharca ezilmiş petunyalarının sorumlusunu bulmak için polise(Efe Çetinel) yaptığı şikayet ile başlıyor. Miss. Basit'in hayatı bir fanus içerisinde, korunaklı ve naif bir şekilde yaşayan kırılgan, hassas bir kadın olduğunu görüyoruz. Sonrasında 'yaşam işletmeciliği'nden dükkanı ziyarete gelen genç adam (Özgür Deniz Kaya), petunyalarını ezdiğini cesurca ve rahatça açıklıyor. Ancak bunu, örmüş olduğu petunyadan duvarları yıkıp, duvarların ardını gösterebilmek; yaşadığı kısır ve küçük dünyanın dışına, gerçek yaşama; daha güzel daha karmaşık çok daha heyecanlı bir yaşama Onu davet etmek için yaptığını anlatıyor. Petunyaların yerine yaban gülleri ekmesini öneriyor. Hem petunyalarını hem de kanaryanı serbest bırak.. Bırak ki sen de gerçek özgürlükle tanış ve yaşa...
Metaforla dolu çok güçlü ve derin bir metin olduğunu düşünüyorum bu oyunun. 
Genç oyuncular yine harikaydılar. Özellikle Damla Ece Dereli, kendisiyle tanıştığıma memnun oldum, takipçisi olacağım, çok beğendim inandırıcılığını ve duru oyunculuğunu. Yine Özgür Deniz Kaya da kesinlikle parlıyordu...
Altındağ Devlet Tiyatrosu Sahnesinde izlediğim bu oyun uzunca da bir ara vermiş olmamdan sanırım, bende çok hoş bir tat bıraktı... 

Hayat bir sahne, sen de bir rol seç kendine :) Tiyatro diyorum, iyi ki var...

27 Şubat 2019 Çarşamba

Cimri

Çarşamba, Şubat 27, 2019 8
CİMRİ | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 25 dakika
Yazan : JEAN - BAPTISTE POQUELIN MOLIERE | Çeviren : SABAHATTİN EYÜBOĞLU | Yöneten : IŞIL KASAPOĞLU
KONU: Moliere'in Cimri'si Paris’li burjuva kesiminin çılgınlık düzeyine ulaşmış para tutkusunun komedyasıdır. Parayı bütün yaşamsal değerlerin üzerinde tutan, bu yüzden kendi insani özüne ve çevresine yabancılaşan, insanın içine düştüğü çelişkileri, gülünç ve zavallı durumu sergiler.
Oyun bu içeriğiyle, parayı temel değer ve yaşamın tek ölçü birimi sayan yaşam anlayışına eleştirel bir bakış sunmasıyla hala güncelliğini korumaktadır.
"Dünyadaki insanların en az insan olanı; yeryüzündeki canlıların en katı yüreklisi, pintilerin en pintisidir. Onun sevmesinden kuru, onun okşamasından kısır bir şey olamaz. Vermek öylesine zoruna gider ki, selam bile vermez kimseye, onu bile alır; yalnız alır..."
Gerçekten de dedikleri kadar acımasız, katı yürekli, pinti ve kötü müdür Harpagon ? İnsan doğuştan mı böyle olur? Yoksa Harpagon sadece yazılmış bir karakter midir?
OYUNCULAR:
HARPAGON : MUSTAFA KURT - CLEANTE : TOLGA TECER - ELISE : GÜLİN ERSOY - VALERE : SANLI BAYKENT - MARIANNE : AYŞE SEVAL ERSU - ANSELME : KAYHAN SARIGÖLLÜ - FROSİNE :  FULYA KOÇAK - SİMON EFENDİ : GÜRKAN GORBİL - JAQUES USTA : İSMET NUMANOĞLU - LA FLECHE : EDA AYDINLI - CLAUDE KADIN : TUBA ERKAN TAZEBAŞ  - LA MERLUCHE/ KOMİSER 1 : GÖKHAN KUTUM - BRİNDAVOİNE/ KOMİSER 2 : BARBAROS EFE TÜRKAY

Çok keyifli çok eğlenceli bir oyun izledim dün akşam Küçük Tiyatro' da. Daha düşük bir beklenti ile gidip, çok daha fazlasını bulduğum oyunları çok seviyorum. Cimri de onlardan biri oldu benim için. 
HARPAGON: Zorba bir aile reisi, Cléante ve Elise'in babası, Mariane'a aşık. Cimri.
CLÉANTE: Harpagon'un oğlu, Mariane'in sevgilisi. Babasının cimriliğinden bıkmış, güzel görünmeye hevesli. Aşık.
VALÈRE: Anselme'in oğlu, Mariane'in erkek kardeşi, Élise'e aşık. Soylu.
FROSİNE: Çöpçatan. Entrikacı bir kadın. La Flèche'in yeğeni. İşini ve insanları seven ama aynı zamanda parayı da.
LA FLÈCHE: Cléante'in uşağı. Zıpır ve zeki.
JACQUES USTA: Harpagon'un aşçısı ve arabacısı.(Aynı role bürünerek oynar.). Biraz taşralı, kendi iyiliğini düşünür. İki işte çalıştırıldığına da itiraz edemez.
ÉLİSE: Harpagon'un kızı. Valère'e aşık. Babasının cimriliğinden bıkmış. Utangaç.
SİNYOR ANSELME: Valère ve Mariane'in babası. Hasta ve kocasını kaybettiğini sanıp yas tutan bir kadın.
SİMON USTA : Tefeci. Paragöz.
BRİNDAVOİNE VE LA MERLUCHE: Harpagon'un dalkavukları.
BİR SUBAY VE YAZICISI.
MARİANE: Anselme'in kizi. Valère'in kız kardeşi. Cléante'a aşık. Evlenirken babasının da sözünü alacak kadar soylu(o günün şartlarına göre konuşuyorum tabi) bir genç kadın.
MİSTRESS CLAUDE: Harpagon'un hizmetkarı.
Harpagon karakteri ile Mustafa Kurt' u Troya' da anlatıcı olarak izlemiştim. Kendisi aynı zamanda Devlet Tiyatroları genel müdürü. Ben kendisini başarılı buldum ve çok beğendim. Oldukça kaliteli ve doyurucu bir başrol izledik kendisinden. 
Oyunculukları ayrı ayrı ve bir bütün içerisinde başarılı bulduğumu söylemeliyim. Benim için ön plana çıkan Cleante rolü ile Tolga Tecer (kendisini ilk kez izledim, ancak herkes onu Susam Sokağı'ndaki Hakan Abi olarak biliyormuş:), Frosine rolü ile Fulya Koçak (İkinci Katil'deki olağanüstü performansı ile tanımıştım kendisini, burada da çok başarılıydı), La Fleche tiplemesi ile Eda Aydınlı (İkinci Katil' de üç cadıdan birini oynamıştı) harikaydı ve son olarak Jaques Usta rolü ile sanıyorum ilk kez izlediğim İsmet Numanoğlu' nu çok başarılı buldum.
Işıl Kasapoğlu farkının sahneye yine yansıdığını düşünüyorum. Ve şu ana kadar edindiğim deneyim ile kendisinin rejide olduğu oyunlara gözüm kapalı gidebileceğimi düşünüyorum. 
Sahne, dekorlar, kostümler ve müzik de oldukça başarılıydı. Sahne geçişleri, koreografi, kurgusal bütünlük ve teknik detaylar oyuna kalite katan, izleyici beğenisini de bir kaç düzey yukarı taşıyan unsurlardı.  
Cimri, Ankara Devlet Tiyatrosu yorumunun; baştan sona çok eğlenceli, çok renkli, çok hareketli, asla saatinize bakmayı düşünmeyeceğiniz, zamanın nasıl geçtiğini anlamayacağınız, beğeni garantili, başarılı bir komedi olduğunu söyleyebilirim. 
Ve bu sezon izlediklerim içinde tiyatral anlamda bende çok güzel bir tat bırakan en iyi oyunlardan biri oldu. 
Sakın kaçırmayın diyorum :)

24 Şubat 2019 Pazar

Hep Yanındayım

Pazar, Şubat 24, 2019 11
''Abla gel gel, başladı.'' dedi. Bir tası evin zeminine, kulağını da tasa dayamıştı. ''Aman ne önemli, ne önemli.'' dedim, suratıma tuhaf tuhaf bakmasına aldırmadan umursamaz bir havayla. O dinlemeye devam etti, ben masanın başına oturdum somurtarak. Akşamları alt komşumuz Nadya Teyze' nin oğlu Ömer Abi' nin çalıp söylediği canlı performanslar ile ne hülyalara dalmış ne hayaller kurmuştum oysaki. İlk canlı gitar dinletisi deneyimimi Ömer Abi' nin Avrupai sesi ve akustik gitarı ile bastığı akorlarda yaşamıştım. Nadya Teyze Alman' dı. Bir Türk ile evlenmiş daha sonra boşanmış ancak ülkesine dönmek yerine oğluyla Türkiye' de yaşamayı seçmişti. Ömer Abi kumral saçları, renkli gözleri ve düzgün fiziği ile mahalledeki tüm genç kızların hedefindeydi. Normalde şu an benim kulağımın da bir tasa dayalı olması gerekirdi ancak o gün aksiliğim üzerimdeydi. Okuldan geldiğimde çekmecemde sakladığım gizli mektubu bulamamıştım ve bu işin sorumlusu da muhtemelen şu an gözleri kapalı şarkı dinleyen Nazlı' dan başkası değildi. Ve kuşkusuz bu davranışının sebebi, geçen Salı okulu astığını annemlere söylemekle tehdit ettiğim için alması gerektiğini düşündüğü bir tedbirdi. Elimizde sayısız kozlar, şahitler, dosyalar, bilgiler ve arşivler ile adeta satranç oynuyorduk kardeşimle. Örneğin sigara içtiğimi annemlere söylememesi karşılığında, karnesindeki devamsızlıkları çamaşır suyuyla kazıyıp sildiğini saklamıştım ben de ve Alişan ile çıktığımı söylememesi için, altın zincirini satıp arkadaşlarıyla harcadığını.
Nazlı benden iki yaş küçüktü ve aramızdaki iletişim dışarıdan her ne kadar kedi köpek gibi görünse de aslında dengeli ve derindi. Çoğu zaman birbirimizi anlıyor ve koruyorduk. Özellikle de annemle babamın kavga ettiği kabus anlarında. Batmak üzere olan bir gemideki iki miço gibiydik ve gemi giderek su ile doluyordu. Kaptan gemiyi terk etmek üzere, yardımcı kaptan ise çaresizlikten delirmek üzereydi. Biz zavallı miçolar ise ne yapacağımızı bilmez halde ellerimizde kovalar, dışarıya su atmak gibi nafile bir çaba içerisindeydik.

Öğlen okuldan döndüğümüz vakitler genellikle annem ve üç numarada oturan Sebahat Teyze' nin kahve saatine denk gelirdi. Annem, babamla ilgili kendisini üzen ne varsa O' na anlatırdı. Sebahat Teyze apartmanda herkesin akıl danıştığı, bilgili, kültürlü, çalışmış, emekli olmuş hala hayır cemiyetlerinde faydalı olmaya çalışan, herkesin derdine derman olan çok yardımsever, çok iyi bir insandı. Yine de anneme telkinleri hep; 'sabır yavrum, çocuklarının yüzü suyu hürmetine, dayan kızım, geçer, hepimiz yaşadık o zor günleri, çocuklarına sarıl, onlarla ilgilen biraz', şeklinde olurdu. Bunları duymak annemi değilse de Nazlı ve beni çok rahatlatırdı.

Nazlı' yla birbirimize çok benziyorduk, hem fiziksel olarak hem de karakter olarak. Derslerdeki başarımız, ilgi alanlarımız, sevdiğimiz yemekler, nefret ettiğimiz dersler hep ortaktı. Tek kişi gibiydik. O mu daha çok bana yaklaşmaya çalışırdı, ben mi O' na benzemeye çabalardım ya da birbirimize doğru attığımız adımlar eşit miydi, hiç bilemedim. Hatta geçen yıllar içerisinde neredeyse hiç konuşmadan birbirimizi anlayabilecek kadar yakınlaşmıştık. Leb demeden leblebiyi anlıyorduk hep. Aramızda şöyle diyaloglar sıklıkla geçerdi. ''Nazlııııı.. - Tamam abla kıstıımmm.'', ''Ablaaa... -Mayonezli mi olsun?'', ''Hani bir şarkı vardı ya, kadın terk edip gitmiş... -Tanju Okan 'Hasret' mi?''

İkimiz de lisedeydik, hayat önümüzde keşfedilmeyi bekleyen uçsuz bucaksız bir ormandı. Bizler ise ormandaki her şeyi görüp öğrenmek ve her şeye dokunmak isteyen, kendini avcı zanneden birer meraklı kaşiftik. Sınıf birincisi olmasak da derslerimiz iyiydi, başarılıydık. Hem dersleri hem hayatı yönetebilecek kadar zekiydik. Birbirimizi çok iyi tanıdığımız için en çok neyden incineceğimizi çok iyi bilirdik ve bu yüzden kavgalarımız da çok kıyasıya ve acımasız olurdu. En nihayetinde tehditlerimiz ''babama anlatırım'' a varır ve o andan sonra Pandora' nın Kutusu açılırdı.

Babam Nazlı ve bana karşı oldukça anlayışlı ve sevecen olmuştu hep. Her yaz gittiğimiz Orman Bakanlığı kamplarında bizimle tavla, satranç oynar, bazen dördümüz okey oynarız ama okeyde ben hep Nazlı' yla olurum bir dördüncü ararız. En derine dalma ve yüzme yarışında bir ben, bir Nazlı galip gelir, babam hakem olur, annem kıyıdan bağırır: ''Çok derine gitmeyiiin, korkuyorum.'' Annem hep korkar.
Ömer Abi' ye mahalledeki tüm kızlar hayran ama ben değilim. Çünkü O' nu Şişman Pastanesi' nde gördüm. Şişman Pastanesi' nin arka masaları, hayatı keşfetmek için okulu asan liseli çiftler ile kimseye görünmek istemeyen ve gidecek yeri olmayan yasak aşıklara rezervedir. Bunu herkes bilir. O sabah Ömer Abi' yi, Defne Kırtasiye' nin oğlu Suat ile aynı masada görünce Alişan ile pastaneye girmekten hemen vazgeçtim tabi ama gördüğüm şeye emin olmak için de pastaneden çıkıp, tekrar geri döndüm. Ve hiç kimsenin görmediğini, hiç kimsenin bilmediğini öğrenmiş oldum. Tabii ki bunu Nazlı' ya söyledim. Bu büyük sırrı ona verdim; bir gece evden çıkmama ve fark edilmeden eve geri girmeme yardımcı olması karşılığında. 

Babam, sık sık seyahate çıkıyor; annem, ben, Nazlı kalıyoruz evde. Annem bizimle konuşmuyor genellikle Sebahat Teyze' yle beraber. Sebahat Teyze bizi ondan daha çok önemsiyor gibi. Anneme hadi çocuklarla pide yemeye gidelim diyor ya da sinemaya yeni film gelmiş hadi ona gidelim diyor. Annem hep yorgun, hasta; hep şikayetçi babamdan ve hayattan, hep bir yerleri ağrıyor. Böyle günler, Nazlı' yla en çok birbirimize yaklaştığımız günler.

Yine öyle bir gün, odamızda sıkılıyoruz. ''Nazlı'' diyorum; ''Doğruluk mu, cesaret mi?'' ''-Cesaret tabii'' diyor. ''Balkon demirlerinin arka tarafına geçeceksin o zaman.'' diyorum. Karşılığında hemen gidip bakkaldan ''Vienetta'' alacağım, diyorum. ''Tamam'' diyor, gülümseyerek. Nazlı balkon demirlerinin arkasında, annem geliyor. Gözleri fal taşı gibi açılmış: ''Sedaaa, buraya gel, komşular yetişiin, Sedaaaaa içeri gel kızım.'' ''Anne, diyorum ben buradayım zaten, dışarıdaki Nazlı, ben değilim, ben buradayım.'' Nadya Teyze ve Ömer Abi çarşaf bir şeyle uğraşıyorlar Nazlı aşağıya düşerse diye. Sebahat Teyze geliyor eve, ''Ah kızım Sedaa, gel yanımıza, düşeceksin yavrum, bak düzelecek her şey.'' diyor, ''Sebahat Teyze ben buradayım, dışarıdaki Nazlı.'' diyorum. Kimse duymuyor beni, kimse görmüyor. Herkes Nazlı' yla meşgul.

Nasıl oluyorsa Ömer Abi' yle Suat, yakalıyorlar Nazlı' yı, içeri çekiyorlar. Anne diyorum, bu kadar tantanaya ne gerek var, gidip bir 'vienetta' alacağım, içeri gelir Nazlı. Herkes Nazlı' ya benim adımla sesleniyor; ''Sedaa, Seda, iyi misin kızım?'' Nazlı hafif bir baygınlık ve buhran içerisinde gibi. Babam geliyor odaya. ''Ya anne'' diyorum, ''Oyun oynuyorduk biz, babamı neden çağırdınız, işinden gücünden, toplantısı vardır onun.'' Kimse ama kimse beni görmüyor. Nazlı kendine gelir gibi olurken, sayıklıyor, ''Sedaa, aldın mı pastayı, sözünü tuttun mu?'' ''Evet, diyorum evet hemen alıyorum Nazlı' cım sen dinlen bir tanem, canım kardeşim benim.'' Kimse beni duymuyor. ''Seda sensin diyorlar, sensin diyorlar Nazlı' ya.'' 
O gece, odamızdayız Nazlı ve ben. ''Nasıl bir şeye bulaştık böyle'' diye soruyor Nazlı. ''İnanabiliyor musun abla, diyor, benim var olmadığımı düşünüyorlar, hem de hepsi.'' ''Film gibi...'' diyorum. ''Ne yapacağız peki?'' diyor, çok endişeli. Tam cevaplayacağım, babam giriyor odaya, Nazlı' ya yöneliyor. ''Seda' cığım, diyor, biliyorum kafan karışık, biliyorum çok yanında olamadım son zamanlarda, ama bil ki tatlım sen benim için hep ilk sıradasın, bundan sonrası çok farklı olacak göreceksin, yaşa ve gör, şimdilik iyi geceler'' diyor ve çıkıyor. Biraz sessizlik... Sonrasında ''Nazlı, diyorum; Senin var olduğunu ben biliyorum, yetmez mi?'' ''Yeter'', diyor, ''Sen bil, bana yeter...''

Annem ve babam birer cephe arkadaşı oldular. Birbirlerine nasıl sarıldılar, kader birlikteliği içerisinde, nasıl bağlandılar birbirlerine, inanamıyorum. Beni Nazlı diye birinin olmadığına iyice ikna etmek için gösterdikleri çaba olağanüstü. Tek kızlarının ben olduğuna ve Nazlı' nın olmadığına o kadar inanmışlardı ki, onlar ve herkes. Tabii ki biz de bu oyunu bozmuyoruz, çünkü görüyoruz ki annem ve babam hiç olmadıkları kadar inançlı, bir arada ve mutlular. Peki dedim, Nazlı yok. Sizin tek kızınızım ben. Aslında epeyce de işime geldi bu durum, onca sır, dosya, şahit, tehdit hepsinden tek kalemde kurtulmuştum. ''Değil mi'', dedim: ''Nazlı' ya gülümseyerek'' Göz kırptı, ''Abla dedi, Sen ne dediğinin farkında mısın acaba? Onlar yok bilsinler, dokunma, boş ver. Ama sen ayağını denk al, ben yanındayım daima...'' 


Not: Kurgu tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

İllüstirasyonlar Nicoletta Ceccoli' ye aittir.

16 Şubat 2019 Cumartesi

Gidiş Dönüş(Retro)

Cumartesi, Şubat 16, 2019 10
GİDİŞ DÖNÜŞ (RETRO) | ANKARA DT
2 perde | 2 saat
Yazan : ALEXANDER GALİN | Çeviren : HALE KUNTAY | Yöneten : ALİ HÜROL
KONU:Yıllarca köyde yaşayıp, köy hayatına alışan kahramanımız Çmutin, Moskova'ya gelip kızı ve damadı ile yaşamaya başlayınca mutsuzluğa sürüklenir. Şehrin karmaşası, köydeki sakin ve huzurlu yaşamına özlemini arttırır.
Çmutin'in evden gitmesini isteyen damadı Leonid'in, eve üç tane gelin adayı getirmesiyle olaylar karışık bir hal alır. Bir kuş gibi özgürlüğe uçmak isteyen Çmutin yalnızlığa hazır mıdır?
OYUNCULAR:
NİKOLAY MİHAYLOVİÇ ÇMUTİN - ŞAHAP SAYILGAN / LUDMİLLA - FUNDA METE / LEONİD - CEM BALCI / NİNA İVANOVNA - SEDA OKSAL ELSAİD / ROSA ALEXANDROVNA - ALEV BUHARALI / DİANA VLADİMİROVNA - AYŞE YILDIZ AKINSAL

Küçük tiyatronun muhteşem akustik ve atmosferinde izlediğim Gidiş Dönüş(Retro) oyununa yüksek beklentilerle gitmediğimi söylemeliyim en başta. Konu biraz tereddüt yaşamama neden olsa da +8 olması nedeni ile bu sene benimle birlikte bir kaç oyun gören Eren ve Elif ile birlikte izlemek istedim. Ve bu karardan pişmanlık yaşamadığımı, oyunun onlar tarafından da beğeni kazandığını belirtmeliyim :)
Konu tanıtım bülteninden fazlası değil. Yani metinde bir derinlik, bakış açısı, açılım, sorgulama yok. Belki biraz emeklilik dönemine yaklaşan, ileri yaşlardaki yaşantısı ile ilgili bazı endişeler taşıyan yaş grubuna daha fazla hitap edebilecek bir metin. Hatta ataerkil aile düzenine yakın duruşu, evliliği bir alışverişe yaklaştıran diyalogları ile eleştirilebilecek pek çok yan da bulunabilir. Tür olarak komediye yakın bir tür olduğunu söyleyebilirim. Kahkahalar attırmasa da tebessümle izlenebilecek düzeyde bir espri kalitesine sahip olduğunu düşünüyorum. 
Dekor, kostüm, ses, ışık, müzik ve diğer unsurlar olarak olumsuz bir şey bulamadığımı belirtmeliyim kesinlikle. Sahne geçişleri, zamanlama, dramatik örgünün yansıtılışı, çatışmaların yerli yerinde kararınca verilmesini başarılı buldum, reji anlamında güçlü bir alkışı hak ettiğini düşünüyorum temsilin.
Ve oyunculuklara gelirsek; oyuncuların profesyonelliğinin getirdiği keyfi izleyici olarak sonuna kadar yaşadığımı söylemek isterim. Oyuncuların ayrı ayrı gösterdikleri performansın çok başarılı olmasının yanı sıra birlikte oluşturdukları sinerji ve tablo da çok lezzetliydi benim için. Alev Buharalı' nın Rosa karakteri ile oldukça sempati topladığını düşünüyorum izleyiciden:)
Şahap Sayılgan' ı Ferhunde Hanımlar dizisinde damat Bülent olarak hatırlıyoruz. Nikolay Mihayloviç Çmutin performansı ile de kesinlikle başarılı ve akılda kalıcıydı, sahnede yer aldığı tüm anlarda enerjisini izleyiciye geçirdi, kendisini tebrik ediyorum.
Ankara tiyatro izleyicisi oyunu ayakta alkışlamasa da, ilginin ilk andan son ana kadar hep ayakta kaldığı, pek çok yerde gülme seslerinin duyulduğu, keyifle izlenecek, tebessümle anımsanacak oldukça başarılı bir oyun izledim bugün.
Tüm oyunculara ayrı ayrı alkışlarımı sunarken, renkli ve eğlenceli bulduğum bu temsili 'tavsiye edebileceğim oyunlar' kategorisine yazıyorum :)

13 Şubat 2019 Çarşamba

Suç ve Ceza

Çarşamba, Şubat 13, 2019 6
SUÇ VE CEZA | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 35 dakika
Yazan : FYODOR MİHAYLOVİÇ DOSTOYEVSKİ |
Çeviren : BERTAN ONARAN Oyunlaştıran : GASTON BATY  
Rejisör : PROF. M. BOZKURT KURUÇ
KONU: 
“Her şey insanın içinde yaşadığı ortama, koşullara bağlıdır. Her şeyi belirleyen ortamdır, insansa bir hiçtir.” Dostoyevski
Bir yanıyla özverili, idealist bir genç olarak görünen hukuk öğrencisi Raskolnikov, karanlık doğasının onu sürüklediği kanlı bir eylem hazırlığındadır. Yaşlı tefeci Alyona İvanovna’yı öldürmeyi planlayan Raskolnikov, eyleminin karanlık biçimini içsel olarak reddetmekte ve düşüncelerinde eylemini meşrulaştırmaktadır. Raskolnikov, kendini bozuk bir devlet sistemi ile yönetilen fakir Rusya’da, kadınların vücutlarını pazarladığı bir yaşam alanında, açlığın kol gezdiği sokaklarda, sürüden farklı görmektedir. Kanlı eylemi ile çarpık ve yoz sisteme karşı büyük bir savaş açacağını düşünmektedir.
Raskolnikov, kanlı eylemi ile kendini bir nevi “kahraman” diye olumlamakta ancak büyük bir yanılgının içine hızla düşmektedir. Raskolnikov aslında insan vicdanına karşı gelen bir “köle”dir. Sonuçta vicdanına yenilen Raskolnikov, Dostoyevski’nin eşsiz olay örgüsünde gerçeği er ya da geç görecektir.
OYUNCULAR:
RASKOLNİKOV:BUĞRA KOÇTEPE - PORFİR:NİHAT HAKAN GÜNEY - RAZUMİKİN:ORHAN ÖZYİĞİT - DARYA PAVLONA:FERAHNUR BARUT - MARMELADOV:TUNCER YIĞCI - LUJİN:ÜMİT HASRET ASLAN - BAYAN  - İPPEWECHSEL:NİLGÜN ÇORAĞAN ÇİLİNGİROĞLU - İHTİYAR:ENGİN ÖZSAYIN - NİKOLA:ESAT TANRIVERDİ - KOH:ÖZGÜR ÖZTÜRK - BAYAN RASKOLNİKOV:GÖNÜL ORBEY - İLYA PETROVİÇ:CAN ÖZTOPÇU - KATERİNA:BUKET İNGER - ARABACI:ERKAN ALPAGO - PATRON:GÜVEN BESİMOĞLU - SONYA:BAŞAK VURAL - DUNYA:CEREN SARAÇOĞLU -  DİMİTRİ:ARSAL MAZMANOĞLU - POLYA:MÜJGAN AKSOY - LUŞENKA:ESİN ERCAN - DUKLİDA:BEGÜM SARP - PESTRİAKOV:TAYGUN SUNGAR - NASTASYA:EKİN YEŞER - KÂTİP:ALİ KARACA - MAŞA:YEŞİMGÜL ALAYDIN - DAŞENKA:YASEMİN ASLAN GÜRZ - ALYONA:ORİDA YILDIRAN - POLOVOY:SELİM ÖZTÜRK - KAPICI:CEYHUN BECERİKLİ - SİYAHLI KADIN:SENEM TOPKAYA - BİR ADAM:DİLER ÖZTÜRK - JANDARMA:ATİLLA KILIÇ - BİR KADIN:DUYGU YILDIZ YAVUZ
Dün akşam tadilattan çıkan Büyük Tiyatro' da izleme şansı buldum Suç ve Ceza' yı. Büyük Tiyatro, Opera Sahnesi, Küçük Tiyatro ve Oda Tiyatrosu tarihi dokuları nedeni ile Ankara' da en sevdiğim sahneler. Hep kapalı gişe devam eden ve bilet bulmakta zorluk yaşanan bir oyun olduğunu da eklemek istiyorum.
Suç ve Ceza kadro olarak tiyatroya çok emek vermiş değerli sanatçılardan oluşuyor. Rejisör Bozkurt Kuruç tiyatroya bir ömür vermiş çok değerli bir isim. Raskolnikov' u Yastık Adam' daki Michal performansından çok etkilendiğim Buğra Koçtepe oynuyor. Savcı Rolü ile Nihat Hakan Güney kesinlikle temsilin yıldızıydı diyebilirim. Raskolnikov' un yakın arkadaşı Razumikin' i ise Orhan Özyiğit canlandırıyor. Diğer oyuncular da pek çok oyunda yer almış deneyimli sanatçılar.
Suç ve Ceza' nın geniş özetlerini okusam da kitabını okumadım. Ancak oyunun; tiyatro uyarlamasının sadece tanıtım yazısına bakarak bile temsil ile ilgili oluşabilecek beklentinin oldukça altında kaldığını söyleyebilirim. Bir cinayet olumlaması, ahlak sorgulaması, suç ve cezanın farklı yorumlanışı ve iç çatışmalarla dolu bir kahraman beklerken yaşadığım bir hayal kırıklığı oldu. Raskolnikov' un hiç bir ruhsal değişimi izleyiciye geçemedi. Oyuncuların genel isteksizliğini hissetmek tiyatro izleyicisi için gerçekten çok üzücü. 
Temsil ikinci perdenin ikinci yarısından itibaren biraz daha dokunmaya başlıyor izleyiciye. Burada da en önemli faktörün savcı rolü ile Nihat Hakan Güney olduğunu düşünüyorum. Oyunculuğu diğerlerinin arasında o kadar parladı ki, duruşu, oturuşu, sesini kullanışı kesinlikle harikaydı. Bu bölümde Raskolnikov cinayetin ardından bir iç hesaplaşma yaşamaya başlıyor ve savcı ile sorgulama sırasındaki diyalogları temsilin en başarılı sahnesiydi bence. Raskolnikov bu sorgulamadan çok etkilenip neredeyse suçunu itiraf edecek noktaya geliyor.
Oyun kostüm ve dekor anlamında da hep çok karamsar hem de yetersizdi diye düşünüyorum. 
Bazen en güzel şeyler bir araya gelse de ortaya çıkan sonuç beklenen lezzeti vermez ya, öyle bir tat bıraktı Suç ve Ceza bende. Ancak her şeye rağmen Büyük Tiyatro' nun atmosferi, izlemekten keyif aldığım anlar ve tiyatronun oyuncular ve izleyici arasındaki muhteşem iletişimi bende memnuniyetle anımsanan bir tiyatro akşamı anısı bıraktı.
İyi ki tiyatro var...
Perde hiç inmesin :) 

31 Ocak 2019 Perşembe

Troya -DOB

Perşembe, Ocak 31, 2019 6
1. Perde 1. Sahne
Sparta, Kral Menelaos’un sarayı. 
Bu hikaye bundan yüzyıllar öncesinde yaşanmış bir savaşın ve destansı bir aşkın dramıdır. Her şey Spartada gerçekleşen Thetis ve Peleus’un düğününde başlar. Sparta kralı Menelaos’un himayelerinde, bütün Yunan Kralları ve Truva Prensleri, Paris ve Hektor davetlidir. Bu düğün, Tanrıların buyruğu altında, bir barış çağrısıdır adeta. Ancak, bu asil düğünde tüm tarihi değiştirecek bir yasak aşk başlayacaktır... Halk tüm asilzadeleri ve kralları Menelaosu selamlar. İçeri giren Menelaos, önce misafirleri kabul eder ve ardından müstakbel çiftin nikahını kıyar. Tüm halk neşe içerisindedir. Bu sırada Truva prensi Paris, Menelaosun karısı güzel Heleni farkeder. Genç prens, Sparta Kraliçesinin cazibesine kaptırır kendisini. Helen ise bu hislere karşılık vermektedir. 1. Sahne, eğlenceler devam ederken Paris ve Helenin bir köşede birbirlerine sarılmasıyla sona erer. 
2. Sahne
Aulis, Tanrıça Artemisin tapınağı. Paris Menelaos’un karısını kaçırmıştır. Durumu anlayan Menelaos kaçırılan eşi için ağabeyi, Miken kralı Agamemnon’dan yardım istemiştir. Agamemnon bütün yunan kralları ve kahramanlarını toplamıştır. Kahin Khalkas’a geleceği anlatması için başvurulacaktır...Agamemnon Troyayı hainlikle suçlar. Troyanın hesap vermesini istemektedir. Kahramanları Aşil, Ulis ve Ajax’a hazır olmalarını emreder. Amacı, bir an önce Troya’ya saldırmak ve bu ülkeyi işgal etmek ve kardeşinin intikamını almaktır. Ancak tapınaktaki halk Agamemnon’a hızlı düşünmemesini öğütler. Kendisinin kahin Kalkhas’ın sözlerini dinlemesini tavsiye ederler. Kalkhas Aulis tapınağının kahinidir ve geleceği görmesiyle tanınmıştır Agamemnon kahinden geleceği anlatmasını ister. Kakhas Tanrılara kulak verir. Çatışmaların çok uzun süreceğini ve çok kan akacağını söyler krala. Savaşın neticesinde ise hiçbir tarafın galip gelemeyeceğini söyler. Agamemnon ise ısrarlıdır. Kahin bunun üzerine kraldan kendi kanından Tanrıça Artemise bir kurban vermesi şartıyla, savaşta galip gelebileceğini anlatır. Kral Agamemnon bir an düşündükten sonra bunu kabul eder ve kızı prenses İfigeniya’yı tapınağa çağırtır. Ayinler eşliğinde genç prenses tapınağın altarına getirilir. 2. sahne İfigeniya’nın Artemise kurban verilmesiyle sona erer.  
3. Sahne
Troya sarayı. Güneş Troya’nın üzerinde parlamaktadır. Genç prensler evlerine dönmüşlerdir. Paris, Helen’i Troya’ya getirdiği için ziyadesiyle mutludur. Kral Priam, halk ve Troyalı asiller, Paris ve Hektor’u her zamanki gibi bağırlarına basarlar. Barış haberlerini beklemektedirler. Kral Priam oğullarını karşıladıktan sonra yanlarındaki güzel kadının kim olduğunu sorar. Paris onun güzel Helen olduğunu söyler. Troyalı asiller ve halk bir anda paniğe kapılır. Kral Priam’a genç Sparta kraliçesinin geri gönderilmesi gerektiğini söylerler. Bu durumun bir savaş başlatabileceği kesindir. Ancak Priam Parisin gözlerindeki aşkı görür ve bu aşka saygı duyar. Genç kadının bundan böyle Troya prensesi olduğunu ilan eder. Ardından halka ve asillere Troya surlarının asla geçilemeyeceğini belirtir. Bu eski surlar yüzyıllardır geçilememiştir ve yüzyıllarca daha dayanacaktır. Halk bu söylemden sonra rahatlar. Hava kararırken Paris ve Helen başbaşa kalırlar. Helen endişlidir. Kendisi yüzünden savaşın kapıya dayanacağını adeta hissetmektedir. Paris ise sevgilisini rahatlatır. Ona bu ülkenin surlarının asla geçilemeyeceğini söyler. Aşklarının Troyada yeşereceğini düşünen çifti bir an mutluluk sarmalar. 3. sahne bu aşk diyaloğu ile sona erer. 
4. Sahne
Troya surlarının dışarısı. kara bulutlar Troya üzerindedir. Agamemnon, kahramanları ile birlikte surlara dayanmıştır.Yunan ordusu savaş hazırlıkları içindedir. Ordu adeta bir güç gösterisiyle ilerlemektedir. Anlaşma için Priam, Troyalı Prensler ve asiller ordularını arkalarına alıp duvarların dışına çıkarlar. Kral Priam ve Kral Agamemnon ortada buluşurlar. İlk sözü alan Priam Agamemnon’a barış için geldiyse HOŞ GELDİĞİNİ ancak savaş için buradaysa arkasındaki surlara bakmasını söyler. Agamemnon ise Troya’nın Heleni çaldığını ve kendisinin hemen geri verilmesini arzu eder. Ayrıca Troyanın teslim olmasını, böylece canlarının bağışlanacağını söyler. Agamemnon adeta tüm ülkeyi elegeçirmek için bu topraklara gelmiştir. Priam ise ne Heleni vermeyi ne de teslim olmayı kabul etmez. İki kral anlaşamayınca Agamemnon sinirden kendisini kaybedercesine ordusuna taaruz emrini verir. Bir anda Yunan ordusu taaruz eder. Troya ordusu ise Kral Priamı güvene aldıktan sonra savunmaya geçer. Troya ordusuna Hektor önderlik etmektedir. Savaş başlar...Savaş devam ederken iki kahraman Hektor ve Aşil karşı karşıya gelirler. Tüm ordu tezahüratlar içinde bu düelloya tanıklık eder. Neticede Aşil galip gelir. Ancak Yunan ordusu güçlü Troya savunmasını geçemez. Troya halkı acı içerisinde kahraman prens Hektor ölümüne tanıklık eder. En şanlı kahramanını kaybeden Troyayı bir anda yas kaplamıştır.4 sahne ve 1. Perde sona erer bu trajik ölüm ile sona erer. 

2. Perde 5. Sahne
Troya kalesi içerisindeki meydan. Hektorun cansız bedeni yakılmak üzere ağıtlar eşliğinde meydana getirilir. Cenaze töreni başlar. İskeleye yerleştirilen prens yakılacaktır. Acılı baba, kral Priam oğluna son sözlerini söyler ve ölüler diyarına rahat geçebilmesi için gözlerine iki altın sikke koyar. Ardından, ateşe verilen Hektor’un bedeni halkın gözleri önünde yavaş yavaş yanmaya başlar. Priam, Troyalı asiller ve halk cenazeden sonra dağılırlar. Helen meydanda tek başına kalmıştır. Bu savaşın sebebinin kendisi olduğunu düşünen Helen pişmanlık içindedir. Bir an Troyadan kaçmak ister. Kendi hayatının sona ermesine razı olur. Ancak savaş kendisi teslim olursa belkide son bulacaktır. Helen kaçmaya yeltenirken, Paris onu fark eder ve önüne çıkıp kendisini durdurur. Paris sevgilisine Agamemnon’un asıl amacının Troyayı işgal etmek olduğunu anlatır. Helen geri dönse bile bu savaş bitmeyecektir. 5. sahne Paris’in Helen’i rahatlatmasıyla ve kalmaya ikna etmesiyle sona erer. 
6. Sahne
Troya surlarının dışı. Yunan ordusu kampı. 
Hektorun ölümü Troyayı güçsüz kılmıştır. Bu fırsattan istifade etmek isteyen Agamemnon yeni saldırı planları içindedir. Artık sabrı iyice taşmıştır. Kahramanlarını toplar ve kendilerine yeni talimatlarını söyler. Kral Agamemnon, umutlarını kaybetmiş Troyaya zafer için saldırmak ister. Aşil ve Yunan ordusu bir savaş gösterisine başlarlar. Hazırlıklar tüm hızıyla devam eder. Bunun üzerine yeniden toparlanan Yunan ordusu, tekrardan taaruza geçmek suretiyle ilerler. Tekrardan savaş başlamıştır. Kan gövdeyi götürürken Troya ordusu her zamanki gibi geçilemez bir savunma oluşturur. Yunanlar büyük bir bozguna uğrarlar. Kahramanlarından Ajax ise bazı askerler ile beraber Troya’ya esir düşer. Priam ve askerleri, gemilerine kaçan Yunan ordusunun peşine düşer. 6. sahne Priam’ın şanlı zaferini ilan etmesiyle sona erer.  
7. Sahne
Troya. Kral Priam’ın sarayının önündeki büyük meydan. Priam, Paris ve Helen halkın önüne çıkar ve büyük zaferlerini ilan eder. Priam cesur ve ve onurlu askerlerini övmektedir. Herkes coşku içindedir. Troyalı asillerin emriyle savaş esirleri meydana getirilir. Tüm halk esirleri linç etmek isterler fakat Priam barış yanlısı tavrıyla kendilerini bağışlar. Ajax ve diğer Yunan askerler serbest bırakılır ve özgürlüklerine kavuşurlar. Paris ise dışarıda gezen devriyelerden Yunanların devasa bir at bıraktığını söyler. Troyalı asiller bu atın hemen yakılmasını önerir. Priam ise atın bir zafer sembolü olduğunu düşünür. Ardından bu sembolün şehre getirilmesini emreder. Troya atı bir zafer nişanesi gibi coşkuyla içeri alınır. Halk atın etrafında dans eder, oyunlar oynar ve eğlenir. Gece geç saatlerede eğlence son bulur. Priam tek başına kalmıştır. Düşüncelere dalar. Ölen oğlu Hektoru, onurla savaşmış olan ordusunu, ve nihayetinde Troyanın sükunete erdiğini düşünür. 7. Sahne kralın refah ve huzur içerisinde dinlenmeye çekilmesiyle sona erer. 
8. Sahne
Troya büyük meydanı. Gece yarısı. Troyalı askerler ve halk gün boyu süren kutlamalardan yorgun düşmüştür. Tüm şehir uykuya daldıktan sonra, atın içerisinden Aşil, Ulis ve birkaç mirmidon asker dışarı çıkar. Sessizlik içerisinde nöbetçi Troyalı askerleri etkisiz hale getirirler. Şehrin geçilemez kapılarını saklanmış olan Yunan ordusuna açarlar. Bir anda şehrin içi savaş alanına döner. Daha neye uğradıklarını anlayamayan Troyalılar bir bir katledilirler. Artık çok geçtir. Troya alevler içerisinde yanmaktadır. Bu soykırım sırasında Paris bir anda Aşili farkeder. Hektorun intikamını almak uğruna bir ok atar. Aşilin bacağına isabet eden ok, kendisini savunmasız bırakmıştır. Ardından Paris son bir ok atarak aşili göğsünden vurur. Göğsündeki oku çıkartan Aşil daha fazla dayanamaz ve ölür. Düşen Aşilin bedenini gören askerler kendisine büyük bir saygı gösterir. Bu katliam sırasında Agamemnon Priamı görür ve kendisini acımasızca öldürür. Paris, Helen ve geriye kalan birkaç asil ise kaçış yolunu bulurlar. Büyük bir keder ve acı içerisinde Troyayı terk ederler. Paris, pişmandır ancak Troyanın köklü geleneği ilelebet yaşayacaktır. Troya’nın mirası tüm dünya’ya yayılır. Bu destansı savaşın hikayesi binlerce sene boyunca anlatılacaktır. Bu toprakların şanlı geçmişi, geleceğimize ışık her daim ışık tutacaktır... Opera destansı bir hava içerisinde sona erer.

BUJOR HOINIC ORKESTRA ŞEFİ - RECEP AYYILMAZ REJİSÖR
AHMET VOLKAN ERSOY KOREOGRAF - GIAMPAOLO VESSELLA KORO ŞEFİ
ÖZGÜR USTADEKOR TASARIM - ATIL KUTOĞLU BAŞKARAKTER KOSTÜM TASARIM
AYDAN ÇINAR KOSTÜM TASARIM - BÜLENT ARSLAN IŞIK TASARIM
ŞAFAK GÜÇ AGAMEMNON (MİKEN KRALI) - KAMİL KAPLAN AGAMEMNON (MİKEN KRALI)
ZAFER ERDAŞ PRİAM (TROYA KRALI) - TUĞBA DEKAK HELEN (SPARTA KRALİÇESİ)
SEDA AYAZLI ELEN (SPARTA KRALİÇESİ) - MURAT KARAHAN PARİS (TROYA PRENSİ)
CANER AKIN PARİS (TROYA PRENSİ) - ERDEM ERDOĞAN PARİS (TROYA PRENSİ)
ERTUĞRUL CENK KARAFERYA KALKHAS (YUNAN KAHİN) - KAAN BULDULAR KALKHAS (YUNAN KAHİN)
ZEYNEP HALVAŞİ TROYALI KADIN - EDA ERDAŞ TROYALI KADIN
MUSTAFA KURT HOMEROS (ANLATICI-OZAN ) - ŞÜKRÜ BOĞAÇHAN BOZCAADA AŞİL
İLHAN DURGUT AŞİL - VOLKAN ALTUNEL AŞİL
İBRAHİM EREN KELEŞ ULİS - DOLUN DOYRAN ULİS
BERKAY SARAÇOĞLU ULİS - BURAK KAYIHAN AJAX
KADİR OKURER AJAX - UMUT CAN ARZUMAN AJAX
ÇAĞIN HAZAR ÖZİDEŞ AJAX - AHMET DORUK DEMİRDİREK HEKTOR
KEREM ÜNAL İNANÇ HEKTOR - TAN SAĞTÜRK HEKTOR
SÜLÜN DUYULUR LAODİKE - ÖZGE ONAT LAODİKE
ÖZGE BAŞARAN LAODİKE - HAYRİYE MİNE İZGİ İFİGENİYA
ASLI ÇILEK İFİGENİYA - SULTAN MENTEŞE İFİGENİYA
BLEDA ÖZLEM THEEA - AYHAN ULUÇ AYTAN ANDRASTOS
BILAL KILIÇASLAN ANDRASTOS - MERT TÜRKOĞLU MENELAOS
ERTUĞRUL BOLAT MENELAOS - ÇAĞDAŞ YURDAKUL MENELAOS
EMİNE ÖMÜR UYANIK HEKUBA - GAMZE TOPER HEKUBA
AYŞEGÜL DENİZ ERTÜRK HEKUBA - REDYAVE İNCİ DOĞRU HOMEROS'UN İKİ YARDIMCISI
KARDELEN BÜYÜKAKGÜL HOMEROS'UN İKİ YARDIMCISI
NEŞE GÜNE HOMEROS'UN İKİ YARDIMCISI - SERAP ARMAĞAN HOMEROS'UN İKİ YARDIMCISI
UMUT YAŞAR YARDIMCI REJİSÖR - AYLİN ÖZUĞUR KORREPETİTÖRLER
ESRA POYRAZOĞLU ALPAN KORREPETİTÖRLER - YAMAN DİKENER KORO PİYANİSTLERİ
HANDE UÇAR KORO PİYANİSTLERİ - M.BORAN SAV RANREJİ ASİSTANI
DENİZ ALP KOREOGRAFİ ASİSTANI - ALİ HAKAN ODABAŞI REPETİTÖRLER
ELİF AKTAR REPETİTÖRLER - SEVİM BAŞOL REPETİTÖRLER
ALMULA ERSOY REPETİTÖRLER - ÖZGE A. BAHARDOGAN REPETİTÖRLER
ZEYNEP UTKU KONDÜVİT - ARİFE PELİN KÖKEN BALE KONDÜVİTLERİ
ASLI ÖNGÖREN BALE KONDÜVİTLERİ - IŞINSU YAPICI BALE KONDÜVİTLERİ
ZEYNEP BURCU ALTINEL SUFLÖZLER - PINAR YÜKSEL SUFLÖZLER


Ankara Congresium' un dev sahnesinde izleme şansı yakaladığım Troya muhteşemdi. Salonun yaklaşık 3100 kişilik olduğunu ve gösteriyi sahneden çok uzak bir noktada izlemek durumunda kalırsanız, sahneye yansıtılan opera sözlerini okumakta sorun yaşayabileceğinizi söylemek istiyorum. Ve tabi sanatçıların yüz ve mimiklerini yakalama şansınız da olmuyor. Ancak sahneyi tam olarak görebiliyor ve koreografiye hakim olabiliyorsunuz, çünkü bazı sahnelerde 250 civarında sanatçı aynı anda sahnede yer alıyor. Ve zamanlama açısından da trafik, otopark, bilet alma, yer bulma vb durumları göz önünde bulundurmakta fayda olacağını söyleyebilirim. 

27 Ocak 2019 Pazar

Antalya

Pazar, Ocak 27, 2019 6
Bir kenti bırakıp, yeni bir şehre varabilmeyi düşleyerek geçirdiğin zamanlarda, ne taşıyabilirsin yanında valizindekilerden başka?
Gözlerindeki ışıltıyı, kurduğun cümleleri, çocukça tavırlarını, ruhunun berraklığını ve umudumu bırakamamışım ki geride. Bir baktım hepsi benimle, içimde, yüreğimde...
Bir yolda ilerlemek, yavaş yavaş iklimin değişmesini, bitki örtüsünün farklılaşmasını gözlemlemek; insanı dünyanın değil de senin döndüğüne inandırıyor. Bu zamanın akıp senin olduğun yerde kaldığını düşünmenin tam tersi. Hani yıllar geçer, gözlerindeki ışığın parlaklığı azalır ama ruhun şarkı söylemeye devam eder ya işte öyle. Dünya ile birlikte dönmeyi, zamana karışıp akmayı becerebilecek miyiz?
Bilmediğim bu şehrin sokaklarında dolaşırken, kendimi tanımadığım bir insanın ruhunun derinliklerinde hissettim. Bir kentte kendini güvende hissedebiliyorsan, o şehir senin olmuştur bence. Peki bir insanı tam olarak tanıyabilmek mümkün mü? Bir insanın kalbinin dehlizlerine inebilmek, kendisinin bile farkında olmadığı çıkmaz sokaklarından geri dönmek, bir insanda dolaşırken kaybolmayı göze almak gerekir belki bunun için. Hiç kimseyi kentin bir bulvarında karşıdan karşıya geçerken tanıyamayız, bir kenti de öyle...
Antalya’ dan bana ne getirdin? Meraklı kocaman açılmış ela gözleriyle bakıyordu.
“Sana portakal çiçeklerinin kokusunu, Akdeniz melteminin ipeksi serinliğini, başını kaldırıp sonsuz maviliğe baktığında duyduğun martı çığlıklarını getirdim.” dedim.
“Nereye sığdıracağım ben bu kadar şeyi?” Bu kez şaşırma sırası bana gelmişti ama çabuk toparlandım:
“Bir kısmını kalbinin derinliklerine, birazını dalgalı saçlarının arasına saklayabilirsin ve kalanını da kirpiklerinin üzerine koy ki, gözlerini açıp kapattıkça hep beni anımsa...”
“Anlaştık.” dedi gülümseyerek...
Bir yolun sonundan ne bekler insan?
Tanıdık bir tebessüm, samimi bir sarılış, içten bir merhaba mı?
Eğer vardığın yer, kendi evin kadar rahat hissettiriyorsa, kapını kapatıp kendinle kalabiliyorsan mesela ya da kafana esip duşa girebiliyorsan, buzdolabını rahatlıkla açabiliyorsan örneğin ve yürüyüşe çıktığında anahtarı buluyorsan cebinde; misafirliği evinde değil kalbinde yaşayabiliyorsan orada; bu yolda yürümeye devam etmelisin...
Bir taş daha attı denize, saçlarının arasından güneşin parlak sarılığını görebiliyordum.
-Denizi seyretmek, dedi bende çaresizlik hissi uyandırıyor, yaşlanmayı, ölümü ve doğanın gücü karşısındaki çaresizliğimizi hatırlatıyor.
O sırada bir bulutun gölgesi düştü sanki kirpiklerinin üzerine.
-Hayır, dedim. En derin çelişkilerimi, en kötü kararlarımı, en büyük hatalarımı hep denize anlattım ben. Sen de ruhunun derinlerindekileri anlatmayı denemelisin ona, kimseye anlatamadıklarını. Sessizce dinler seni, dinlerken dinlendirir, dinlendikçe durulur içindeki sarsıntılar, sakinleşirsin...
Başını çevirip bana baktı. Gözlerinin aynasından gökyüzünün sonsuzluğunda, özgürce kanat çırpan bir martının uçuşunu gördüm sanki...
-Bu mevsimde hep bu kadar çok mu yağar?, pencereden dışarı çıkarmış, yağan sağanak yağmurda ellerini yıkıyordu.
Yüksek palmiyelerin bir şeyler anlatmak istercesine canhıraş çırpınışları, ara sıra gri gökyüzünde beliren şimşekler, rüzgarın uğultusu ve denizin yükselmiş, kızgın dev dalgaları onu biraz ürkütmüş gibiydi. 
-Dışarıda değil, içinde kopan fırtınalara odaklanmalısın, dedim. Biliyorsun ne zaman bir barınak istersen sığınacak, ben buradayım. Sesim rüzgarın sesinde kayboldu.
-Pencereyi kapatıp bana baktı, gözlerinde şimşeklerin kızıllığı vardı. “Hiç anlamayacaksın değil mi? Yağan yağmurla ıslanmak istiyorum. Rüzgar dallarımı kırsın, incineyim ne çıkar? Yaşadığımı duyumsarım en azından, beni yaşamam gereken acılardan korumaya çalışma artık...
-Duyuluyor mu acaba?, diye sordu merakla.
-Onu görünce hızlanan kalbimin sesi, dışarıdan duyuluyor mu?
Şehirler arası otobüslerde hiç tanımadığın ve bir daha göremeyeceğin insanlara sırlarını anlatmak daha kolay olurmuş, diye okuduğunu anımsadı bir yerlerde.
-Bazen benimle konuştuğunda sanki kızarıyormuşum gibime geliyor ve nefesim hızlanıyor biraz. Bunları engellemem gerekir, anlayacak diye ödüm kopuyor.
Öyle masum ve içtendi ki. Tüm sorularının cevabı ve tüm sorunlarının çözümünün bende olduğuna inanmıştı, psikoloji okuyorum, dediğimde.
- Bak, dedim. Unutma! Kendimi en büyük hayat dersini verecek kadar bilgili hissetmiştim.
-Eğer istemiyorsan kimse duyamaz kalbinin sesini. Ve asıl mühim olan sen bilinsin istediğinde ve anlatmaya çalıştığında duyulabilmesidir yüreğinin söylediklerinin...
Rahatlamış bir ifadeyle baktı yüzüme, ikna olmuş gibiydi...
-Gidiyor musun?, dedi. Göz pınarlarında tomurcuklanan damlaları saklamaya çalışmadan.
-Buradan ayrılıyor olmam, gittiğim anlamına gelmiyor, biliyorsun değil mi?, dedim.
Eğilip ellerini tuttum ve dinozorlu anahtarlığı avucuna bıraktım. 
-Unutmamışsın, dedi. 
Gözleri tekrar ışığına kavuşmuş gibiydi.
-Hiç unutmayacağım. Ne seni ne seninle ilgili hiçbir şeyi, hele ki istediklerini. Hep konuşacağız, bu bir hafta çabuk geçecek inan bana.
Bir şeyi bitirip, yeni bir şeye başlamak gibi değil çıktığın yolculuklar. Geride bıraktıklarını aslında bırakamadığını ve yanında taşıdığını hissettiğinde, kendinden kaçamayacağını anlıyor insan.
Ve bir yolculuktan dönerken, yaşadığın ancak sana ait olmayan, çalınmış bir zaman diliminden çıktığını düşünüyorsun. Ait olduğun şehre girerken ise, seninle birlikte her yere taşıdıklarına yaklaşıyorsun ve belki en çok da kendine...

Not: Bir hafta Antalya' daydık. Ve bunlar da gezi notlarımız:) 
Metinler arasında kurgusal bütünlük bulunmayıp, tamamı farklı zamanlarda farklı durum ve manzaraların çağrıştırdığı kurgusal notlar olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.
DEVAMINI OKU

Zümrüdüanka

Pazar, Ocak 27, 2019 2
ZÜMRÜDÜANKA | ANTALYA DT
2 perde | 1 saat 50 dakika
Yazan : ELİF SOLAK | | Yöneten : EZGİ YENTÜRK
KONU: Miladi takvimler 1843'ü, göç eden kuşların pusulası ise Kaf Dağı'nı göstermektedir. Hereke'de kurulan Çuha Fabrikası'nda yıllar sonra umulmadık bir yangın çıkar. Saten ve Camaron'un aşkının alevi ise daha önceden kalpleri tutuşturmaya başlamıştı…
Masalların gerçek, gerçeklerin masal olduğu, göçmen kuşların kanatlarını yedi dipsiz vadiye doğru açtığı, Zümrüdüanka'yı ararken kendilerini bulduğu bir handır bu dünya. Ve dünya dönerken, küllerinden doğmayı becerebilenler Kaf Dağı'na ulaşır.
OYUNCULAR:
YAŞLI SATEN : SENEM ŞAHİN
1. ANLATICI / OHANNES / HAYALİ / İŞÇİ : DURMUŞ BENLİ
2. ANLATICI / BOĞOS / İŞÇİ : REMZİ KÜRŞAD SÜREN
GENÇ SATEN : TÜMAY REVŞAN GENÇ- ZEHRA ECE ARAL
CAMARON / İŞÇİ : MERT CAN SEVİMLİ
HANCI / İŞÇİ : SİDAR BARAN
SERASKER RIZA PAŞA / İŞÇİ : NİYAZİ MERT KURT
HACI AKİF / İŞÇİ : OKAN KAĞNICI
DEĞİRMENCİ / İŞÇİ : ŞÜKRÜ GÜREL
YARDAK / 1. İŞÇİ : ÖMER ALPER İZCİ
SULTAN ABDÜLMECİT : İSMAİL SABRİ MEMİŞ
2. İŞÇİ : GÖKHAN HIZARCIOĞLU
DANS / İŞÇİ / KÖYLÜ : SELGE EZGİ ZINDAN
İŞÇİLER / KÖYLÜLER : ÖZLEM ŞENDİNÇ- ESRA ŞEN- BAŞAK İŞÜR- EBRU TANRIVER- EMEL ELEVLİ- AYSEL GÜCÜM
Bu sezon Ankara' ya turneye gelmiş olan ancak izleme şansı bulamadığım Zümrüdüanka' yı, hazır Antalya' ya gitmişken görmek istedim. İlk kez farklı bir şehirde bir temsil izleme şansı ve farklı bir şehrin tiyatro izleyici kitlesi ile tanışma fırsatını da yakalamış oldum. Haşim İşcan Kültür Merkezi Devlet Tiyatroları Sahnesinde izlediğim bu oyun benim için bu anlamda özel bir oyun oldu.
Temsilin çift perde yöntemi ve ön perdeye yansıttığı dijital görüntüler ile sahneye derinlik katma tekniğini ilk kez burada görüp oldukça beğendiğimi söyleyerek başlamak istiyorum. İlk sahne dijital görüntülü bir yangın sahnesi ve modern dans yapan kız eşliğinde bir anlatıcının izleyiciye Simurg efsanesini baştan sona anlatmasını içeriyor. Bu hem Çuha Fabrikası yangınını hem de Zümrüdüanka' nın küllerinden doğuşunu temsil ediyor olsa da efsaneyi bilenler için fazlaca detaylı ve uzatılmış bir giriş olmuş.
Metinde tarihi bir olaydan yola çıkılmış. Osmanlı' nın Abdülmecid döneminde Hereke' de bir ipek fabrikasının kuruluşu sırasında Ohannes ve Boğos isimli iki kardeşin Serasker Rıza Paşa' nın da desteği ile padişahtan habersiz bir çuha fabrikası açmaya çalışmalarını konu alıyor. Olayların merkezinde herkesin konakladığı bir han var ve paralel akan olayda hancının karısı Saten ile İtalyan ressam Cameron' un aşkları işleniyor. 
Oyunda izleyiciyi rahatsız eden, tam olarak neye hizmet ettiği belli olmayan bir takım kahramanlar ve olaylar vardı. Örneğin değirmenci rolü, Hacivat Karagöz oynatıcıları, bir resim yarışması, fabrika müdürü ve fabrikanın kuruluş sahnesi bunlar bir bütün içerisinde oyunun tam olarak neresinde olması gerektiği anlaşılamayan unsurlardı. Olay örgüsü ve kurgu biraz karmaşıktı ve bu karmaşayı çözmek için Ohannes (Durmuş Benli) ve Boğos (Remzi Kürşad Süren) oyun kurgusunu tamamlamaya çalışan iki anlatıcı rolündeydi. 

Oyunu tür olarak bir yere koymam istense, müzikal, komedi, epik, dram, gölge oyunu, orta oyunu, aşk hepsinden birer tutam sunulmaya çalışılmış ancak bu biraz kargaşaya sebep olmuş gibiydi.
Oyunculuklara gelirsek; Antalya Devlet Tiyatro' sunun Windsor' un Şen Kadınları oyununda başarılı bulduğum Remzi Kürşad Süren ve Hacivat-Karagöz ustasının çırağı rolü ile Ömer Alper İzci' yi burada da çok beğendim. Bu isimlere ekleyebileceğim ise Ohannes ve 1.Anlatıcı rolü ile Durmuş Benli oldu.
''Tiyatrosuz kalmayalım'' diyerek Antalya Devlet Tiyatrolarına teşekkürlerimi sunuyorum :)

Not:+12 olarak gösterime çıkarılan bu oyunun +12 olması için bir neden göremediğimi de eklemek istiyorum.