15 Ekim 2018 Pazartesi

Şenol Abi

Pazartesi, Ekim 15, 2018 1
Henüz mahallemize taşınırken dikkatimi çekmişti Şenol Abi. Eşyalar kamyondan indirilip yan binamızın üçüncü katına çıkarılırken, O ikili koltuğu saksı taşır gibi omuzlamış, verandadan kendisini şaşkınlıkla izleyen bana gülümseyerek göz kırpmıştı. 

Kısa süre sonra yaptığı güç gösterileri ile mahalledeki tüm çocuklar için büyük bir merak unsuru olmuştu. O da bizleri sevmiş ve sadece arkadaşlığımızı değil hepimizin hayranlığını da kazanmıştı. Çünkü birer tane bacaklarında koala olan, birer tane omuzlarında, bir tane de kucağında beş çocuğu birden taşıyabiliyordu:) 'R' harfini söyleyememesinin sevimliliği ile bizlerle sohbet etmekten hiç sıkılmıyor bize bir sürü hikayeler anlatıyordu. Bakkaldan gazoz, çekirdek ısmarlıyordu. Apartmandan çıkar çıkmaz etrafını saran çocuklardan görünmez oluyor, peşinde bir çocuk ordusu ile dolaşıyordu. Bisikletimiz mi bozuldu çare onda, düştük bir yerimiz mi kanadı doğru Şenol Abi'ye, kavgaya mı tutuştuk Şenol Abi çözerdi. 
Sadece çocukların değil büyüklerin de vazgeçilmezi olmuştu. O kadar güçlüydü ki herkes onu isterdi. Ev mi taşınacak, kum mu çekilecek, tamir işleri mi elinden gelmedik iş yoktu. Fındık toplama vakitleri en aranılan ırgat oydu. Hiç yorulmaz, gık demez akşama kadar gülümseyerek çalışır, en yüksek dallara, en imkansız uçurumlara iner bahçeyi kurtarmadan bırakmazdı. Fındık çuvallarını üst üste koyup ikişerli taşırdı. Hele babam bayılıyordu Şenol Abi' ye. Balığa çıkarken Şenol, ava giderken Şenol, fındıkta Şenol, başakta Şenol :)

Alt katlarında oturanlar hem onların ev sahibi hem benim yakın arkadaşlarımdı o yüzden kardeşim, ben, Ali ve Feyza öncelikli çocuklardık Şenol Abi nezdinde:) Bir de yeğeni Deniz vardı. Şenol Abi' nin ablası boşanmış, kızı Deniz ile birlikte onlara taşınmıştı. Biz beş çocuğa Şenol Abi bir yaz rüyası yaşatıyordu. 
Bir gün dedi ki ''Pıypıylı uçurtma yapacağım size, uçtukça pıy pıy edecek, biz de aşağıdan duyacağız''. Malzemeleri birlikte almış, üç çıtalı, altıgen, rengarenk, uzun kuyruklu uçurtmamızı hep birlikte yapmıştık. Sonra deniz kenarındaki boş alana gidip, uçurtmayı uçurmuştuk. Şenol Abi' nin o gün ne kadar mutlu olduğunu, belki bizlerden çok daha keyifli olduğunu hatırlıyorum. Hepimiz tek tek uçurtmanın ipini tutmuş, uçurtmayı yönlendirmeyi, yükseltmeyi, alçaltmayı öğrenmiştik. O hakimiyet duygusunu ve o gücü hissetmemizi sağlamıştı. Pır pır sesinin bizi çok mutlu ettiği harika bir gündü.  

O yaz en mükemmel tüftüf, en profesyonel sapan, en hızlı tornet, en büyük uçurtma, en güzel ok-yay, en çok gazoz kapağı ve en çok hava bizdeydi:)

Mevsim yazdı ve yüzmek bizim işimizdi :) Şenol Abi ile neredeyse havanın yüzmeye elverişli olduğu her gün limanın ucundaki Kumluk dediğimiz yere yüzmeye giderdik. Liman, mendirek de derdik, büyük kayalıklardan yapılmış bir dalga kırandı. En uçta üzerine tırmanmaya bayıldığım bir deniz feneri vardı. Kasabamız girişinde liman, çıkışında ise iskele olan bir kıyı kasabasıydı ve liman-iskele arası yüzebilmek çocukluğumun en prestijli deneyimiydi. Şenol Abi bir gün bize bu fikir ile geldiğinde kendimi uzaya çıkacak kadar heyecanlı hissetmiştim. Hepimiz yüzme biliyorduk ancak tedbiren simitlerimiz, kolluklarımız, paletlerimiz ile Şenol Abi' nin peşinde ördekler gibi nasıl mendirekten, iskeleye yüzüp geri gelebildik, düşündükçe hala şaşıyorum :) 
Şenol Abi çok spor yapıyordu ve çok güçlü akciğerlere sahipti. Suyun altında hareket halinde olmasına rağmen çok uzun süre kalabiliyordu. Bir gün dedi ki, ben denizin dibinde yürümek istiyorum:) Şnorkellerle onu izledik. Suyun altında devasa bir kayayı kucaklayıp, kaya sayesinde denizin dibinde yolda yürür gibi yürümesi, bir film sahnesi gibi gözlerimin önünden hiç gitmedi. Hatta bir süre sonra işi ilerletmiş o kayayla yürürken biz de beline sarılıp suyun altında onunla gezmeye başlamıştık. Bugün bu kadar iyi yüzüyorsam, bunu Şenol Abi' ye borçluyum.

Suyun altında bu kadar kalabilmenin farklı kazanımları da vardı; Şenol Abi en büyük ve en lezzetli midyeleri bizim için topluyor, onları taş ve tenekeden yapılmış düzenekte pişirerek afiyetle bizlere yediriyordu. Tuz ve ekmek ile yediğimiz bu atıştırmalık, çocukluğumun en lezzetli yiyeceği olmuştur her zaman. 

Şu an nerede ve ne yapıyor hiç bilmiyorum. Sonraki yazlar ya uzak bir inşaatta çalışmaya başlamıştı ya da ben biraz daha büyümüş farklı arkadaşlar bulmuştum. Ancak O, çocukluğumun en güzel yerinden bana hep gülümseyerek bakmaya devam etti. Şenol Abi, yetişkin kavramı ile bağdaşamayacak şekilde hesapsız, hevesli, coşkulu ve tertemizdi. Şenol Abi bir yetişkin değil, sadece biraz fazla büyümüş dev cüsseli bir çocuktu :)

Not. Görseller Pascal Campion.

7 Ekim 2018 Pazar

Sevda Dolu Bir Yaz

Pazar, Ekim 07, 2018 4
SEVDA DOLU BİR YAZ | ANKARA DT
1 perde | 65 dk
Yazan : FÜRUZAN | | Yöneten : ERAY ESEROL

Kız -Kim olduğumu, kimlerden olduğumu bilmek istiyorum!
Anne -Ne diye anlatıyorum bunları? Baştan sona ne diye oynuyorum bütün bunları sana? Kim olduğunu, kimlerden olduğunu bil diye.
Osmanlıdan günümüze nesiler boyu devam eden kimlik kavgasını, Anne ve Kız, tüm hayatı sorgulayarak sona erdirmeye çalışırlar. Sevda Dolu Yazlardan başlayarak, Füruzan’ın güzelim Türkçesiyle…

OYUNCULAR : ŞEYDA AKOVA BALCIOĞLU - YAPRAK SELİN ONAT - AYŞE AKINSAL


Füruzan Kimdir?


Feruze Çerçi veya tanınan adıyla Füruzan (d. 29 Ekim 1932, İstanbul), Türk yazar.
Çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden birisidir. Türk öykücülüğünde genellikle "küçük insanlar" diye adlandırılan toplumun ezilmiş, hakkı yenmiş, duyarlıklı iç dünyaları keşfedilmemiş insanlarını yazmıştır. Öykünün yanı sıra şiirden, romana, gezi yazısından, denemeye, şiire ve çocuk kitabına kadar edebiyatın farklı türlerinde eserler vermiş, öykülerinin bazıları tiyatro sahnesine ve sinema perdesine taşınmıştır. 1970' li yıllarda en çok dikkat çeken üç kadın yazardan biri olarak Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu' yla birlikte anılır.
Gülsün Кaramustafa ile birlikte yönettiği Benim Sinemalarım filmi, Türk sinema tarihinin en başarılı eserleri arasında sayılır.
Bu sene tiyatro sezonunu Elif ile birlikte Ziraat Sahnesi' nde açtık. Oyunun tek perde oluşu ve konunun anne-kız karakterleri etrafında dönmesi seçim nedenimdi. Elif ilk yetişkin tiyatro deneyiminden başarı ile çıktı. İyi bir tiyatro izleyicisi oldu, metnin ağırlığı ve bazen konunun zor ilerleyişine rağmen sıkılmadığını ve daha çok oyun izlemek istediğini söyledi :) Bu kış hafta sonu matine izleyicilerine biz de dahil olacağız gibi görünüyor.
Füruzan bu eserinde 1940-50' lerden 1970-80' lere uzanan bir öyküyü anlatıyor. Öyküde dört kuşak var. Hikayede, İstanbul' da bir köşkte yaşayan zengin ve köklü bir ailenin; sert, otoriter Büyük hanım figürü, ilk kuşak olarak yer alıyor. Küçük bey (evin oğlu)' in, yoksul komşu kızı ile yaşadıkları ilişki sonucu doğan kız çocuğu ve bu çocuğun ailede kabul görmemesi sonucu gelişen olaylar; kötü anılarla dolu geçen hüzünlü bir çocukluk öyküsü anlatılıyor.
Köşkte, annesini hiç göremeden, babasına baba demesine bile izin verilmeden besleme olarak büyütülen kız çocuğunun, evlendirilip bir kızı (dördüncü kuşak) olması ile kuşaklar tamamlanıyor. Biz temsilde iki kadın oyuncu görüyoruz. İlki köşkte büyüyen ve karşımıza anne olarak çıkan Şeyda Akova Balcıoğlu ve kızı rolündeki Yaprak Selin Onat. Bir de Besime Kalfa var (Ayşe Akınsal) görüntüleri ile oyuna eşlik ediyor.
Oyunun geçtiği zaman ise 80' ler. Sahnede üniversite öğrencisi olan kızını, dikiş dikerek zorluklarla okutmaya çalışan bir anne ve onun geçmişe dair anlattığı hikayeleri izliyoruz.
Perde, İncesaz' ın solistlerinden Melihat Gülses' in nostaljik sesinden ''Rüzgar Kırdı Dalımı'' isimli buselik makamından bir eser ile açılıyor. Oyunda iki kadın oyuncu, oyun içinde oyun oynayarak geçmişte yaşananları rolden role geçip izleyiciye anlatıyorlar. Sahnede büyük hanım, dede, baba, kalfa, anne anneyi farklı farklı şekillerde görüyoruz. Çünkü bu rollere kah Şeyda Akova Balcıoğlu kah Yaprak Selin Onat giriyor.
Yönetmen Eray Eserol, Behzat Ç. dizisindeki Tahsin Amir:) Kostümler, dekor, müzikler, ışık ve sahne detayları iyiydi. Oyunculuk olarak Şeyda Akova Balcıoğlu' nu daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Anne-kız rolüne uygun olamayacak kadar yaşları yakındı ancak bunu ben kendi adıma sorun etmedim, hayal gücüm ile yaş farkını artırdım:) Metin; içine alan, sürükleyen, akıcı bir metin değildi. Oldukça hüzünlü ve dramatik bir öyküydü anlatılan ve finalde verilmeye çalışılan olumluluk bu duygusal ağırlığı hiç dağıtamadı. Final, oyunun içerisinde kayboldu. 
Bu oyunun, ulaşım ve zaman avantajı ile Ankara' lı tiyatro severler için güzel bir alternatif olabileceğini düşünüyorum ve her zaman olduğu gibi ''yaşasın tiyatro'' diyorum!

-"Babamla geçen tren yolculuğumu, sıkıntılı, kasvetli zamanlarımda, hatta düğünümde bile düşünmüşümdür.
Bana düğün de yaptılar elbette.
Ayaklı Singer dikiş makinem de çeyizimdendir."
-"Bir ara gözleri bana rastladığında, kimsenin seçemeyeceği çabuklukta, kışkırtıcı bir göz kırpmayla, kaçamak bir şekilde gülümseyiverirdi.
Beni severdi, biliyor musun severdi, sahiden severdi."
-"Bir de 'gençler birbirlerini görsünler' dendi.
Aman bilsen babanın nasıl da bembeyazdı elbiseleri. Ayakkabıları da öyle.
Denizaltıcı.
Boyu boyuma göre uzun, çenesi güzel bir adam. Denizgediklisi.
'Olur efendim' dedim. Ne diyecektim ki...
Evlendik."

25 Eylül 2018 Salı

İkilem

Salı, Eylül 25, 2018 14
Hayatta yaşadığım ilk hayal kırıklığı bir ''değerlendirme hatası''ydı. En sevdiğim öğretmenim karşılaştığı onlarca farklı sorun arasında, benimkini önemsiz görmüş ve mümkün olduğunca az vakit harcayarak çözmek istemiş, arkadaşım ile tutuştuğum kavgada, cezayı bana kesmişti. Oysa ben haklıydım ve haklı olmak, bir çocuk için ölümüne direnmek demekti. Öğretmenim meseleyi kendince çözmüştü. Ancak o zamanki aklımla benim bundan çıkardığım sonuç, dinlenmeye değer bulunmadığım, itirazlarımın etkisizliğinin üzüntüsünden çok, güvendiğim birinin ''değerlendirme hatası'' yapmış olduğuydu. 
O günden sonra pek çok hayal kırıklıklarım oldu. Beklentilerimin, isteklerimin, umutlarımın gerçekleşmediği oldu. Sevdiğim insanlardan beklediğim duygusal yanıtları alamadığımda, işler planladığım gibi gitmediğinde, emeklerim karşılıksız kaldığında, maddi imkansızlıklar karşıma ısrarla çıktığında üzüldüm, hayal kırıklığı yaşadım. Bunun ne demek olduğunu, üstesinden nasıl gelinebileceğini, canımı ne kadar acıttığını ve düştüğüm yerden nasıl kalkabileceğimi öğrendim.

Yeni deneyimlediğim hayal kırıklığı ise benim yüzümden başkalarının yaşadığı hayal kırıklığı ve bu duygunun benim üzerimdeki yansımaları olarak tanımlanabilir. Ve maalesef bu berbat utancın üstesinden gelebilecek kadar donanımlı değilim. 

Bir çok nedenden dolayı ailemin tek çıkış biletiydim. Kardeşlerimin aksine okul ile arası iyi olan, evin akıllı, yakışıklı çocuğuydum. Okul başarılarım arttıkça evde her şey bana göre dizayn edilmeye başladı. İki odalı evimizde rahat ders çalışabileyim diye tek odayı bana tahsis ettiler. Kafam çalışsın diye yemeğin etlisini, tatlının sütlüsünü bana verdiler. İlkokul, ortaokul ve liseden sonra ailemin en büyük hayali mühendislik fakültesine girmeyi de başarmıştım. Eşe, dosta, komşuya, akrabaya nazar değecek diye anlatmıyorlardı ama gururdan gözleri doluyordu. Okulu büyük maddi sıkıntılar içerisinde bitirdiğimde ise tüm zorluklar bir anda uçup gitmiş evde adeta bir bayram yaşanmıştı. Kısa zamanda da mesleğimde tecrübe edinebileceğim kurumsal bir üretim şirketinde işe başladım.
Şimdi yavaş yavaş işin ekilen bahçeler ve biçilen mahsuller kısmına geliyorduk. Benden bekledikleri ekmeğini kazanmış, ayaklarının üzerinde duran, bayramlarda, seyranlarda, doğum günlerinde elinde tatlısıyla gelen, yılda bir kez onları tatile, hastalandıklarında doktora götüren, maddi-manevi desteğini ihtiyaçları olduğu kadar sunan-bana göre hayırlı-evlattan çok; tüm kazancını ellerine sayan, tam zamanlı ve ömürlük bir köleydi. Ben yıllar içerisinde bu beklentinin sinyallerini her ne kadar almışsam da bu kadar net bir şekilde karşıma çıkana kadar çözüme yönelik bir strateji geliştirmemiştim. Bunca zaman üzerimde ödeyemeyeceğim kadar çok emekleri olan, beni seven, canımdan kanımdan bu insanlarla maddi hesaplar yapmak zaten yüzümü yeterince kızartırken yine de içimde hep uzlaşabileceğimize ve beni anlayacaklarına dair bir umut taşıdım.

Bir süre onların hayal ettikleri hayatı sürdürmek için büyük gayret gösterdim. Onlar için mutluluk verici benim için aldığım nefes sayısının bile gözetlendiği hapishane hayatından farksız on ay geçirdik. Artık dayanamadığım noktada, ihtiyaçları olduğunda hep yanlarında olacağımı belirterek, evden ayrılmak istediğimi ve buna saygı duymaları gerektiğini söylediğimde ise, gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığının çok ötesinde ihanete uğramışlık duygusuydu. Birden dünyanın en nankör çocuğu olmuş, çıktığı kabuğu beğenmemiş, yemek yediği kaba pislemiş, eli para tutunca baba ocağını unutmuş ve şu an burada saymak istemediğim en kötü şeyleri yapmıştım.
Bir taraftan bana tüm yürekleriyle güvenen, destekleyen, hep ama hep inanan bu insanlara karşı büyük bir utanç içerisindeyim. Yaptıklarını düşündükleri ''değerlendirme hatası'' ile onları baş başa bırakmak, hayatımın geri kalanı için büyük bir iç sıkıntısı olacak. 
Diğer taraftan yaşamak istediğim, beni bekleyen, bunca çalışmanın karşılığını alabileceğim, düşlediğim hayat var. Kendimi bu noktaya taşırken onların beklentilerini görmezden gelmiş ve kolayca çözülebileceğini düşünmüş olmak da benim yaptığım bir ''değerlendirme hatası''. 
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımda pişmanlıktan öleceğim, beni kahredecek bir ''değerlendirme hatası'' daha yapmaktan çok korkuyorum. Ancak bulunduğum bu durumdan çıkış yolunu da bir türlü bulamıyorum. 

Not. Kurgu tamamen hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar: Avogado6 Art' a aittir.




23 Eylül 2018 Pazar

Ne Olduysa Ondan Sonra Oldu

Pazar, Eylül 23, 2018 18
Üniversitenin ilk senesi, sanıyorum 1995 yılı. Özel sağlık hizmetleri bugünkü kadar yaygınlaşmamış ve oldukça maliyetli. Sağlık sistemi henüz birleşmemiş. SGK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi farklı sağlık güvenceleri var. Ben emekli memur çocuğu olarak Emekli Sandığı' ndan faydalanıyorum. En kaliteli sağlık hizmetini de Emekli Sandığı sağlıyor, memnunum da bu durumdan.
Gözlerimde miyopi var ve yıllık düzenli göz kontrolüne gidip bir numara güncellemesi yaptırıyorum. Yalnız göz doktoruna muayene olmak o kadar kolay değil. Doktorun belirli bir hasta görme sayısı var. Örneğin öğleden önce 20, öğleden sonra 20 hasta gibi. MHRS yok, randevu sistemi yok. Tek bir sistem var, erken gelen sırayı alır:)

İyi bir hastanede iyi bir doktora muayene olayım diyorsanız, akşamdan orada yatmayı göze almanız gerekiyor. Benim muayene olduğum yer, eve yakın, az bilinen küçük bir semt polikliniği, dolayısıyla sabaha karşı beşe doğru evden çıkarsam bir sıra alabiliyorum kendime:)
Sabaha karşı evden çıktım, niyetim yürüyerek gitmek, yarım saat kadar bir yürüyüş yolum var. Çok kısa bir süre yürüdükten sonra yanımda lüks bir jeep durdu, içerisinde bir kadın sürücü, bana 'bırakayım gideceğiniz yere sizi' diyor. Biraz ürktüm açıkçası, ama 'benim yapacak hiç işim yok, gece uyuyamadım, kendimi dışarı attım, öyle amaçsız geziniyorum, nereye isterseniz bırakayım' deyince gözüm de tuttu demek ki, işime de geldi biraz, atlayıverdim jeepe :)
Konuşmaya çok ihtiyacı olan bir kadın, geçirdiği geceden başladı anlatmaya. Kayınpederi onlarla yaşıyormuş, kocası sık şehir dışına çıkıyor, oğlu tamamen kendi dünyasını yaşıyormuş, buncağız da kalmış alzeimer kayınpederi ile baş başa. Gece kayınpeder pijamalarla apartmana çıkıp, bağırmaya başlamış eve hırsız girdi diye. Hırsız dediği de torunu. Ne yapacağını bilememiş, neyse komşularla falan adamı sakinleştirip yatırmışlar ama feci sinirleri bozulmuş. Arada bana da soruyor bir şeyler;
-Okuyor musun? Ağzımdan 'evet' çıkar çıkmaz alıyor hemen sözü;
-Aman aman sakın sakın okulunu bırakayım deme. O okulu ne yap et bitir. Ben okulumu yarım bıraktım başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Okulumu yarım bırakıp, evlendim, eşim varlıklıydı, her şeyim oldu ama mutluluğum olmadı vs. Soruyor sonra;
-Gözlük mü takıyorsun? -Evet;
-Aman aman sakın sakın laser olayım deme, o gözlüğünü tak, ameliyat falan olma. Ben oldum, ne olduysa ondan sonra oldu. Gözüm enfeksiyon kaptı, tek gözümde görme kaybı oluştu, uzun tedavi sürecinde eşimle ilişkimiz bozuldu, o da başka biriyle birlikte oldu vs. Soruyor;
-Ailenle mi oturuyorsun? -Evet, dememe kalmadan;
-Sakın ola ki ailenin özelikle babanın ahını alma, sözünden çıkma, onaylamadığı bir evlilik yapma. Ben babama karşı çıkıp, evlendim başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Eşim beni sevmedi, değerimi bilmedi, hor gördü, aşağıladı vs. Soruyor;
-Sevgilin var mı? -Yok;
-Aman aman sakın acele etme o işler için, okulunu bitir, işe gir ondan sonra bulursun. Ben buldum ne olduysa ondan sonra oldu...... Biliyorsunuz :)
Artık iyice çekinmeye, çok da sağlıklı olmadığını düşünmeye başladığım birinin arabasına bindiğim için endişelenmeye başlamış, bir an önce gideceğim yere varıp, inmek istiyordum. Sorulara devam etti;
-Evde kediniz var mı? -Yok;
-Aman aman sakın alayım demeyin. Ben oğlumu kıramayıp, kediyi eve soktum başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Bütün uğursuzluklar bizi buldu. Tüm düzenimiz bozuldu. Sekiz aylık hamileydim, bebeğimi kaybettim, psikolojim bozuldu.

Giderek sertleşen trajediler zincirinden nasıl çıkacağımı bulmaya çalışıyordum. Bir yandan da anlattığı şeyler gerçek mi, bu kadar kötü şey bir kişinin başına gelmiş olabilir mi, yoksa uyduruyor mu diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Kadının yüzünde salt acıdan ve üzüntüden başka bir duygu göremiyordum. Bu arada gideceğimiz yere çok yaklaşmıştık. Sağa çekip arabayı durdurdu, yüzüme baktı ve;
-Ben üveymişim biliyor musun, dedi. 13 yaşında öğrendim üvey olduğumu ve evdeki bütün hapları yuttum ama ölmedim, midemi yıkayıp beni kurtardılar. Keşke o zaman ölseymişim. Sence neden ölemedim? Haptan diyorsan sonrasında bileklerimi de kestim, deyip bana bileklerindeki eski ama hala belirgin çizikleri gösterdi. Yine kurtardılar. 
Kadından gözlerimi ayıramıyor, bana bunları neden anlattığını bilemiyordum. Ayrıca öylece kalakalmış arabadan da bir türlü inemiyordum, kadınla bakışıyorduk. Sanki her şeyin cevabı bendeymiş gibi soru dolu gözlerle bana bakıyordu. Oysa 17 yaşındaydım, hayat benim için de çözülmeyi bekleyen bir bulmacadan farksızdı. Anlattıkları ise beni çok derinden sarsmıştı.

Neden sonra kendime geldim. Teşekkür edip, arabadan inmeyi akıl ettim. Hiç hareket etmedi, hiçbir şey söylemedi, arkamdan bakmaya devam etti. Hastanenin bahçesinden girerken, dönüp baktığımda hala orada beni izlediğini görebiliyordum.

Not. Kurgu, yaşadığım bir olaydan esinlenilmiştir.
Görseller Erica Dal Maso' ya aittir.



17 Eylül 2018 Pazartesi

10 Yaş

Pazartesi, Eylül 17, 2018 18
10 yaş;
Tuhaf ve buz gibi bir espri anlayışı,
Garip bir youtuber aksanı,
Karizma olma telaşı,
Kanka, baba, abi, olum gibi sesleniş tarzları,
Elif ile laf yarışı,
Salona saçılmış çoraplar,
Clash Royal oyunu ve futbolcu kartları ile geçti:)
11 için hazırlıklarımız tamam. Elif için kullandığım ekipmanları kaldırmıyorum, bir yıl daha saklıyorum çünkü:)
11. yaşının ilk gününde 5.sınıfa başlıyorsun. Hep olduğu gibi öylesine hazır öylesine telaşsızız ki seninle yeni bir şeylere başlarken. Geçen seneki tedirginliğimiz, arayışlarımız, bocalamamız, soru işaretlerimiz hiç biri yok şimdi. Okulun, servisin, öğretmenlerin, hatta ders konuları bile hafızamızda :) 
Duygusallığın, duyarlılığın, uyumlu oluşun ve büyükleri anlayan kişiliğinle işimizi hep kolaylaştıran oldun. Sarılmayı, teması, sohbeti seven, olumsuz şeyler hissettiğinde hemen etkilenen, gözlerimize bakıp içimizi görmeye çalışan hassasiyetin ile nasıl bir yetişkin olacaksın merakla bekliyorum. Çocukluktan gençliğe geçişinin her anını ilgi, mutluluk ve heyecanla izliyorum. 
Canım oğlum, yeni yaşını, yeni okulunu, yeni hayatını kutluyorum :)

8 Eylül 2018 Cumartesi

Ezgi & Joao

Cumartesi, Eylül 08, 2018 21
İlkler hep özel olur ve unutulmaz. 5 Eylül' de de beni ilk kez teyze yapan yeğenim evlendi.
Berlin' de yaşadıkları için önce orada nikah yapıldı. Tabi ki sonra da Ankara' da:)
Damadımız Portekiz, Azor Ada' lı:) Tüm sempatisi ve sıcakkanlılığı ve bildiği sadece üç cümle ile (merhaba, hoş geldiniz, teşekkür ederim) kalbimizi fethetti :)
Genç davetlilerin sayıca daha fazla olduğu organizasyonda, giriş dansından itibaren klasik düğün konseptinden farklı, çok ama çok eğlenceli bir akşam yaşadık. Ancak bu tabi ki 'ah zaman nasıl  da hızlı geçiyor, bu kadar büyüdün mü sen' duygusallığını yaşamamıza engel olmadı.
Elif ve Eren için Ezgi Ablalarının evlilik daveti harika bir deneyim oldu. Hem tüm kuzenleri ve ailenin bir arada olduğu, birlikte dans ettiği mutlu bir akşam oldu hem de annelerini nikah şahidi olarak görmenin de bir payı olduğunu düşündüğümü belirtmeden geçemeyeceğim :P
Ve bu yıl Hacettepe Eczacılık Fakültesini onur listesine girerek bitiren iki numaralı yeğenim, O bir prenses :) 
Üç ve dört numaralar :) Teyze olmak harika :D
Sen benim için elinden tutup, parka götürdüğüm, büyüdükçe akıl küpü olup, akıl sorduğum, saatlerce anlattıklarını dinleyebileceğim ilk göz bebeğim olarak kalacaksın. Tüm sorumluluklarını sosyalleşmelerinden, eğlencelerinden ödün vermeden en iyi şekilde yerine getirebilen gençlere bayılıyorum:) Mutlu ol bir tanem:) 

2 Eylül 2018 Pazar

Babam ve Deneyleri

Pazar, Eylül 02, 2018 16
Babam Balıkesir Eğitim Enstitüsü mezunu, kendisi emekli matematik öğretmenidir. Çocukluğuma baktığımda onunla ilgili en beğendiğim özelliklerden birinin de hayatı bizlere fizik, kimya ve matematik bilimlerinin deneysel uygulama alanı olarak vermeye çalışması olduğunu düşünüyorum:) Ve hala bir şeyler hatırlayabiliyorken de yazmak istedim.

-Anımsadığım ilk şey evde uçan balon yapmasıydı. O zamanlar annem ve babam öğretmendi ve milli bayramlarda, özel kutlama günlerinde okula gittiğimizde henüz kimsede uçan balon yokken ve yaygın bir şekilde satışı da yapılmıyorken kardeşim ve bende birer tane uçan balon olurdu. Herkesin ilgi odağı olduğumuzu ve babama büyük bir hayranlık beslediğimizi söylememe gerek var mı? Hatta balonu uçurmakla da kalmaz henüz çok küçük yaşta olmamıza aldırmadan bizlere havadan daha hafif olan hidrojen gazı ile balonu nasıl doldurduğunun bilimsel açıklamasını da yapardı.
-Babam kara ve deniz avcılığının yanı sıra tarım ve hayvancılık ile de ilgiliydi. Gümüşhane ve Kürtün' e bir hafta konaklamalı av gezilerine gider, dönüşte pestil, teker kaşar, av kuşu özellikle keklik getirirdi. Bu konularda kitaplar okur, Karadeniz' deki bahçeli müstakil evimizde pek çok şey yapardı. Çifte için fişek hazırlama ekipmanları en ilgimi çekenlerdendi. Bak kızım bunlar saçma, bu barut ateşlenecek, fişek tıpası açılacak diye anlatırdı. Balık avı için kuş tüylerinden çapari oltası hazırlardı. Balıklar bu tüyleri yem zannedecekti. Onunla ilk kez kara avına çıktığımı, bana ateş etmeyi öğrettiğini, çiftenin neden geri tepebileceğini, balık avına çıktığımızı, ağ serdiğimizi, çapari yaptığımızı, bana kürek çekmeyi öğrettiğini, bir ağaç aşıladığımızı ve yabani bir meyve ağacının nasıl aşılandığını uygulamalı görürken, aşılama türlerini de anlatmayı ihmal etmediğini hatırlıyorum.

Gündelik hayatın içinden bize verdiği bir çok örnek olurdu. Öğretecekleri hiç ama hiç bitmezdi.
-Örneğin Ankara' dan memlekete giderken ağzı kapalı boş su şişelerimiz ya da toplarımız büzülürdü. Bunun sebebi deniz seviyesine inmemiz ve atmosfer basıncının artmasıydı.

-Eğer yolda giderek kulaklarımız tıkanıyorsa sebep yine basınç farkıydı.

-Yumurtalarımız memlekette daha geç kaynıyor dolayısıyla kayısı yumurta yiyebilmek için daha az süre tutmamız gerekiyordu. Bu da suyun normal şartlar altında 100 derecede kaynaması oysa rakım arttıkça basınç azalacağından Ankara'da örneğin 98 derecede kaynamasından kaynaklanıyordu.

-Bir gün büyükçe bir su tankerinden kovalara su aktarmamız gerekmişti. Hortum ile suyu çekme işlemini gerçekleştirdiğinde kendisine büyücüymüş gibi baktığımı hatırlıyorum. Tabi ki her şeyin bilimsel bir açıklaması vardı babamın dünyasında bu da yer çekimi ve basınç farkı ile ilgili bir durumdu.

-Evde tamir edemediği bir şey yoktu. Eve usta geldiğini hatırlamıyorum.

-Lisedeyken dönem ödevim pil yapımıydı. Babamla birlikte yaptığımız pili hiç unutmuyorum. Oduncudan talaş, elektrikçiden kablo, ampul almıştım. Ve pilini kendimizin yaptığı basit elektrik devresi kurmuş, ampulü yakabilmiştik.

-Tabi ki tüm kavanozları kas gücüyle:) açabiliyordu ama evde yalnız olduğumda ve açacak kimseyi bulamadığımda kullanmam için; ısı ve genleşme ile kavanoz kapağını ısıtıp kolaylıkla kavanozu açmayı ayrıca konserve kavanozlardaki havayı bıçağın kenarı ile çıkarıp, basıncı eşitledikten sonra kolayca açabileceğimi de öğretmeyi ihmal etmedi.

-Babam renkli çay yapardı evde. Önce bardağa sıcak suyu koyar sonra şeker ekleyip iyice karıştırır ve çok ama çok yavaş bir şekilde dem kısmını döküp iki renkli çay oluştururdu. Tabi ki iki sıvının yoğunluk farkı nedeni ile birbirine karışmadığını anlatmayı da unutmazdı.

-Suyla doldurduğumuz plastik şişeler buzluğa koyulup dondurulunca neden şişe büyürdü? Çünkü dondurulan sıvılar genleşirdi:)

-Hiç bitmeyen matematik ve geometri soruları olurdu. Saatlerce bir sorunun çözümüne uğraşır, hatta formül oluştururdu.
-Sapan kullanmayı, sapan yapmayı öğretti. Böylece fındık harmanına dadanan kuşları oturduğum yerden korkutup, kaçırabiliyodum. Ayrıca basit kuş tuzağı yapmayı öğretmişti. Özellikle kışın aç kalmış kuşlar için büyükçe bir leğeni yarı yarıya kara saplayıp, bir çubuk yardımı ile yarı açık bırakıp, içine ekmek kırıntıları koyarak kuş tuzağı yapardık. Tabi çubuğa bağladığım ipin bir ucunu alıp, saklanırdım, kuş gelince ipi çeker, leğen düşer, kuş hapsolurdu :)

-Gel bakalım kızım bu elma neden kararmış?(oksitlenme) Masadaki yarım bıraktığımız elmayı gösterirdi. Annen bu yoğurdu nasıl mayaladı, nasıl süt böyle katılaştı biliyor musun?(canlı mayalar) Bak bakalım tam da kaloriferin üzerinde tavanda neden böyle is oluşmuş?(ısınan hava yükselir) Kızım hasta olmuşsun ama neden ateşin çıktı biliyor musun?(vücudun mikroplarla mücadelesi). Bak şu tepedeki sisi görüyor musun?(havadaki su buharının donması) Neden bu sabah bu çimenler ıslak ıslak yağmur da yağmamış oysa? Ya da pencere buğulanmış, çünkü dışarısı daha soğuk.(yine havadaki su buharı) Aaa şimşek çaktı ama gürültüsü gelmedi. Hadi say bakalım ne kadar çok sayarsan şimşek o kadar uzağa düşmüş demektir.(ışık ve ses hızı)

-Akşamları memlekette yemek sonrası yürüyüşlerimizde gördüğümüz iskele babalarının gemileri bağlamak için olduğunu babamdan öğrendim:) Peki ya ağaçları neden yarıya kadar kireçle beyaza boyuyorlardı? Çünkü kirece karınca ve böcekler çıkmazdı. Peki doğada mantar topluyorsunuz diyelim, hangisi zehirli nasıl bileceksiniz? Kopardığınızda süt çıkıyorsa, o mantar zehirsizdir :)

-Muazzam tarih bilgisini de söylemeden geçemeyeceğim. Tarih konusunda bilmediği bir şey yoktu. Her bilgi tarihli, isimli, kaynaklı, birbiriyle bağlantılıydı.

-Spor hayatının vazgeçilmeziydi. Ankara' nın en soğuk kış günlerinde evde geçirdiği emeklilik günlerinde bile evin içinde kültür fizik hareketleri yapar bizlere de yaptırırdı.

-Yapabileceğim her şeyi kendi başıma yapmam konusundaki büyük desteği ayaklarım üzerinde durabilmem için büyük katkı sağladı. Kendi sorunlarımızı çözebilmemiz, dışarı işleri ile ilgili bize verdiği sorumluluklar ve verdiği güven oldukça yüksekti. 

-Cuma akşamları bizlere hafta sonu programımızın neler olduğunu sorardı. Ayrıca önemli kararları almak için tam katılımlı aile toplantıları düzenlerdi. Bu toplantılar gayet ciddilik içerisinde yürütülür 'saati, gündemi, alınan kararları' hep belli olurdu.  

-İleri görüşlü, yeniliklere açık, modern görüşlü ve altı kızını tamamen akıl ve bilimin ışığında yetiştirdiği ve her birimizi okutup, meslek sahibi yaptığı için kendisine ne kadar teşekkür etsem az. Bizlere cinsiyetimizden kaynaklanan bir engelleme ya da gerçekleştiremeyeceğim bir hedef olabileceğine dair bir mesaj  asla vermedi. Umarım daha uzun sağlıklı, mutlu yıllarımız olur zira hayat bilgisi dersinde daha ondan öğrenecek öyle çok şeyim var ki...

27 Ağustos 2018 Pazartesi

2018 Yaz

Pazartesi, Ağustos 27, 2018 12
Hangisi gerçekti; sabahları alarm ile uyanıp, saatimi akşama kurduğum, hep cumayı beklediğim çalışma zamanları mı yoksa biyolojik ritmimi yakaladığım, en sade halimle yaşadığım tatil günleri mi? Büyükşehir ve çalışma hayatını sevdiğim, kendime söylediğim büyük bir yalan olabilir miydi? Eğer bir yaşam tarzı kaçınılmazsa, bir şekilde kendimize hoş göstermemiz, eğlenceli kılmamız gerekiyor o hayatı. Bu tatilin kendimle aramda yarattığı en büyük uçurum bu fikir oldu.
Ankara' dan Altınoluk' a giderken Bursa' ya uğradık.
Şehir merkezinde Tophane, Saat Kulesi, Osman ve Orhan Gazi Türbeleri, Koza Han, Ulu Cami, Şehir Müzesi, Irgandı Köprüsü' nü gezdik.
Ertesi gün ise Mudanya' da Mudanya Mütarekesi' nin imzalandığı köşkü ve
Tahir Paşa Konağı' nı gezdik. Tahir Paşa Konağı' ndaki 'baş oda' beni büyüledi. Her yeri el işçiliği ile bezenmişti, tavanı bile! Hava oldukça sıcak ve nemliydi. Gezmek harika ama aynı zamanda yorucu da :)
Sonrasında Tirilye' ye geçtik. Havası kesinlikle daha esintili ve rahattı. Harika, küçük, renkli, süslü, kişilikli:) evler gördük. Fatih Cami öncesinde St.Stephanos Kilisesi' ymiş. 8.yy.da kilise olarak yapılmış ve 16.yy.da kiliseye çevrilmiş.
Sonrasında Tirilye' ye yukarıdan bakan Çamlı Kafe' ye çıktık. Enfes bir manzaraydı.
Altınoluk' ta bir süre kaldıktan sonra ise Kadırga Koyu
Asos, Behramkale, Athena Tapınağı
Asos Antik Limanı
Yeşilyurt Köyü rotamızdaydı.
Kuzenlerimizle harika zamanlar geçirdik. Bot, kano, deniz bisikleti, dere, tepe, deniz, havuz, bisiklet üzerinde günlerimiz rüya gibiydi. Bir ay nasıl geçip gitti hiç anlayamadık.
Akçay, Altınoluk, Güre, Edremit, aquaparklar bizden soruldu.
Deniz kestanesi de topladık diplerden, kirpi balıklarını da elledik :) Kediler, köpekler hep dostumuzdu. (Langırta bir servet ödedik ama değmiş, baya öğrenmişler. İki kuzen, ablamla beni 11-0 gözümüzün yaşına bakmadan yendiler.)
Canım annem-babam, Edremit Kitap Fuarından bir kare ve ''bu dev zeytin ağacı benim olsun'' temalı bir kolaj :)))
Bu dünya tatlısı arkadaşımız gelin gelmiş Yeşilyurt Köyü' ne. Kocası ölmüş, oğlu sahte içki içip kör olmuş. Buncağız da bileklik yapıp satıyor. Mekik' miş yaptığı stil. ''Kimseler bilmez buralarda'' bir tek kendisi yapıyor :)

.........yazın bittiği her yerde söylenir 
söyleyenler inanır bir şeylerin sahiden bittiğine 
yaz biter 
eskir geceler,serin,hüzünlü 
yeni mevsime hazırlık: ömrün teyel yerleri 
bir yanı telaş,bir yanı ürperten yaz sonu ikindileri 
çıkarır sizi dalgın derinliğinizden 
yaşadığınızı duyarsınız teninizde 
bir zamanlar okumuş olduğunuz kitapları özlersiniz 
sıcak odaları, beyaz, temiz yastıkları 
ahşap panjurları 
yaz bitti 
bitmeyen şeyler kaldı geride... Murathan Mungan/Yaz Bitti
DEVAMINI OKU

27 Temmuz 2018 Cuma

PAUSE

Cuma, Temmuz 27, 2018 11
Hala(henüz mü demeliydim albayım:) bir kum tanesi gibi bir taş gibi dinlenmek mümkün olamasa da; 
Zorunluluk ve sorumluluk tanımı dışında kalan her an(yer-zaman-kişiler önemli değil albayım)
Tatil benim için artık.
Yine de bence bu yaz, beni farklı bir tatil bekliyor. Artık 'çocuklar çok büyüdüler' yetersiz bir tarif çünkü çocuklar fiziksel olarak baya bana tepeden bakacak kıvama geldiler. Bedenen kendilerini çok büyük görmek ile beraber zihnen ve deneyim olarak henüz hayata hazır değiller ;) Burada benim görevim başlıyor: Benim görevim-tabi eğer kabul edersem-(tabi ki ediyorum albayım:)Ben hep bugünleri beklemedim mi?Ve de son aldığımız habere göre maalesef;
''Nihayet insanlık da öldü. Haber aldığımıza göre, uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, " Yahu insanlık öldü mü?" diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır.') 
Ya işte insanlık öldüyse çocuklarımızı başıboş mu bırakalım? Onları öyle bir mesafeden takip edeceğiz ki kendilerini bir kuş kadar özgür hissedecekler lakin kafeste olacaklar. Yani tanjantı kotanjantı çok ince hesaplamak gerekiyor burada. 
İnsanlık ölse de annelik-babalık ölmedi albayım:))) Hele ki çocuklar ergen kategorisindeyse....
Tam bir ay(30 gün:) yaz tatili. İstikamet Altınoluk olsa da, pek çok yol üzeri ve civar yerleşim alanı kapsama alanımızda. Bayramdan sonra Ankara' ya dönüyoruz hem de 5. ve 6. sınıf öğrencileri ile :) 
Hoşçakal albayım.
"Ben de beynimi yıllık izne çıkarmak istiyorum. Bütün işlerimi bitirdim: Elimdeki son evrakı da bir alt kademeye havale ettim. Yarın tatile çıkıyorum çocuklar."
Not.Şu an okuduğum kitap Oğuz Atay: 'Tehlikeli Oyunlar' Tüm alıntılar oradan.
DEVAMINI OKU