18 Ocak 2022

Aziz Dostum Çehov

Salı, Ocak 18, 2022 0
AZİZ DOSTUM ÇEHOV - İSTANBUL DT Büyük Oyunu
2 Perde - 1 Saat 35 Dakika
Yazan Anton Çehov
Çeviren Yılmaz Gruda
Yöneten Zafer Algöz
OYUNCULAR:
Bay Grigory Smirnov ve Stepan Stepanoviç Çubukof Erdinç Gülener
Bayan Popov ve Natalya Stepanovna Eylem Yıldız
Ivan Vasilyeviç Lomof, Bir Konuşmacı ve Luka Emre Başer / Hakan Elmasoğlu
OYUNUN KONUSU
Çehov Rusya'nın kaotik geçiş dönemi yazarlarından olup oyunlarında, yaşanan bu kaosu başarıyla yansıtmaktadır. Sistemlerin ve yönetimlerin değiştiği coğrafyalarda insanın aynı kalması beklenemez ancak bu süreç son derece sancılı ilerler. İnsanlar değişir, dönüşür ama kısa vadede eski-yeni kültürel şokunu benliklerinden silemezler. Anton Çehov da oyunlarında çağını başarıyla yansıtmakta, alt metinler (ayrıntılar) oyun örgüsüne hakim olabilmekte ve oyunun tamamına yayılabilmektedir.
Bir Evlenme Teklifi evlenme arzusundaki bir kadının takıntılarını ve bir türlü iletişim ortamı bulamadığı eş adayıyla yaşadığı münakaşaları anlatır.
Tütünün Zararları da baskın bir eş tarafından 33 yıl istemediği bir hayat yaşayan adamı konu eder. Ancak sorun ve meram, ne tütünün zararlarıdır ne de evliliktir. Asıl sorun, insanın bir türlü içinde yüzmekten kurtulamadığı bunalım deryasıdır, bu deryada cankurtarana ulaşma çabasıdır.
Her iki oyunda da ansızın gelişen olaylar, insanın içinde bulunduğu ruh halini yansıtmakta ve geçtiğimiz çağda bile insanların ne denli iletişim sorunu çektiğini ön plana çıkarmaktadır.
Oysa ayrıntılarda gizlidir insan. Bir Evlenme Teklifi'nde Natalya'nın aniden başlayan inadı, Tütünün Zararları'nda ise adamın eşine ve evlilik hayatına olan tepkisi ani ve kaçınılmazdır. Çehov'un kalemindeki tutarlılık, bu iki oyunda da karşımıza çıkmakta ve değişen zaman ve mekanlara rağmen değişmeyen insanı anlatmaktadır. Belki de asıl cankurtaran yazarın (yani yazanın, düşüncenin, aydınlatanın) kendisidir? Kim bilir? Siz bilirsiniz ! Alkışlıyoruz...
 
Kaçırmayı asla istemeyeceğim turne oyunlarının başında İstanbul Devlet Tiyatrosu geliyor. Aklınızda olsun bir İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunu söz konusu ise başka hiçbir kritere bakmadan bilet alıp, gidebilirsiniz:) Çizgi üstü oyunculuklar gerçekten oldukça etkileyici...

Aziz Dostum Çehov; Çehov' un 'Bir Evlenme Teklifi', 'Tütünün Zararları' ve 'Ayı' isimli birbirinden bağımsız oyunlarının peşi sıra sahnelendiği üç kişilik bir prodüksiyon. Anton Pavloviç Çehov' un 1860-1904 yıllarında yaşadığını düşünürsek, metinlerde kadın-erkek ilişkilerine bakış açısının günümüz anlayışının oldukça uzağında kaldığını söyleyebilirim. Ancak Zafer Algöz rejisinin metne mizahi yaklaşımı ve enfes oyunculuklarının katkısı ile bir buçuk saat iki perdelik bir tiyatro keyfinin kaçınılmaz olduğunu da eklemek isterim.

Bir Evlenme Teklifi: 

Daha önce 2015 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu yorumu ile 'Kuğunun Şarkısı-Bir Evlenme Teklifi' olarak izlediğimi anımsıyorum. Oyunda toprak ağası İvan Vasilyeviç’in, bir başka toprak sahibi Çubukof’un kızı Natalya’ya evlenme teklif etme sürecini anlatıyor. İvan Vasilyeviç' i Hakan Elmasoğlu canlandırıyordu, Natalya' yı ise Eylem Yıldız. Metinde İvan ve Natalya önce Öküz Çayırının hangi aileye ait olduğu sonrasında ise sahip oldukları köpekler Ok ve Yay' dan hangisinin daha iyi olduğu konusunda inatçı bir tavırla şiddetli tartışmalar yaparlarken, konunun ana ekseni olan evlilik teklifi unutuluyor neredeyse. Ama üzülmeyin mutlu sonlu bir hikaye :)



 
Tütünün Zararları: 
Oldukça kısa neredeyse on-on beş dakikalık bir oyundu. Tek kişilik bir konuşmacı olarak karşımızda olan Iwan Iwanowitch Nuchin' i Hakan Elmasoğlu canlandırıyor.. Bir monolog olduğunu düşündüğüm metinde sıkıntılı bir ruh halinde olan Iwan Iwanowitch Nuchin' in eşi kendisinden tütünün zararları hakkında bir konuşma yapmasını istemiştir. Ancak zaten tütün kullanmakta olan Nuchin, konuşma esnasında, konuşmanın ana fikrinde kalamayıp, konudan konuya atlayarak, çok hoşnutsuz olduğu kendi hayatından kesitleri bizlere aktarmaktadır. 33 yıllık evliliği boyunca sürekli eşinin boyunduruğunda yaşamış olan Nuchin aynı zamanda karısından çok korkmakta ve bir handikap içerisinde yaşamını sürdürmeye çalışmaktadır. Metin bana göre çok fazla derinlik ya da komedi unsuru içermemesine rağmen sergilenen başarılı oyunculuk sayesinde akıcı bir hal aldı... Tütünün zararlarından sonra ilk perdeyi kapatıyoruz.
 
Ayı: 
Bayan Popov(Eylem Yıldız), kocasını yedi ay önce kaybetmiş ve o günden beri karanlık, ıssız ve katı bir sessizlik içerisine yas tutmaktadır. Sadece yardımcısı olan Luke (Hakan Elmasoğlu) ile görüşmekte ve ne dışarıya çıkmakta ne de ziyaretçi kabul etmektedir. Günün birinde evine, ölen kocasının alacaklılarından Smirnov(Erdinç Gülener) gelir. Oldukça saygısız ve kaba (oyunun adı buradan geliyor) bir adam olan Smirnov alacağını tahsil etmeden konutu terk etmeyeceğini söyler. Aralarında düelloya varan tartışmalar yaşanır ancak sonunda çiftimiz birbirinden hoşlanır:) Hem kurgu hem metin hem oyunculukların zirve yaptığı bu final oyununa bayıldığımı söyleyebilirim. Eylem Yıldız canlandırdığı iki karakterde de çok başarılı bir performans sergiledi. 


Dekor ve kostümler dönemin izlerini taşırken oldukça sade kullanılmıştı. Rahatsız edici bir unsur yoktu.. Arka plandaki ekranda Çehov' un iki ünlü sözü vardı: 'Sahnede bir silah varsa mutlaka patlamalıdır' ve 'Hayat seni güldürmüyorsa, espriyi anlamadın demektir.' Aynı ekran oyun geçişlerinde oyunların isimlerinde ve on beş dakika arada da kullanıldı. Tiyatro sahnelerinde artık ekran yansımalı dijital dekorlar, operalarda şarkı sözleri ya da yazılar görmeye epeyce alıştığımı ve bu kullanımı rahatsız edici bulmadığımı söylemeliyim. Bu iki sözün seçilmiş olmasının oyun içeriği ile ilgili çağrışımı olduğunu da düşünüyorum ancak çok gerekli olup olmadığı konusunda emin olamıyorum. 


“Dünya büyük bir tiyatro sahnesi gibidir. Herkes rolünü oynar ve rolü bitince de bu sahneyi terk eder.”
William Shakespeare

9 Ocak 2022

Müzeyyen

Pazar, Ocak 09, 2022 2

Onu ilk gördüğümde uğur böceklerinden bir kolye takıyordu, güneşin altında parıldayıp duran dalgalı saçları, söğüt dallarının suyla buluştuğu gibi buluşuyordu beyaz boynunda. Gözleri denize nazır iki sandalye, ruhu üç oda bir salon geniş bir evdi. Varlığı Tanrının ispatı, onu sevmek ibadetti. Karşısında güçsüz, savunmasız, korunaksızdım. Onu düşündüğüm zamanlarda yüzümdeki istemsiz gülümsemeye, nabzımın yükselmesine alışmıştım. Ne ele avuca sığıyordu gönlüm ne de eve avluya. Suyum ve güneşimdi. Yanıp kül olsam ona baktıkça gönlümde uçarı melodiler filizlenir, dudaklarım aşk ıslıklarıyla dolardı. 

Çoğu sabah hayaliyle uyanır, başım dönene kadar aldığım derin nefeslerde kokusunu arardım. Öyle yoğundu ki hissettiklerim, hem her an onu düşünüyor hem karşılaştığımda ne yapacağımı şaşırıyordum. Yanında olduğumda bu heyecana dayanamıyor ve bir an önce oradan ayrılmak istiyor ama henüz ayağa kalkıp uzaklaşamadan onu tekrar görebilmeyi arzuluyordum. Bir hafta on gün heyecanım hiç eksilmeden sadece hayali ile yaşayabiliyor, on günün sonunda sadece gölgesini, rüzgarını, rayihasını hissetsem kalbim duracak gibi oluyordu. 


Aynanın karşısında bizi birlikte tasavvur etmeye çalışıyor ancak bir türlü kendimi bu güzelliğin hiçbir yerine yakıştıramıyordum. Kollarıma alıyorum olmuyor, arkasına geçiyorum uymuyordu. Ben sıradan bir sokak heykeli, o ise estetik bir sanat şaheseriydi. Yan yana gelmemiz olanaksızdı. Ancak beklenmedik bir şey bizi yan yana getirdi, size o günü anlatacağım. Ve hikayede ondan 'Müzeyyen' takma adı ile bahsedeceğim. 


Hayat dediğimiz şey sizce de biraz kısa değil mi olanı biteni anlayabilmek için? Tam bir şeyler anlamaya başladım diyorsunuz; ''hayat bir yarış, bir varış, bir görevler bütünü, bir dayatmalar zinciri, bir suskunluk anı, bir öfke patlaması değildir; mana derindedir'' diyorsunuz, bir bakmışsınız ki süre bitmiş, yaş kemale ermiş. Bu şeye benziyor, ömrü otuz gün olan karıncanın hiç göremeyeceği bir kış için, hayatı boyunca yuvasına yiyecek taşımaya çalışmasına. 


Odamda işime odaklanmaya çalışıyordum. Birden koridorda olağandışı bir hareketlilik, gürültü duydum. O tarafa yöneldiğimde onu kalabalık iş arkadaşlarının arasında seçebildim. Acı içerisindeydi, ayakta duramıyordu, karnının sağ tarafını tutuyor sanki yeterince bastırırsa ağrısı dinecekmiş gibi davranıyordu. İnsanlar panik içinde ve ne yapacaklarını bilmez halde biri sandalye, biri kolonya, biri su getirmeye çalışıyordu. Etrafın şaşkın bakışları arasında, ambulans çağırın diye odamdan fırlayarak, onu kucakladım ve odamdaki kanepeye getirdim. Sadece bir kişi diyerek, içeriye bir kişiyi daha alabileceğimi anlatmak için elimle bir işareti yaptım dışarıdakilere. Tıbbiyeyi yarım bıraktığımı bildikleri için bana güveniyor ve her söylediğimi yapmaya çalışıyorlardı. Müzeyyen kanepede kendinden geçmiş ve acıdan bayılmıştı. Apandisit olduğunu tahmin ettiğim bu ağrının acil operasyon müdahalesi gerektirdiğini biliyordum. Arkadaşı sabahtan beri karnının ağrıdığını ve ağrı kesici iğne yaptırdığını söylemişti. Bu çok kötüydü. Çünkü ağrının baskılanması apandistin patlama ve enfeksiyonun vücuda dağılma riskini getirirdi. Hemen ateşine baktım ateşi yüksekti. Apandisit patladıysa eğer şu an onu kaybediyor olabilirdim. Deliye dönmüştüm. Ambulans gelmek bilmiyordu. Bana bir ömür gelen süre sonunda nihayet ambulans geldi hızlıca onlara şüphelerimi anlattım ve hemen anesteziye başlamalarını, acil operasyon için hastane ve ameliyathane ile iletişime geçmelerini söyledim telaşla. Ben de onlarla birlikte dışarı çıktım, belki bir faydam olur, daha hızlı hareket etmelerini sağlayabilirim diye hep tetikteydim. Kısa süre sonra o ameliyathane kapısından girerken, ben dışarıdaki bir bekleme koltuğuna yığılmış ve bitkin durumdaydım. Sonunda apandistin gerçekten patlamış olduğunu, ancak operasyonun iyi geçtiğini, hayati tehlike olmadığını ancak bir haftalık hastane ve sonrasında evde ağır antibiyotik tedavisi süreci yaşayacağını öğrendim, bekleyen yakınlarına da geçmiş olsun diyerek evime gittim. 


O gün beni ona bu derece yaklaştırabilen şey, her an yaşamın son bulabileceği ihtimaliydi ve bize bu kadar yakındı işte. Şu köşenin başında, burnumuzun ucundaydı. Ne büyük bir yalnızlıktı yaşamak. Hayatta acı çekerken ne kadar da yalnızdık. Birini canından çok sevsen bile onun için yapabileceklerinin bu denli sınırlı oluşu beni derinden sarsmıştı. Acı dolu yüzündeki o ifade, gözlerimin önünden gitmiyordu. Belki hastaneye biraz daha geç kalsak hayatta olmayacaktı, bu düşünceyi de aklımdan atamıyordum. Hangimizin ne kadar vakti vardı ki bu dünyada? Bu düşünceler ile iyileşip işe döndüğünde onunla yakın iletişim kurmak için hızlıca güçlü adımlar atmaya karar verdim. Bir gün yaslandığımız duvar, tuttuğumuz el, okuduğumuz kitap, inandığımız hayat kocaman bir boşluğa, hiçliğe dönüşebilirdi. Bunu kim bilebilirdi, buna hazır olmak mümkün müydü? Sonraki bir ay süresinde aklımda dönüp dolaşan sorular ile gündelik yaşantımı sürdürmeye gayret ettim. Bir tarafım karanlık koyu bir gece, diğer tarafım alacalı gün batımıydı. Ne yana çevirsem yüzümü sırtımda aynı ürpertileri taşıyordum. Bir an önce işe dönmesini istiyor, günleri birer birer avucumda buruşturup çöpe atıyordum.

Uzunca bir bekleyişten sonra nihayet işinin başına döndüğünde, Müzeyyen' in parmağında bir yüzük masasında bir çiçek ve yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. Demek ki onu sonsuza dek kaybetme düşüncesi sadece beni değil birilerini daha delirtmişti ve demek ki siz ne kadar hızlı olmaya çalışırsanız çalışın sizden daha cesaretli ve hızlı birileri mutlaka olacaktı. Eğer ona söyleyebilseydim; kendisini yakından tanıma isteğimi kabul eder miydi; tarifsiz, saf ve büyük aşkıma karşılık verir miydi hiç bilemeyeceğim. Ben sadece odama gelip, 'Allah razı olsun İlhami Bey, hayatımı siz kurtarmışsınız'' deyişini aldım, bir tuvale resmettim, bir kasete kaydettim, yüreğimin derinliklerine sıkıştırdım.

Eve döndüğümde bu kadar hafif atlattığıma ben bile şaşırıyordum. Ancak meğer sadece öncü sarsıntılar imiş gündüz yaşadıklarım. Bu derece büyük ölçekli bir depremi ise ilk kez yaşıyordum. Sonra sonra artçı sarsıntılarının uzunca bir süre daha devam ettiği bir afetti yaşadığım. Merkez üssü yüreğimdi ancak ayak parmaklarımdan saç tellerime kadar hissedilmiş, büyük hasara yol açmıştı. 


Bazı geceler balkonumdan gökyüzünü izlerken, tüm ışıkların aynı anda söndüğünü, birden oluşan alabildiğince zifiri karanlıkta bir şimşek gibi yanıp sönen Müzeyyen' in eşsiz güzelliğini hayal ederim. Ve yaşam döngümü şöyle sıralarım; önce doğdum, sonra öldüm, şimdi ise nefes alıp veriyorum. 

Not: İllüstrasyonlar Pascal Campion' a aittir.

25 Aralık 2021

Periferi

Cumartesi, Aralık 25, 2021 0

PERİFERİ - ANKARA DTBüyük Oyunu - 2 Perde - 2 saat 15 dakika
Yazan Pembe Akgün - Yönetmen Betül Feyizoğlu Gökçer
OYUNCULAR:
Sara Ana Ferahnur Barut
Bhuva Mehmet Gürkan
Aloya Esin Ercan
Stein Hasan Çağrı İlikoğlu
Juno Doruk Altunkaya
Murdori Ömür Özkapıcı
Koiçe Serpil Servili Çağıran
Putrika Elif Şeker Saka / Betül Feyizoğlu Gökçer
Karesti Zuhal Taşar
Hanro Nesip Volkan Akün
Majula Cem Sel
Tulya Öykü Kaya
Angar Atakan Ertan
Paletsi İlyas Zeki Karaca
Yüzbaşı Fatih Evren Dalkıran
1. Asker Aykut Züngür
2. Asker Ali Baran Gökçer
3. Asker Fatma Dadağlıoğlu
1.Çingene Kadın Nurefşan Deniz Binici
2.Çingene Kadın Ayşenur Yaman
OYUNUN KONUSU
Oyun 2. Dünya Savaşı sonrası Almanya'da göçebe olarak yaşayan bir çingene obasının hikayesini anlatmakta. Nazi Almanya’sında gerçekleşen çingene soykırımının travmasını hala yaşayan çingeneler bir taraftan ulus devlet sınırları içinde kendi kimliklerini korumaya çalışırken aynı zamanda hayatta kalabilmek için mücadelelerini sürdürmektedirler. Obada yaşayan bir çingene kızı ile bir Alman askerinin yaşadığı aşk ise çingenelerin dışarı ile olan çatışmasını daha da gün yüzüne çıkaracaktır. Çingeneler üzerinden öteki sorununu evrensel bir şekilde anlatan oyun hem bizim ötekilere olan bakışımızı hem de onların dışarıya olan bakışını gözler önüne seriyor.
Öncelikle 'periferi' kelimesi Türk Dil Kurumunda; dışta kalan bölge, merkezden uzak olan yerleşim yeri, olarak geçiyor ve genellikle merkez-periferi karşıtlığı içerisinde kullanılıyormuş.

Temsil Cüneyt Gökçer Sahnesinde gösteriliyor. Yine benim çok sevdiğim kostümlü orkestra eşliğinde.  Bilet bulma güçlüğünü ve genellikle kapalı gişe oluşunu düşünürsek, Ankara izleyicisinden büyük beğeni aldığını söyleyebiliriz. Oyun başlamadan on dakika kadar önce oyuncular ve orkestra salonun girişinde bizleri karşılıyorlar. İzleyicilerin oyuncular ile oyun öncesindeki bu buluşması çok sıcak ve sempatikti.
Temsilin +13 kategorinde yer almasını, metnin argo içerikli olmasına, oba erkeklerinin uğursuzluktan kurtulmak için yaptıkları yere tükürme hareketine ve oyun sırasında silah kullanımına bağlıyorum. Ancak yine de yaş sınırının biraz yüksek tutulduğunu düşünüyorum.
  
Oyucuların iki usta oyuncu dışında neredeyse tamamı gençlerden oluşuyordu. Bu sezon oyunlarının genelinde benzer bir izlenimim var ve bu durumun tiyatro adına olumlu olduğunu düşünüyorum. Kadronun tamamının bir bütünlük içerisinde ve oldukça başarılı olduğunu ancak Aloya canlandırması ile Esin Ercan' ın parladığını söylemeliyim. Salonun tüm atmosferini değiştiren ağıt sahnesinin ise çok etkileyici bir performans olduğunu düşünüyorum. Çeribaşı Bhuva karakteri ile Mehmet Gürkan da oldukça başarılıydı. Ve Murdori' ye hayat veren küçük oyuncumuz Ömür Özkapıcı' ya da dikkat çekmek istiyorum. Ayrıca Sara Ana rolü ile Ferahnur Barut' un anlattığı hikayeler ve hikayelerin arka planda canlandırılması da oldukça güzeldi. 
Metin yazarının Türk olması çevirilerde karşılaştığımız pek çok sorunu ortadan kaldırmış. Oyunu izlerken bunu çok net hissedebiliyorsunuz. Anlatılan hikaye bizim kültürümüzde ve coğrafyamızda yaşanmasa da, karakterlerin isimleri Türkçe olmasa da dilde her şey öyle yerli yerinde ki... Espriler, diyaloglar akıp gidiyor oyunda. Çok sürükleyici bir oyun olduğunu yeri gelmişken söyleyeyim. Zaman danslarla, müzikle, hikayelerle, yaşanan olaylarla su gibi geçiyor.
Oyun dekorunda sahnede yer alan bazen çadır, bazen nehir, bazen, dağ olan perdelerin oldukça yaratıcı ve çok etkin kullanıldığını düşünüyorum. 
İkinci Dünya savaşı sırasında Almanya' da bir Çingene obasında ataerkil ve teokratik bir düzen içerisinde yaşananlar; ötekileştirme ve kültürel sınırlar üzerinden işlenirken, izleyiciyi içine almayı başarıyor. Murdori' ye hiçbir doktorun bakmamasına, Çeribaşı' na köylülerin yiyecek satmamasına, Majula' nın platonik,  Aloya ve Stein' in imkansız aşklarına üzülüyorsunuz. Düğün günü eğleniyor, askerler obayı dağıtırken sinirleniyorsunuz. Hele Aloya o ağıtı okurken o zaman işte, onlardan biri oluyorsunuz.  

Bu oyunun sezonun lokomotifi olduğunu ve kesinlikle izlenmesi gerektiğini düşünüyorum. 
Alkışlar Periferi' ye kostümden müziğe dekordan rejiye hepsine :) 

15 Aralık 2021

Totlar

Çarşamba, Aralık 15, 2021 0

TOTLAR - ANKARA DT Büyük Oyunu 2 Perde - 2 saat 20 dakika
Yazan İstvan Örkeny
Çeviren Hilmi Ortaç
Yöneten Adnan Erbaş
OYUNCULAR:
Binbaşı Tolga Tuncer
Bayan Tot Elvan Eker
Bay Tot Şıvan Binici
Agika Müjgan Aksoy
Postacı Ali Karaca
Papaz Tomaji Murat Kesim
Vidanjör Sahibi Onur Kayabaşı
Geza Gizi Yağmur Evin
Profesör Cipriani Akın Berk Sağıroğlu
Doktor Alfred Eggenberger Kadircan Şeren
Komşu Lörinczke Hakan Sağlam
Petra Begüm Sarp
OYUNUN KONUSU
Sakin bir Macar köyünde, oğullarını savaşa yollayan Tot ailesinin hikayesidir oyunumuz. Onlar savaştaki oğullarının yolunu gözlerken, köye, oğullarının komutanı misafir olarak gelir. Oğullarının biraz olsun daha iyi koşullarda olması için aile her türlü fedakarlığı gösterecektir. Böylece Tot ailesi garip, yepyeni bir hayatla karşılaşır. Kahkaha ve gözyaşının yan yana bulunduğu tüm hayatlar gibidir onlarınki. Biz de “Kardeştir hep buralarda gözyaşı ve kahkaha…” diyerek açarız perdemizi.

Yağmurlu bir sonbahar akşamında bir son dakika kararı ile Ankara Büyük Tiyatro' da izledim oyunu. Temsil geçen yıl pandemi nedeni ile prömiyer yapıp kısa süre gösterimde kalabilmişti.

Oyun Macaristan'ın II. Dünya Savaşı'nda mağlup olmasından sonra Sovyetlerin Macar topraklarını işgal ettiği dönemlerde geçiyor. Macar yazar İstvan Örkeny' in metni, olayları durum komedisi yolu ile trajikomik bir hale getirerek izleyiciye aktarmayı denemiş ki bu benim en sevdiğim tarz.  


Sakin bir Macar köyünde yaşayan Tot Ailesinin oğulları savaşa gitmiştir. Gönderdiği mektupta komutanı olan Binbaşının hava değişimi için aldığı iki haftalık izni onların yanında geçirmesi konusunda kendisine ısrar ettiğini ve Binbaşının ilk tren ile gelmekte olduğunu haber verir. Tot Ailesi Binbaşıyı mümkün olan en mükemmel şekilde ağırlayabilmeyi bu şekilde oğullarının askerde bir parça daha rahat olabileceğini düşünmektedir. 


Oyunu izlerken Binbaşı geldikten sonra yaşananların alt metinlerinin de çok derin olduğunu düşündüm. Olayların akışı ve görünen tarafı durum komedileri üzerinden yürütülen bir kara mizah iken düşündüren yanı olmasını istediğimiz şeyler için verebileceğimiz tavizlerin biçimi ve boyutu ile ilgiliydi. Sıcak savaşın etkisinde olan ve olaylara bakışı da bu şekilde olan bir askerin tuhaflıklarının zamanla benimsenmesi, Tot Ailesi bireylerine ne kadar saçma ve anlamsız gelse de Binbaşının taleplerini yerine getirmeye çalışmaları, direnç gösteren babalarını her tepkisinde askerdeki oğullarını hatırlatarak engellemeleri gibi nedenler izlediklerimizin ne kadar komik olsa da savaşın hissettirdiği çaresizliği ve hüzünlü yönünü hep aklımızda tutmamızı sağlıyordu. Ayrıca Binbaşının mesajları da durup dinlemeyi gerektiriyordu. ''Akşamları burada ne yaparsınız, boş duran bir insan sürekli düşünür ve düşüncelerinde kaybolur ve mutlu olamaz, bu sakıncalıdır, insanlara yapılacak işler verilmelidir'' gibi tahliller dikkat çekiciydi. Metni ve kurguyu kesinlikle çok beğendim.   


Oyunculukları enfes buldum. Baba Tot canlandırması ile Şıvan Binici çok inandırıcıydı. Ancak kız kardeş Agika rolü ile Müjgan Aksoy' un parladığını söyleyebilirim. Ses tonu, duruşu, mimikleri, duygu geçişleri ile muhteşemdi. Ayrıca oyunda akılda kalıcı bir karakter de Postacı rolü ile Ali Karaca' ydı. Diğer yan roller de çok çok başarılıydı. Profesör, komşular, rahip hepsi tam bir sinerji içerisindeydi. Sadece Anne Tot canlandırması ile Elvan Eker oyunculuğunun biraz geride kaldığını söyleyebilirim. Tolga Tuncer' in Binbaşı canlandırması o kadar doğal o kadar inandırıcıydı ki, tek kelime ile bayıldım.


Orkestra harikaydı, oyunun içerisinde her yerde tam bir bütünlük içerisindeydiler. Orkestranın kostümleri ile oyuna dahil edilmesini çok seviyorum. Son derece akıcı herkesin beğenisine hitap edebilecek, sekiz yaş üzeri çocuklarla da rahatlıkla izlenebilecek başarılı, emek verilmiş bu harika oyunu ilk fırsatta izlemenizi öneririm.

İyi ki tiyatro var :)

12 Aralık 2021

Amadeus

Pazar, Aralık 12, 2021 0
18. yüzyılda Viyana'da yaşayan efsane besteciler Wolfgang Amadeus Mozart ile Antonio Salieri'nin çatışmasını ele alan, Peter Shaffer’in yazdığı, usta yönetmen Işıl Kasapoğlu’nun yönettiği Amadeus oyununun başrollerini Selçuk Yöntem (Antonio Salieri), Okan Bayülgen (Wolfgang Amadeus Mozart) ve Özlem Öçalmaz (Costanze) üstleniyor.
Kalabalık oyuncu kadrosu, 12 kişilik koro ve 10 kişilik canlı orkestradan oluşan 35 kişilik dev ekibiyle sezonun en çok ses getirecek prodüksiyonlarından birisi olarak gösterilen Amadeus, 11 Ocak’ta Uniq Hall’da prömiyer yapıyor.
1984 yılında Milos Forman’ın yönettiği sinema filmiyle “En İyi Film” ve “En İyi Uyarlama” dahil olmak üzere toplam 8 dalda Oscar kazanan Amadeus, tiyatro uyarlamasıyla sezon boyunca sanatseverlerle buluşmaya devam edecek.
Dünya müzik tarihine yön veren deha Mozart, gündelik yaşamında sıradışı karakter olarak yaşamdan hayli kopuk bir hayat tarzı sürdürmektedir. Yeteneğini dışa vurmak için ilginç bir yol seçen sanatçı, eksantrik davranışlarda bulunmayı alışkanlık haline getirmiştir. Yaşamı ile müziği zıt kutuplarda ilerleyen Mozart, yeteneğini sergilemek için gerçek üstü hareketlerde bulunur. Adeta bir "tutunamayan" profili çizen Mozart, bu sağlıksız yaşamı yüzünden Salieri'yi endişelendirmektedir. Mozart’a göre çok daha disiplinli ve müzik konusunda hırslı olan Salieri, müziğin tanrısı kadar başarılı olamamaktadır. Bu düşünceler zamanla farklı bir ilişki kurmalarına neden olur... Müzik konusunda yüce bir yeteneğe sahip olan Mozart ile Salieri’nin ilişkisine odaklı bir başyapıt. Sanat ile sanatçının kişiliği arasındaki ilişkiye odaklanan ve usta müzisyenin yaşamını, Salieri üzerinden anlatan bir klasik.
 
Oyunu 13 Kasım' da Ankara Congresium salonunda izlediğimi belirterek başlamak istiyorum. Çok uzun süre öncesinden tiyatro izleme kriterlerinin biraz üzerinde bir ücret ödeyerek bilet satın almıştım. Amadeus, biletleri çok hızlı tükenen bir gösteri. Öyle ki 3.200 kişi kapasiteli, Ankara' nın en büyük oditoryumunda tek bir boş yer olmadığını söyleyebilirim. Bu kadar büyük salonların tiyatro gösterileri için çok uygun olmadığını düşünüyorum. Keza pandemi döneminin sonlarında açık alanlarda gösterimi olan örneğin 'Zengin Mutfağı' nda da tiyatro salonu hazzını alamamıştım ki alınmasının da mümkün olabileceğini sanmıyorum. Burada da devasa salonun dev sahnesinde, sanatçıların mimiklerini göremeden, mikrofonla oynanan bu oyun tiyatro sıcaklığını veremedi. Gösteri yeri planlamasında en uzak izleyici koltuğunun sahne ile mesafesinin göz önünde bulundurulması gerektiğini düşünüyorum ve bu nedenle sanatın ticari kaygılara kurban edildiğini hissettiğim bir akşamdı.  
Ancak tüm olumsuzluklara rağmen usta yönetmen Işıl Kasapoğlu rejisi ve Çolpan İlhan-Sadri Alışık Tiyatrosu, Piu Entertaiment iş birliği ile, baş rollerini Selçuk Yöntem (Antonio Salieri), Okan Bayülgen (Wolfgang Amadeus Mozart) ve Özlem Öçalmaz (Costanze)' ın paylaştığı bu büyük prodüksiyonu kaçıracak değildik :)
1984 yapımı aynı isimli sinema filmi de bulunan eserde, müzik konusunda yüce bir yeteneğe sahip olan genç besteci Amadeus Mozart ile kendini sanatında ispatlamış sarayın müzik yöneticisi Antonio Salieri’nin ilişkisi anlatılıyor. 18.yy Viyana' sında geçen oyunda, şehre Mozart' ın gelmesi ile Salieri' nin içerisine düştüğü kıskançlık duygusu, Tanrı tarafından Mozart' a bahşedilen üstün yaratıcılık ve yetenek karşısında hissettiği isyan ve bununla başa çıkmaya çalışması iç konuşmalar ve anlatılar ile izleyiciye aktarılmaya çalışılıyor. Saraydaki konumunu da kullanarak dost görünümü altında Mozart' ı sabote etmesi ve giderek dozu artırması, 36 yaşında evinde vefat eden Mozart' ın ölümünden Salieri' yi sorumlu tutmamıza neden oluyor. Gerçekte hezeyanlarla dolu, uçuk kaçık, tutarsız bir kişilikte olan Mozart' ın frengiden mi yoksa Salieri' nin zehirlemesi sonucunda mı öldüğü konusunda kesin bir yargıya varılamamış ancak oyun kurgusu ikinci senaryo üzerine oluşturulmuş.
  
Okan Bayülgen' in Mozart canlandırmasını çok başarılı bulduğumu, Selçuk Yöntem' i de sahnede izleyebilmekten büyük mutluluk duyduğumu söyleyebilirim. Oyunda ilk sahne açılışından finale kadar Salieri anlatıcı oluğu için Selçuk Yöntem' i sahnede daha çok görüyoruz. Özlem Öçalmaz' ın Costanze performansının ustaların gölgesinde kalmadığını düşündüğümü de eklemek isterim. Çok büyük emekler verilerek hazırlanmış projede aryalar enfesti, tam bir müzik ziyafetiydi. Dekor, kostümler tek bir eleştiri getirilemeyecek ölçüde başarılıydı.
Çok başarılı ve uzun süre etkisinde kalabileceğiniz unutulmayacak bir müzikaldi.
Fırsat bulursanız kaçırmayın derim :) 

10 Aralık 2021

Vişne Bahçesi

Cuma, Aralık 10, 2021 0


VİŞNE BAHÇESİ - ANKARA DT-Büyük Oyunu
2 Perde - 2 saat 10 dakika
Yazan: Anton Pavloviç Çehov
Çeviren: T. Yılmaz Öğüt
Rejisör: Bengisu Gürbüzer Doğru


OYUNUN KONUSU

Oyun, Çarlık Rusya’nın değişen sosyal ve ekonomik hayatında giderek güç kazanan burjuva sınıfı karşısında yok olmaya başlayan aristokrat Ranevskaya ailesinin, yeni düzen karşısında eski alışkanlıklarından vazgeçememelerini ve değişen düzenin gelişimine ayak uyduramamaları sebebi ile zenginliklerini ve topraklarını kaybedişini konu alır.

 

 

OYUNCULAR:
Lyubovandreyevna Ranevskaya Orkide Çivicioğlu
Leonidandreyeviç Gayev Cem Balcı
Yermolayalekseyeviç Lopahin Bülent Çiftçi
Pyotrsergeyeviç Trofimov Ergin Özdemir
Borisborisoviçsimeonov Pişçik Ümit Hasret Arslan
Semyonpanteleyeviç Yepihodov Okan İrkören
Firs Nejat Armutçu
Anya Başak Vural
Varya Cemre Burcu Tosun
Dunyaşa Tuba Akten Mengi
Arlotta İvanovna Başak Güleç Gökalp
Yaşa Muzaffer Saygı
Yolcu Yunus Beydoğan
Davetliler: Buse Çağla Çelik, Gül Öz, Mehmet Tolga Günay, Fatmanur İsmailçebi, Mehmet Onur Kocabaş, Ahmet Ergin Sezen


Ankara, Cüneyt Gökçer Sahnesinde, serin bir sonbahar akşamında, kalabalık tiyatro sever bir kitle olarak Çehov eserlerinden birini izlemek üzere salonu doldurduk. Çehov deyince aklımıza gelenleri kendimizce tekrar ettik. Kuğunun Şarkısı-Bir Evlenme Teklifi, Vanya Dayı, Üç Kızkardeş, Ayı, Martı, Altıncı Koğuş yazarın kısa hayatına (44 yaş) sığdırabildiği eserlerinden ilk anımsadıklarımızdı. 

Eserleri genellikle Çarlık Rusyasının son zamanlarında, 19. yüzyılda dönemin değişen sosyo-ekonomik yapısı atmosferinde geçen Çehov, Vişne Bahçesi' nde tam anlamıyla bunu yansıtmış bizlere. Oyunda, toprak sahibi aristokrat Ranevskaya ailesi, ellerinde kalan son varlıkları 'Vişne Bahçesi'ni satmak durumunda kalmalarına rağmen yeni ekonomik koşullara çok da uyum sağlayamamış görünüyor. Ailenin Paris' ten dönüşleri ile ilk perde başlıyor. 


Sahne dekorunda ilk göze çarpan çiçek açmış pek çok vişne ağacı. O kadar gerçekçi ve güzel görünüyor ki beyaz pembe insanın içi açılıyor. Sonra bir malikane, çift yönlü merdiven ile çıkılan üst giriş ve bahçesi fark ediliyor. Ve geceleri ışıkları yanan sokak lambaları, gökyüzü manzarası... Çok güzel tasarlanmış özenilmiş ve başarılı bir dekordu. Tasarım için Selim Keleşoğlu özel bir alkışı hak ediyor diye düşünüyorum.

Kostümler ve müzik de en az dekor kadar dönemi yansıtan başarılı ve tamamlayıcı öğelerdi. Öyle ki klarnet, keman ve akordeondan oluşan mini orkestranın kostümleri bile çok güzeldi. 

Oyunculuklar için de övgü sakladım. Çalışılmış, özenilmiş, oldukça başarılı ve inandırıcı oyunculuklar izlediğimizi düşünüyorum. Özellikle Yermolayalekseyeviç Lopahin' i canlandıra Bülent Çiftçi' yi çok başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Vişne Bahçesini satın alacak olan, yıllarca Ranevskaya' lar için çalışmış, ezilmiş, hor görülmüş ancak sonradan zengin olmuş bu karakter, artık vişne bahçesini satın alabilecek güçtedir. Almakla kalmayacak vişne bahçesindeki ağaçları kesecek ve orayı ayrı bir kazanç kapısına çevirecektir. Bu karakter Rusya' da yeni oluşmaya başlayan burjuva sınıfını temsil etmektedir. Artık feodalite sonlanmakta, aristokrasi yok olmakta, burjuva sınıfının yükselişi başlamaktadır.   


Metne gelince :) Çehov' un metni, karakterler arasındaki gündelik, sıradan ve sıkıcı diyaloglardan oluşmaktaydı. Oldukça durağan, ilgi çekmeyen, yok denecek kadar az olay örgüsü içerisinde izleyicinin beğenisini kazanmayı başaramadıklarını düşünüyorum. İkinci perdenin başında evde balo düzenlenmesi ve danslar biraz ritmi yükseltse de yetersiz kaldı. İzleyicilerin bir kısmının perde arasında çıktıklarını, bir kısmının ise alkışa kalmadıklarını görmek üzücüydü. Bu kadar özenin, enerjinin ve emeğin daha ilgi çekici bir metin için kullanılması durumunda harika bir tiyatro eserinin ortaya çıkacağını düşünmekten kendimi alamadım.

Bilet almadan önce bunları göz önünde bulundurmanızı önerir, yine de tiyatrosuz kalmayın derim. 

İyi seyirler!