25 Nisan 2022

Ocak

Pazartesi, Nisan 25, 2022 0


OCAK - ANKARA DT Büyük Oyunu - 2 Perde - 2 saat 15 dakika
Yazan Turgut Özakman - Yöneten Mithat Erdemli
OYUNCULAR:
Safiye Zeynep Aytek
Tarık Çetin Azer Aras
Büyükanne Yasemin Karataş
Nihat M.Onur Kocabaş
Fazıl Cem Sel
Sevda Ezel Erkman
Özcan M.Burçak Kaya
OYUNUN KONUSU: Hayal, yenilgi ve yokluk arasında 60’ların Türkiye’sinde bir ailenin hayata dair var olma çabası. Çekip gitmeye inat, bir ocağın etrafında bir arada olmaya, birlikte yaşamaya övgü. Aile bir aradalığının kent yaşamı acımasızlığına direnme ve ayakta kalma süreci.

Turgut Özakman: (1 Eylül 1930, Ankara-28 Eylül 2013, Ankara), Türk bürokrat, yazar ve avukat. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. Köln Üniversitesi Tiyatro Bilimi Enstitüsü'ne devam ettikten sonra Devlet Tiyatrosu'na dramaturg olarak girdi. TRT'de Merkez Program Daire Başkanlığı, Genel Müdür Yardımcılığı; Devlet Tiyatrolarında Genel Müdür Başyardımcılığı ve 1983-1987 yılları arasında aynı kurumda genel müdürlük yaptı. 1988-1994 yılları arasında Radyo-Televizyon Yüksek Kurulunda üyelik ve başkan yardımcılığı görevlerinde bulundu. Uzun yıllar Ankara Üniversitesi DTCF Tiyatro bölümünde kadrolu öğretim görevlisi olarak çalıştı ve dramatik yazarlık dersleri verdi. 28 Eylül 1998'de, üstün hizmetleri nedeniyle Anadolu Üniversitesince, 2006 yılında Ege Üniversitesi'nce ve 2007 yılında, mezun olduğu ve uzun yıllar görev yaptığı Ankara Üniversitesince 'fahri doktor' unvanı verilen Özakman, sayısız esere imza attı. 2005 yılında piyasaya sürülen, 50 yıla yakın bir sürenin emeği olan ve Türk Kurtuluş Savaşı'nı romansı bir dille anlatan Şu Çılgın Türkler (Bilgi Yayınevi) adlı belgesel-romanı, Uğur Dündar'a göre cumhuriyet tarihinin en çok satan kitabı oldu.
Bu sezon sahne alan Ocak oyununun ilk gösterimlerinden birini Küçük Tiyatro' da izledim. Sahnenin açılış anından itibaren kostüm, dekor ve müzikal olarak; Bizim Aile, Gülen Gözler, Neşeli Günler benzeri bir Yeşilçam Türk filmi atmostferine giriveriyorsunuz. Özellikle 60' ların Türkiyesine ait detayları başarılı bir şekilde barındıran kostüm ve dekoru çok sevdiğimi söyleyebilirim. 


Perde açıldığında; 60' lı yılların izleriyle dolu üç çocuklu emekçi bir işçi ailesinin mutfağındayız. Karakterler arasında en farklı olan büyükanne rolünde Yasemin Karataş. Elinde örgüsü koltuğunda ''Paşa sürgünden dönsün, görürsünüz siz'' ''Paşa bir yürürdü, mahnuzları çın-çın ederdi'' replikleriyle kendisi aramızda, aklı eski yalı konağı günlerinde kalmış, metnin en sempatik karakteri diye düşünüyorum. 


Köşeyi dönme projeleri hiç bitmeyen, ağır ekonomik güçlükler altında ezilen, çabuk sinirlenen, hatasını hiç kabul etmeyen geleneksel Türk tipi baba Tarık rolünde; Çetin Azer Aras oldukça başarılı. Kendisi televizyonda ve sahnede oldukça aşina olduğumuz bir sanatçı. 

Tüm ailenin sorumluluğunu taşımak zorunda kalmış yarı-baba, yarı abi, kendisini ailesine adamış ve bu uğurda hayallerinden vazgeçmiş, gitmek isteyen ama gidemeyen abi Fazıl rolünde Cem Sel iyi iş çıkarmıştı. 


Sorumsuz, eğlenceli, vur patlasın çal oynasın, hayat bir gündür o da bugündür düsturuyla, sahneye hep şiirlerle giren, yaşamayı çok ama çok seven ancak çalışmayı hiç sevmeyen, yine de sevimli abi Nihat rolü ile M.Onur Kocabaş, rolüne ve sahneye çok yakışmıştı.   

Küçük erkek kardeş, rol modeli olarak eğlenceli abiyi almış, diğer abiye mesafeli, ders çalışacağım diye her işten kaytaran, kayıp ergen çocuk Özcan rolü ile M.Burçak Kaya karakterin hakkını verdi.  


Evin tek kız çocuğu Sevda, ayağı aksadığı için herkesin ihtimamı ile korunmaya çalışılırken büsbütün eve hapsedilen, markete bile özel izinlerle gidebilen, dönem koşullarına da uygun olarak erkek egemenliğine mahkum bırakılan, koruyalım derken, korunaksız bırakılan Kara Sevda' yı Ezel Erkman, sakin, ölçülü, inandırıcı ve etkileyici bir şekilde oynadı.  

Tüm aileyi bir arada tutabilmek için durmadan didinen, herkese yetişmeye çalışan, hep güçlü, hep fedakar, hep sevgi dolu, herkesin nazını kahrını çeken, kendisine ait en ufacık bir düşü, bir zamanı olmayan hep veren hep veren, ancak kızı Sevda evden gidince hasta olup yataklara düşme hakkını kullanabilen geleneksel Türk tipi anne Safiye rolünde Zeynep Aytek hem rolün icrasında hem kadınların dramı anlamında göz doldurdu :)

İşte bu aile tüm güçlüklere rağmen, bir arada kalıp, yaşamı birlikte sırtlamayı ve sevgi ile birbirlerine sarılmayı seçtiler. Metin; bireysel olarak var olamamış aile bireylerinin birbirlerine tutunarak hayatta kalma çabalarına bir övgü. 

Pek çok izleyicinin çok beğeneceğini düşündüğüm, oyunculuk performansı, kurgusal akıcılık, mizah, dram, kostüm, dekor ve pek çok açıdan başarılı bulduğum bu oyunun bana fazla hitap etmediğini söylemek durumundayım. Bu noktada biraz 'sanat toplum içindir' tarafında buluyorum kendimi. Kadınlara, kız çocuklarına, engellilere bağımsız birer birey olma noktasında hiçbir çıkar yol göstermeyen; erkekleri ekonomik zorlukları göğüslemek için dışarıda yalnız; kadınları ev işlerini yapmak için içeride yalnız bırakan düşünceleri besleyen yapımları, sahnede daha az görmeyi istiyorum.

Tiyatro her zaman tiyatro her yerde...!

14 Nisan 2022

Hizmetçiler

Perşembe, Nisan 14, 2022 2

HİZMETÇİLER - ANKARA DT-Büyük Oyunu-1 Perde - 90 dakika
Yazan Jean Genet
Çeviren Salah Birsel
Rejisör Yunus Emre Bozdoğan
OYUNCULAR:
Hanım Aysın Işımer
Claire Deniz Gökçe Koçman
Solange Zeynep Ekin Öner Öztürk
OYUNUN KONUSU: İzleyeceğiniz bu uyumsuz/absürd tiyatro örneği, yazıldığı dönemden bugüne kılık değiştirerek gelen ama değişmeyen bir ezen ezilen oyunudur. Suçlayan, suçlanan, boğulan, haykıran, aynalarına sıkışmış oyun kahramanları, görmeye alışkın olduğumuz kahramanlardan değil. Genet’nin özgün söylemiyle dünyada kült haline gelen bu oyunda suç ve suçlunun izi sürülüyor. Suçlu kim?
 
Oyunu Küçük Tiyatro'da izledim ve izleyeli yaklaşık iki hafta oldu ama bir türlü elim yazmaya varmadı. Oyunun çok ağır bir atmosferi var. Çok sert bir sonu var. Başladığında hiç anlam veremeseniz de o ağırlığın sebebi sahneler ilerledikçe anlaşılıyor. Ankara Devlet Tiyatrolarının iki deneyimli kadın oyuncusu Deniz Gökçe Koçman ve Zeynep Ekin Öner Öztürk' ü daha önce defalarca kez sahnede izlemiştim. Burada çok zor bir işin üstesinden gelmeye çalıştılar. Büyük bir duygu yoğunluğu, okuması zor bir metin, verilmesi gereken çaresizlik hissi, uzun uzun tiradlar... Aynı durum seyirci koltukları için de geçerliydi, anlaması ve izlemesi zor yorucu bir metindi. Ancak tüm zorluklara rağmen oyunculuk performanslarının ve sinerjilerinin oldukça yüksek olduğunu ve başarılı bir iş çıkardıklarını söyleyebilirim.

Bu aşamada belki biraz yazarımızın hayat hikayesine göz atabiliriz. Jean Genet:
(19 Aralık 1910, Paris - 15 Nisan 1986, Paris), Fransız düşünür; oyun, deneme ve roman yazarı; şair, politika aktivisti. Daha çok tiyatro oyunlarıyla tanınır. Yeni doğmuşken kimsesizler yurduna bırakıldı. Jean, yedi yaşına geldiğinde zanaatçı bir ailenin yanına yerleştirildi. 10 yaşında hırsızlığa başladı, on üç yaşında bir zanaat okuluna kaydoldu. Ancak orada da çok kalmayacaktı; 1926'da, 3 ay süren ilk hapishane deneyimini yaşadığında 15 yaşındaydı. Serbest kaldığında uslanmamıştı; bu kez reşit olana kadar kalmak üzere ıslahevini boyladı. 1930'ların sertliği ile ünlü bu ıslahevi Genet’yi gerçek bir suçlu haline getirdi. 1948 yılında aynı suçlardan ömür boyu hapis cezası aldı. Ancak cumhurbaşkanı affı ile cezaevinden çıktı ve sonra kendini edebiyata verdi, suç işlemedi. Jean Genet, şiir ve romanlarında ya kendini ya da kendine yakın bulduğu çevreleri anlatırken; oyunlarında, kendini özdeşleştirdiği, toplumun dışında yaşamayı seçen insan topluluklarını dile getirmiştir. Büyük Gözaltı' nda mahkumları, Balkon' da genelevde yaşayanları, Hizmetçiler' de hanımlarını ortadan kaldırmak isteyen hizmetçileri anlatan Genet, Zenciler' de ise Batı uygarlığının baskı altında tuttuğu siyah derilileri konu edinmiştir. Jean Genet 15 Nisan 1986' da 76 yaşında Paris' te bir otel odasında gırtlak kanserinden ölmüştür.


Sahne açılışında bir oyun içerisinde oyun karşılıyor bizi. Giysilerle dolu zengin bir odada, Claire (Deniz Gökçe Koçman) evin hanımı, Solange (Zeynep Ekin Öner Öztürk) ise hizmetçisi rolünde. Aralarında yüksek gerilim var. Sonrasında ikisinin kardeş ve evin hizmetçisi oldukları, sadece evin hanımı olmadığı zamanlarda kendilerince bir oyun oynadıkları anlaşılıyor. Oyun sonları genellikle, hizmetçinin, hanımı öldürmesi ile son buluyor. Hanımlarına karşı hem gizli bir hayranlık duyuyorlar hem de kin, kızgınlık, öfke yüklüler; kendi içlerinde ise çaresiz ve acı dolular. Konuşmalarından hanımları öldüğü takdirde mirasın onlara kalacağı yönünde çıkarımlar yapıyoruz. Kendilerini oynadıkları oyuna kaptırdıkları ve duyguların tavan yaptığı bir noktada gerçek hanımın eve dönmek üzere olduğunu anlıyorlar. Hemen ortalığı toplayıp, güzel elbiseleri çıkarıp, hizmetçi kişiliklerine dönüyorlar. 


İlerleyen sahnelerde beyefendinin hapiste olduğunu, hapse girmesine ise iki hizmetçi kızkardeşin yazdıkları mektubun neden olduğunu anlıyoruz. Ancak çalan telefon ile beyefendinin serbest kaldığını öğrenen hizmetçiler bu kez foyalarının ortaya çıkmasından, mektuptaki el yazısının kendilerine ait olduğunun anlaşılmasından, hapse atılmaktan korkuyorlar. Evin Hanımına hazırladıkları zehirli ıhlamuru içirip, Beyefendiye ulaşmadan onu öldürebilirlerse hala bir şansları olabileceğini düşünüyorlar.

Claire ve Solange, toplumsal sınıflarının farkında ve kişilik çatışmaları içerisindeler. Bir yandan da kolayca zengin olmak istiyorlar. Evin hanımını öldürüp, beyefendiyi hapse attırmayı ve ikisinden de kurtulup, paralarına konmayı planlıyorlar. Ancak günün sonunda efendisini öldüren işçiyi değil, kendileri sürükledikleri çaresizliğin yarattığı dramatik girdapta zavallı işçileri görebiliyoruz.

Hizmetçiler, çok kolay anlaşılmayan, üzerine düşünülmesi gereken, biraz tedirgin edici, rahatsızlık verici bir oyun. Tiyatroya sadece eğlenmek ve hoşça vakit geçirmek için giden izleyicileri mutlu etmeyecektir. Ben izlediğim için mutluyum, vakit ayırıp denenebilir, farklı tiyatro deneyimleri vaaddettiğini rahatlıkla söyleyebilirim.


Son olarak ek bilgi;

Hizmetçiler, Genet’nin gerçek bir olaydan, Papin Kardeşler Olayı’ndan esinlenerek kaleme aldığı tek perdelik, son derece etkileyici bir oyun. 1933 yılında Mans, Papin kardeşlerin işledikleri korkunç cinayetle sarsılır. Papin Olayı diye bilinen bu olayda Papin kardeşler, yanlarında yedi yıl hizmetçi olarak çalıştıkları evin hanımını ve kızını bıçak ve baltayla öldürmüşler, gözlerini oymuşlar, etlerini doğramışlar, bacaklarını kesmişler. Ama yazarı asıl etkileyen bu kardeşlerin zekâları, açık sözlülükleri, yalnızlıkları, gururları, birbirlerine karşı duydukları sevgi, onları cinayet işlemeye yönelten öfkeleri ve mahkeme karşısında kendilerini savunma güçsüzlükleri olmuş. Genet, kendi hizmetçilerini, Solange ve Claire’i yaratırken kendi düşlemlerine, yerleşik kurallara karşı çıkma zevkine, ölüm konusundaki görüşlerine uyan düşüncelerini büyük ölçüde kurgulamış.

21 Mart 2022

Silüet - Tiyatro Mimikri / Pat Atölye

Pazartesi, Mart 21, 2022 1

Tek perde /40 dk - Yaş sınırı: 15+
Tür: Performans/ Mim
Yazan-Yöneten-Oynayan: Tuğba EskicioğluYardımcı Yönetmenler: Esin Aslan, Rafiz Mehdizade
Müzik: Uğur Yılmaz
Işık Tasarım: Batuhan Sezer
Kostüm: Semra Eskicioğlu
Sigarasının tüten dumanı, sobasının sönmüş külü, yüzyıllar önce yanan aşkının ateşiydi... Anımsadı!
Hapsolduğu evin penceresinden dökülen sonbaharı, mağarasında örtündüğü yapraktı... Hiç unutmadı!
Koşarken ayakkabılarından çıkan ses, yalın ayak yürüdüğü çalı dikeninin çığlığıydı... Haykırdı!
Baltalanırken bedeninin kuru dalları, kökleri ilkbahar tadındaydı... Doğumu yeniden başladı!
Çağdan çağa atlayan kadının evrimini ve her kadınla yeniden doğan tarihi anlatıyor bize "Silüet"!

14. Ethos Ankara Uluslararası Tiyatro Fetivali kapsamında Yılmaz Güney Sahnesinde plansız bir şekilde dahil olduğum bir organizasyon ile izlediğim oldukça düşük beklentiler ile gidip, çok mutlu ayrıldığım bir sahne sanatı deneyimiydi benim için Silüet.  Bu festivalin 12. yapılırken 'Rulet' isimli bir oyun izlemiş ve büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştım ancak Silüet' in bu anlamda düşüncelerimi değitirdiğini söyleyebilirim. 


'Ethos' un bir açılımı olduğunu düşünüp araştırdım ancak kelime anlamı ile kullanışmış festivalde ve belki benim gibi merak edenler olabileceğini düşündüğüm için açıklamak istedim. Ethos (Yunanca:"Alışkanlık, gelenek, örf, adet, karakter") bir toplum ya da bir kişinin geleneksel anlamdaki eğilimi ve duruşu. Bu durumda festivali ''14. Geleneksel Ankara Uluslarlarası Tiyatro Festivali'' olarak da düşünebiliriz.

Silüete gelince; Oyun künyesinde 'Yazan-Yöneten-Oynayan: Tuğba Eskicioğlu Yardımcı' olduğunu görünce çok hoşlandığımı söyleyemem bu durumdan. Ancak oyun başladıktan çok kısa bir süre sonra künyeyi yanlış okuduğumu anladım. Bu bir pantomim performansıydı.

Pantomimde sanatçı, yüz mimiklerini, el-kol ve beden hareketlerini kullanarak temayı anlatmaya çalışır. Bir anlamda pantomim, evrensel bir tiyatro dili olarak kabul edilir. Milattan önceki dönemlerde Mim sanatının uygulandığı görülmüştür. Zaman zaman "sessiz dil" olarak anılan pantomim, 17. yüzyıldan sonra, bale içinde de yer almaya başlamıştır. Oyunlar, Yeni Çağ ve yeni tiyatroyla beraber mistik konulardan uzaklaşıp gerçekçi dünyaya geçmiştir. Realist akımlar ve akılcılık akımları bunda etkili olmuştur.

Charlie Chaplin ve Laurel ve Hardy dışında çok örneğini görmediğim bu sanatın sahnede başarılı bir örneğini görmek oldukça heyecan vericiydi benim için.


Oyuncumuzu tanıyalım: 1990 doğumlu Tuğba Eskicioğlu Yardımcı, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Pantomim bölümünden mezun olmuş. Eğitim kurumlarında drama ve pantomim dersleri vermekte; 10 yıldır tiyatro, pantomim ve dans topluluklarında oyuncu ve performans unvanlarıyla sahne almaya devam etmektedir. 


Oyun; performans başlangıcında ağaçtan kopardığı elmayı yiyerek cennetten kovulan Havva' nın dünyaya gelişinden başlayarak, yeryüzünde 'kadın' olarak var olmaya çalışan insan figrünün çağlar boyunca geçirdiği evrimi anlatıyor. Gösterinin bende bıraktığı iz; doğuran, üreten, çalışan kadının her çağda maruz kaldığı şiddet odaklıydı. Kadın nesiller boyunca mağaradan, plazaya geçtiği süreçte geldiği noktada hala şiddete maruz kalıyordu. Anlatı, çözüm üretmeyen sadece olanı gözler önüne seren yönü ile bende bazı boşluklar ve çaresizlik hissi bıraktı. Ancak pantomim sanatı anlamında gerçekten oldukça başarılı bulduğumu ve izlediğime çok memnun olduğumu söylemek istiyorum. 


Kostüm tasarımı ve değişimleri konusunda çok efektif bir çalışmaydı. Bu anlamda bir vurgu gerekiyor bence... Ve özellikle sanatçının sağ tarafının tamamen kadın, son tarafının tamamen erkek olduğu; tek bedende iki farklı cinsin birbiri ile mücadele ettiği sahneler çok etkileyiciydi. 

Sahnede farklı deneyimler iyidir.

Perde inmesin, sahne sanatları bitmesin...!


19 Mart 2022

Gece O Kadar Kirliydi Ki İkisi De Kayboldular

Cumartesi, Mart 19, 2022 0

Büyük Oyunu 1 Perde - 60 dakika
Yazan Plinio Marcos
Çeviren Orhan Güner
Yöneten Selçuk Göldere
OYUNCULAR:
Tonho Mehmet Demiralp
Paco Eren Oray
OYUNUN KONUSU
Hepimizin kendine özgü bir hikayesi var. Yoksullukla mücadele eden Paco ve Tonho’nun hikayesi, soğuk bir odada başlar. Geçimini pazar yerinde hamallık yaparak sağlayan bu iki adam ne toplumda var olabilir ne de o küçük odada.
Bir çift ayakkabı ya da bir flüt yeni bir hayata başlamaya yeter mi? Dünyanın acımasızlığına karşı gelebilir mi? Bu hikayede bizler için sıradan sayılabilecek isteklerin zamanla nasıl hırsa dönüştüğünü ve işlerin nasıl çıkmaza girdiğini görüyoruz.

Tiyatro izlemeye devam. Önce yazarımızı biraz tanıyalım. Plínio Marcos (1935-1999) Brezilyalı bir yazar, oyuncu ve oyun yazarı. Çalışmaları, sosyal örgütlenme biçimlerine karşı suçlamaları ve protestoları ile dikkat çekmiş. Bu eseri 1966 yılında yazmış. Eser, pazar yerinde çalışan ve harabe bir odayı paylaşmak zorunda kalan iki sığınmacının yoksul ve sefalet içindeki hayat mücadelelerine odaklanıyor. Paco (Eren Oray) ve Tonho (Mehmet Demiralp)' ya...
Oyunu Stüdyo Sahne' de izledim. Oyun, sahne ortasına kurulmuş ringi andıran dört sütunlu bir odada geçiyor. Günün ilerleyişini sabahları Paco ve Tonho' nun giyinmelerinden anlıyoruz. Pazarda çalışıp akşamları bu odaya geliyorlar. Dekor seçimi ve kostümler atmosferi yansıtacak şekilde tasarlanmıştı ve başarılı bulduğumu söyleyebilirim.
Tonho, liseyi bitirmiş, hamallık yaparak biraz para kazanmayı, güzel giysiler alarak iş başvurusu yapmayı ve memuriyet gibi bir iş bularak hayatını değiştirmeyi isteyen bir taşralı. Onun ailesi var memleketinde, annesi, onu bekleyen bir sevgilisi. Eğer güzel ayakkabıları olursa bir şekilde işe alınabileceğini düşünüyor. Paco ise okumamış, bir şeyler kazanmak için her türlü yolu mubah gören, bundan gocunmayan, yoksulluğu diğerinden biraz daha fazla kabullenmiş, kimsesiz bir müzisyen. Bir flütü varmış ancak çalmışlar. Mızıka çalarak bir işe girebilmesi zor eğer yeniden flüt alabilecek parayı bulursa daha iyi bir işe girebileceğini düşünüyor.
Oyun boyunca Paco ve Tonho' nun birbirlerine destek olarak bu girdaptan kurtulabilecekken neden bu derece paylaşımsız, birbirlerine ezmeye çalışarak, biri bir diğerinin iyiliğini istemeksizin sadece kendi çıkarlarını düşünerek, birlikte yok olmayı tercih ettiklerini, geceyi neden bu derece kirlettiklerini düşündüm. Paco' nun daha ne kadar çirkinleşebileceğini, Tonho' nun daha ne kadar zavallı olabileceğini düşündüm. Ne olurdu Paco bir günlüğüne ayakkabılarını Tonho' ya ödünç verseydi ve Tonho bir işe girip Paco' ya çok istediği flütü alsaydı. Oysa onların seçimi ellerine geçen silahın gücünün baş döndürücülüğü ile suça meyletmek oldu. Onları kötü yapan neydi; koşulları mı, karakterleri mi, kader mi?

İki olağanüstü oyunculuk izlediğimi söylemek istiyorum. Uzun replikler boyunca en ufak bir dil sürçmesi, anlam kayması, vurgu bozukluğu, kopuş olmaksızın rollerine tüm hücreleriyle adapte olabilmiş iki büyük oyuncu izledim. Eren Oray beni karakterine o kadar inandırdı ki Allah' tan çıkışta onunla karşılaşmadım, yoksa ayakkabılarını zorla çıkartmaya kalkışabilirdim :) Mehmet Demiralp performansı da çok gerçek çok başarılıydı. Oyuncuları öncesinde pek çok kez farklı roller ile farklı oyunlarda izleme şansı bulmuştum, bu oyun ile sanatlarını taçlandırdıklarını düşünüyorum. 
Sadece son sahnede cam tabut yadırgadığım bir sekans oldu. Hem ortam atmosferinden, hem oyun kurgusundan uzak, paçavralar içerisindeki dekorun arasında yabancılaştığım bir görüntüydü. 
Herkese hitap etmeyebileceğini düşünsem de Ankaralı tiyatro severlerin görmelerinde fayda var. Oyun süre bakımından da izlemeye oldukça elverişli...
Tüm ekibe alkışlarımla...
Tiyatro bir başka...!

13 Mart 2022

Ah Necmi

Pazar, Mart 13, 2022 2

Eğer beni birazcık sevseydin, bu kadar surat asmaz o anahtarları neden sakladığımı anlardın. Seni ne kadar düşündüğümü, hedeflerinden şaşma diye, kendine güvenin gelsin diye ne çileler çektiğimi bilirdin. Ben istemiyor muyum sanıyorsun çayın yanında bisküvi yemeyi, kahvenin yanında çikolata götürmeyi? Ama sırf senin canın istemesin, verdiğin üç kiloyu da geri alma diye bir bahane bulup Şükran' da yiyorum kalorili şeyleri... Ah ne güzel gidiyordun o göbeğin biraz inmiş bu sefer zayıflayacağına kanaat getirmiştim ama yine olmadı Necmi. Yine bozdun diyeti... Yüzüne vursam katılmak önemliydi hanım, dersin yine kesin...

Hayır kafana takmasan, kendini üzmesen boş ver diyeceğim, ben seni her türlü severim ama bu sefer sağlığın söz konusu. Ne dedi doktor en az on beş kilo dedi. Ah şu boğazını azıcık tutsan verivereceksin hepsini ama şimdi doğruya doğru iştahının da maşallahı var Necmi... Gücenme ama sen diyet yaparken de kilo alabilme özelliğine sahipsin Necmi. Senin gönlüne göre bir rejim bulabilmek de zor, makarnası olacak, kebabı olacak, tatlısı olacak içinde ayol öyle rejimi kim kaybetmiş de sen bulasın Necmiciğim. Sen diyete başlamadan daha ödül günlerinin pazarlığını yapıyorsun, yeşillik yazan yerde fıstıklı baklava yiyorsun, kan şekerin dakika başı düşüyor, bak bu işin şakası yok, son şişmanlık fayda etmez sonra demedi deme Necmi.

Aslında ne güzeldi başlarda her şey... Evliliğimizin ilk yıllarını dün gibi hatırlıyorum. Vallahi filinta gibiydik ikimiz de. Ne olduysa ben Sedef' e hamile kalınca oldu. Daha test pozitif çıkar çıkmaz sen aşermeye başladın Necmi. Gece beslenmeleri mahvetti bizi. Çikolatalı ekmekler, gece yarısı sahanda yumurtalar, makarna haşlamalar. Ben bir kilo aldıysam sen beş aldın, işte o olmadı Necmi. Bir de sen doğum kilolarını veremedin Necmiciğim, e üstüne bir de Vedat gelince iş çığırından çıktı tabi. Zaten kilidi biz o zamanlarda yaptırmıştık hatırlarsan. Buzdolabına kilit yaptırmak da kusura bakma ama senin fikrindi Necmi.

Sana bir tavsiye vereceğim bak kulağına küpe olsun; her ölümü gör ye, dediklerinde yersen kilo veremezsin. Merak etme öyle diyenlerin hiç biri de ölmüyor Necmi. Bunun türlü bahaneleri var; midem ekşiyor dersin, alırsın tabağına çaktırmadan yemezsin bunları kaç kere konuştuk. Kusura bakma yeri gelmişken söyleyeceğim senin özel günlerin de hiç bitmiyor Necmi, her maç olduğunda çok önemli bir gece oluveriyor o gece sonra gelsin cipsler, patlamış mısırlar... Şükranlarda gitmek mi zor kalmak mı zor diye tartışırlarken senin herkesin içinde 'kilo vermek zor' dediğini de unutamadım Necmi. Böyle gözünde büyütürsen zor tabi kilo vermek ama artık sabrım kalmadı, ya sen diyeti bırakacaksın ya ben seni Necmi. Hazırladığım diyet salatalara zayi olmasın diye mayonez sıkmak zorunda kalmaktan bıktım artık, bu böyle gitmez Necmi. 

Ne dedi diyetisyen hanım, bunun matematiği var dedi. Aldığın kalori harcadığından az olmazsa bu iş olmaz dedi. Hadi boğazını tutamadın bari biraz hareketi artır. Sana mantı açacağım desem kırk takla atarsın ama aldığın verdiğini götürür bir işe yaramaz. Doktor hanım en maliyetsiz spor koşmak dedi ama sen hayallerinin peşinden bile koşmuyorsun ki Necmi. Spor programı izlemek spor yapmanın onda biri kadar kalori harcatsaydı sen tığ gibi olurdun. Her şınavdan sonra tartıya çıkıp kilo vermiş miyim diye bakıyorsun farkında mısın Necmi. Aslında ben biraz anladıysam bu işin sırrı galiba yemek yerine besin demek, önce kafanda bitirmelisin yemekleri. Onlar sadece besin, yemek değil Necmi. 

Evet kabul ediyorum buzdolabının anahtarını ben sakladım ama sor bakalım neden sakladım. Kendimi düşündüğüm için mi? Sarmalar ertesi güne kalsın da Şükran' lardaki güne götüreyim diye mi? -Hayır Necmi... Senin için sakladım. Başka çare bulamadım ve nefsin ile senin aranda bir bariyer olsun istedim. Şimdi bana kızıyorsun biliyorum ama biraz da beni düşün artık dayanacak gücüm kalmadı Necmi. Yoksa bir tencere sarmanın lafı mı olur, asma artık suratını, bak anahtarlar da burada, feda olsun Necmime... 

İllüstrasyonlar:  Fernando Botero

27 Şubat 2022

Arzu Tramvayı

Pazar, Şubat 27, 2022 1

ARZU TRAMVAYI - ADANA DT Büyük Oyunu
2 Perde - 2 saat 20 dakika
Yazan Tennessee Williams
Çeviren Esin Damcı / Nilüfer Karakullukçu-Rejisör N.Fırat Demirağ
OYUNCULAR:
Stella Kowalski Yeliz Tekman
Stanley Kowalski Mazlum Taşkıran
Blanche Dubois İ.Gözde Korbek
Herold Mitchell Arif Cem Çetin
Steve Hubbell Metin Yılmaz
Eunice Hubbell Birsu Metin
Pablo Gonzales Ayhan Özşahin
Genç Adam Özgür Küçüköner
Doktor Mustafa Akçin
OYUNUN KONUSU
Ben hiçbir zaman kuvvetli ve kendine güvenen biri olamadım. Yumuşak insanlar içten içe parlarlar, ateş basar kızarırlar. Yumuşak renkler takınırlar, tıpkı bir kelebeğin kanatlarındaki renkler gibi. Onlar ışığın üzerine kağıttan bir fener geçirmek zorundadır. Ve şimdi ben yavaş yavaş sönüyorum. Bu hileli oyunu daha ne kadar sürdürebilirim bilmiyorum…

Devlet Tiyatroları, 15-19 Şubat dünya klasikleri oyunları haftası kapsamında izlediğim ikinci oyun Adana Devlet Tiyatrosu tarafından sahnelenen Ankara Küçük Tiyatro' da izlediğim Arzu Tramvayı idi. 
Amerikalı oyun yazarı Tennessee Williams'ın bu ölümsüz eseri, sinemaya sadece bir kere (Elia Kazan, 1951); TV filmi olarak da iki kere uyarlandı. Amerikan sinemasının güçlü yönetmenlerinden Elia Kazan'ın uyarlaması o kadar iyidir ki, sinemada bir daha kimse bu hikayeye bir daha el atmak istemedi. 1951 yılında Pulitzer Ödülü kazanmış Oscar Ödüllü filmi Elia Kazan yönetmiş, baş rollerde Marlon Brando, Vivien Leigh, Kim Hunter ve Karl Malden yer almıştı.
Tennessee Williams, Arzu Tramvay' ında metni üç ana karakterli bir sac ayağı üzerine inşa etmiş. Stella, Stanley ve  Blanche arasındaki ilişkiler üzerinden şiddet, kadının çaresizliği, yalnızlık korkusu, ataerkil yapı, ahlak, hayal kırıklıkları anlatılmaya çalışılmış. 
Oyun Blanche' nin Arzu Tramvayına binerek kız kardeşi Stella' nın iki odalı küçük evine gelmesiyle başlıyor. Blanche ve Stella varlıklı bir ailenin çocuklarıdır. Çiftlik ve aile ile ilgili olan abla Blanche; edebiyat öğretmeni olduğu okuldan atılmış ve Belle Reve'deki aile evlerini kaybetmiştir. Missisippi' nin küçük bir kasabasında kocası Stanley ile yaşayan kız kardeşi Stella'nın yanına gelir. Blanche mutsuz, çaresiz ve parasızdır. Karakter çizimlerinde Blanche lüks düşkünü, varlığını kaybetse de yaşam tarzına bu düşüşü yansıtamamış, yaşlandığını saklamaya çalışan sorunlu biridir. Aşık olduğu kocası intihar etmiş ve öğretmenlik yaptığı okuldan öğrencilerinden biri ile ilişkisi ortaya çıktığı için atılmıştır. Stella ise aksine uysal, kocasına aşık ve sadık, dengeli bir karakterdir. Ablasına destek olmaya çalışır. Stella' nın kocası Stanley ataerkil, şiddet eğilimli, kaba, düşüncesiz, arkadaşları ile oyun eğlencelere katılan saldırgan bir karakterdedir.
Bu iki odalı küçük evde yaşamak bir süre sonra üçü için de zor bir hale gelecek, Stanley' nin baskıcı tutumu, başlarda sağlam duran Blanche' nin dünyasını ve ruh sağlığını etkileyecek ve nihayetinde Blanche'nin akıl hastanesine kaldırılması ile oyun final yapacaktır.
Adana Devlet Tiyatrosu oyuncularının ve ekibin çok iyi bir iş başardıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. İki buçuk saate yakın süren oyun süresince; bir an bile sahneden kopmadan Stanley (Mazlum Taşkıran)' nin sigara dumanını ve gerilimini iliklerimize kadar hissettik; Blanche (İ.Gözde Korbek) ' nin parfüm kokusuna ve ruhsal çöküşüne tanıklık ettik; Stella' nın çaresizliğine ve üzüntüsüne ortak olduk. Üst komşu canlandırması ile Birsu Metin ve diğer oyunculuklar da çok iyiydi. 
Metinden kadın-erkek ilişkilerindeki çatışmaların ön plana çıktığı etkileyici bu iki bölümü eklemek istiyorum:
Masada Stella, Stanley ve Blanche yemek yerler:
“STELLA: Yüzün ve parmakların feci şekilde yağlanmış. Git yıka ve sonra masayı temizlememe yardım et. [Stanley tabağı yere fırlatır.]
STANLEY: Al sana temiz masa! [Stella’yı kolundan kavrar.] Benimle bir daha böyle konuşma! “Domuz, Polonyalı, iğrenç, kaba, yağlı” bu gibi sözler senin ve kız kardeşinin dilinde çok fazla dolanmaya başladı! Kim olduğunuzu sanıyorsunuz siz? Bir çift kraliçe olduğunuzu mu? Huey Long ne demişti? “Her Erkek bir Kraldır.” Ve buranın kralı da benim, bunu unutmayın! [Yere bir fincan ve fincan tabağı fırlatır.] Benim mahalim temiz! Siz bana kendi döküntülerinizi mi temizletmek istiyorsunuz?” 
Yaşanan şiddet olayı üzerine Stella ve Blance konuşmaktadır:
“STELLA: Evet Blanche, büyütmek. Bu olayın senin tarafından nasıl algılandığını biliyorum ve bu şekilde olmasından son derece üzgünüm. Ama bu senin sandığın kadar ciddi bir şey değil. Öncelikle, adamlar poker oynayıp içki içerlerken her şey olabilir. Bu durum her zaman için barut fıçısı gibidir. O ne yaptığının farkında değildi. Geri döndüğüm zaman kuzu gibi sakindi ve gerçekten de kendinden utanıyordu.
BLANCHE: Ve bu- bu her şeyi temize çıkarır öyle mi?
STELLA: Hayır, böylesine tatsız bir atışmaya sebep olmak kimse için iyi bir şey değil, ama insanlar ara sıra yapıyor işte. Stanley her zaman kırıp döker. Hatta düğün gecemizde buraya gelir gelmez benim terliklerimden birini kaptığı gibi lambaları parçalamak için evin içinde dört dönmeye başladı…” 
Arzu Tramvayı yazıldığı zamanı aşıp günümüze ulaşan kadın-erkek eşitsizliğini gözler önüne seren metni ile güncelliğini hiçbir zaman yitirmeyecek bir baş yapıt. Bu yorumu ile de oldukça başarılıydı. Fırsat bulursanız izlemenizi kesinlikle öneririm. Ekibe büyük bir alkış :)

İyi ki tiyatro var!