19 Mayıs 2020 Salı

yazıyor...

Salı, Mayıs 19, 2020 7
''Kar taneleri gibi yaşıyoruz şu sıralar; Birbirimize değmeden ayrı ayrı eriyerek...'' yazdım ve gönder tuşunun üzerinde bir süre bekledi parmağım, en sonunda gözlerimi kapatıp bastım, gözlerimi açarken yaptığıma çoktan pişman olmuştum. Sonraki bir dakika boyunca kalbimi ağzımda ve kan basıncımı kulaklarımda hissederek mesajı görmesini bekledim. Devam eden on dakika boyunca 'acaba görmeden silsem mi' diye kendi kendimi yedim. Bu kez de 'bu mesaj silinmiştir' yazısını görecek diye elim silmeye gitmedi. On dördüncü dakikada çift çizginin mavi oluşuyla az önceki kararsızlığım yerini heyecanlı bir bekleyişe bıraktı. Acaba ne düşünmüştü, mesajı ona yanlışlıkla gönderdiğimi düşünmüş olabilir miydi, cevap verecek miydi... Telefon elimde beklemeye başladım. Bir süre sonra ''yazıyor...'' uyarısını görünce kalbim hızlanmaya, sabırsızlığım artmaya başladı.
"Belki de sevmek bir seçenek değil, sadece kalpten gelen bir şeydir, İçime işlemişsin, çıkarıp atamıyorum. Bütün mümkünlerin kıyısındayım. Turgut Uyar'' Yanlış okuyor olabilirim diye bir kez daha okudum, bir kez daha okudum. Hiç acele etmek istemiyordum ama 'içime işlemişsin' kısmı yüzümde kocaman bir gülümsemeye ve içimde havai fişek gösterisine dönüştü. 'Bütün mümkünlerin kıyısındayım' ne kadar da ucu açık, davetkar, ümitvar bir ifade. Ona çok güzel bir şey yazmalıydım hem cesaretlendirici hem de bu heyecanı devam ettirecek bir şeyler... 
''Aşık olamıyorsan, dans edemiyorsan, şarkılar mırıldanamıyor, ıslık bile çalamıyorsan, ne anlamı var ki aklı başında olmanın..? Osho''  Bunu okuduğunda ne hissedecekti acaba, elim gönder tuşunun üzerinde biraz oyalandım. Bastığım anda; hani raftan bir şey alırken, yanlışlıkla kırılacak başka bir şeye çarparsınız ve tam yere düşmek üzereyken yakalarsınız onu. Hani kalbiniz hop diye bir havalanır, sonra tekrar yerine geri döner. İşte benim kalbim de mesajla birlikte havalandı, gökyüzünde kanatlarını açıp süzüldü ve hop diye onun telefonuna kondu. Çift mavi çizgiyi görene kadar kalbim onun telefonunda kaldı, görünce tekrar geri göğüs boşluğuma döndü. 'Aklı başında olmak istemiyorum' demek istiyordum işte, ötesi var mı? Zaman beklerken taş gibiydi, geçmek bilmiyordu. O da ne, çevrimdışı olmuştu, hızla diğer sosyal hesaplarındaki son görünmeleri kontrol ettim, yoktu. O çevrimdışı olunca, tüm sosyal ağlar aynı anda çevrimdışı oldu sanki. Hikayesini görmek istediğim, durum güncellemelerini beklediğim, paylaşımlarını merak ettiğim hiç kimse kalmadı. Belki bir işi vardır diyerek kendimi teselli etmeye çalışırken, ekranımla birlikte tüm sanal ve gerçek alemler yeniden gül bahçesine döndü; çevrimiçi olmuştu.
''Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz sarıl bana dedikten sonra,sarılmanın ne anlamı kalır! Zülfü Livaneli'' Gözlerime inanamıyordum. Tekrar tekrar okudum. Yanında olmamı, ona sarılmamı istiyordu. Bir çift kanat taktı yüreğim, yükseldi yükseldi, mutluluk pikeleri yaparak bir kaç kez pisti pas geçti, tekrar yükseldi, okyanusların üzerinden, bulutların beyazından geçti; güneşin pırıltılarını taktı, gökkuşağının yedi rengini bezendi, neşeyle süzülerek göğüs kafesime döndü. İşte her şey apaçık ortadaydı, birbirimizi seviyorduk. Bu pek alışık olmadığım flört çeşidini hem çok naif hem de heyecan verici bulmuştum. Artık daha açık olmalıyım diye düşündüm ve belki de bir buluşmaya dönüşebilecek cümlelerimi fırından sıcak sıcak çıkartıp servis ettim.
''Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat her şeye bedeldir. Özdemir Asaf'''  Bu kez gülümseyerek kendimden emin düşünmeden hızlıca gönder tuşuna bastım ama hemen sonrasında içimi bir telaş kapladı; çok mu hızlı gitmiştim acaba? Onunla evlenmek istediğimi düşünmesine yol açacak bir mesaj vermek istemezdim. Sonuçta 'o hayat her şeye bedeldir' kısmından, onunla bir hayat kurmak istediğim anlamını çıkarabilirdi. Oysa henüz onu tam anlamıyla tanımıyordum. Evlilik işleri bir çırpıda karar verilecek işler değildi. Etraf birbirini ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırmış evli çiftlerle doluydu. Sadece 'özlüyorum, bekliyorum, seviyorum, gel buluşalım konuşalım, birbirimizi daha iyi tanıyalım' demeyi arzu etmişken, yanlış anlaşılma ihtimali açıkçası beni biraz tedirgin etmişti. Ama artık çok geçti çünkü mesajımı görmüştü, görür görmez de ortadan yok olmuştu. Önce iyi niyetle biraz bekledim, kendime oyalanacak başkaca işler icat ettim. Beş dakika dolmadan telefonu elime almayacağım diye kendi kendime kurallar koydum. Zorlukla geçen kırk dakika sonrasında ise kesin hükmümü verdim. Erkek milleti işte, ilişki biraz ciddiye binince hemen toz olurlar, ara ki bulasın... Ama bu iş böyle kalmaz benim kimseye eyvallahım olamaz dedim ve mesajı döşendim: 
''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, Sevilmeyi beklerken, Beklemeyi sevmişiz... Cemal Süreya'' İşte böyle, şu saatten sonra kimsenin nazını, kahrını çekemem, ben böyle gayet iyiyim, bu da benim elvedam, herkes kendi yoluna... İçim biraz hafiflemişti. Beklemek güzeldi, hayallerin seni hiç hayal kırıklığına uğratmazdı. Bu iş de bu kadarmış deyip telefonumu sehpanın üzerine bırakırken, gelen mesaj uyarısı yine yüreğimi hop ettirdi. Bir yandan mesajı hemen okumak istiyor bir yandan da kırgınlığımdan ötürü, okuduğumu bilmesini istemiyordum. Hem belki mesaj ondan da gelmemişti, bu ihtimal de vardı. İnternet bağlantımı kesip, mesajı okudum, ondan gelmiş:
''Çayı, Kitapları, Eylül'ü, Maviyi, Denizi ; Seviyorum. Ve tüm adaletsiz insanlardan eşit derecede uzak duruyorum. Sabahattin Ali'' Bu da ne demekti böyle. Adımın Eylül oluşuna bir gönderme olabilir miydi? Yoksa bana adaletsiz mi demek istiyordu. Az önce yargısız infaz yaptığımı, en azından kendini savunması için ona bir fırsat vermem gerektiğini ima ediyor olabilirdi. 'Eylül' ü seviyorum' ifadesi her şeye rağmen çatık kaşlarımın inmesine, gönlümün yaylarının gevşemesine, içimin titremesine sebep olmuştu. Ne de olsa sevgiye hürmetimiz vardı. E madem seviyormuş, Ona kalbimi tekrar kazanması için bir fırsat vermeye karar verdim:
“Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz anlamına gelmez. Karşınızdaki insana verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu gösterir. Sigmund Freud'' Bunu okuduğunda muhtemelen özür dileyerek, önemli bir işi olduğu için hemen dönemediğini belirten ve en kısa zamanda buluşmak istediği anlamına gelen bir alıntı yazacaktı. Şu an ona haksızlık ettiğim yönünde oldukça güçlü bir hisse sahiptim ve bu duygularla mesajı gönderdim. Yine aynı heyecanla beklemeye başladım, bu kez bir buluşma teklifi alacağıma neredeyse emindim. Nefesimi tutmuş, gözlerimi ekrandan ayıramıyordum, yelkovan çakılmış, zaman durmuştu adeta. Mesaj bir türlü yerine ulaşmıyordu. İletim tek gri çizgide uzun süre kalınca interneti kapattığımı anımsadım. Açınca name'min yerine ulaştığını mavi mavi parlamasından anladım. Hiç beklemeden 'yazıyor...' uyarısını görünce ise, bahar çiçekli dallarını salonumun camlarından içeri uzattı, üzerine mutlulukla şakıyan kuşlar kondurdu, gökyüzü uzaktan masmavi göz kırptı, kelebekler ile yavru kediler neşe içinde oynaşmaya başladılar.
"Karakterim ve tavrımı birbirine karıştırmayınız. Karakterim kim olduğumla ilgilidir; tavrım 'sizin' kim olduğunuzla. Elif Oğuz'' Bu neydi şimdi. Yanlış anlamayayım diye tekrar okudum, sonra bir kez daha, hiç bir alaka kuramadım. Özellikle 'tavrım 'sizin' kim olduğunuzla' kısmı bende olumsuz bir duygu bırakıyordu. 'Adamına göre davranırım, senin hak ettiğin tavır budur' gibi bir anlam çıkarıyordum. 'Adaletsiz insanlardan uzak duruyorum' dan sonra tavrım sizinle ilgilidir' biraz ağır gelmişti bana. Bu kadar düşüncesizlik gerçekten çok fazlaydı. Birden içerimde kurulan köprülerin iplerinin birer birer koptuğunu, evlerin depremde yıkıldığını, ağaçların devrildiğini, dev bir kentin virane olduğunu hissettim. Ben anlayacağımı anlamıştım. Daha fazla uzatmaya gerek yoktu ama son lafımı etmeden, tarumar ettiği kalbimi ona bildirmeden de kestirip atmak istemedim:
''Yıkılmak binaya mahsus bir şey değil ki, Züleyha. Bir insanın, bir cümle ile yıkıldığını gördüm ben. Cahit Zarifoğlu'' Tamam, şimdi o düşünsün bakalım. Topu rakip sahaya geçirmiş futbolcu rahatlığıyla  derin bir nefes aldım. Telefonun sesini soluğunu kestim, götürdüm yatak odasına bıraktım. Bırakırken gene göz ucuyla, kendime belli etmeden mesaj geliyor mu diye kontrol ettim, tabi gelen giden yok. Oh be dedim, bitti gitti. Bir kahve yapayım, iyi gelir dedim mutfağa yöneldim. Aklıma hiç telefonu getirmiyorum, başka başka işler, başka başka düşler, başka iç çekişler, hiç oralı değilim güya. Bari kahve pişene kadar sabretseydim, yok! Kahvenin altını kapattığım gibi soluğu yatak odasında aldım, mesaj gelmiş, gelmez olaymış:
''Uğraşarak düzeltemediklerinden, vazgeçerek kurtulursun. Frida Kahlo'' Okudum, bir daha okudum, bir daha okuyayım dedim ama gözlerimden ateş çıkmaya başladı hırsımdan. Bak bak sen, bir de bana akıl veriyor. Sen hayatta düzelmezsin seninle ne uğraşacağım, hiç lazım değilsin bana, çoktan vazgeçtim ben senden, haberin yok. Ay sinirden elim ayağım titriyor. Ne kadar yanlış tanımışım, ne kadar yanlış anlamışım. Kendini ne zannetti, hata bende ama baştan, yol yakınken ben bu işi bitirecektim. Bi-ti-re-cek-tim. Güzel sözlerine, tatlı dillerine kandım. Ah ben ne yaptım. Ne cevap yazsam da rahatlasam diye düşünmeye kalmadan, harfler yıldız yağmuru gibi klavyemden ekrana akmaya başladı:
"Ey, benim iyimser hallerim! Çabuk aldanışlarım... Hep inanışlarım... Alttan alışlarım... Hatayı hep kendimde buluşlarım... Değmeyecekleri kafama takışlarım... Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım... Herkesi, insan yerine koyuşlarım... Hepinize Elveda !! Artık ben kimsenin, Hiç Kimsesi Olmayacağim!.. Nazım Hikmet'' gönder tuşuna basmamla, alet kutusundaki çekici almam, mutfak tahtasının üzerine telefonu yatırıp, bir güzel ezme yapmam bir oldu. Oh dünya varmış...

Not: İllüstrasyonlar Christian Schloe' ya aittir.
Öykü kurgusaldır.

26 Nisan 2020 Pazar

Ezber Bozan

Pazar, Nisan 26, 2020 1
Demek modernleşen dünyada giderek yalnızlaşıp, bireyselleşiyorsunuz, bencilleşip, kendinizden başkasını düşünmez oldunuz, dünyada yaşayan tek canlı sizsiniz sanıyorsunuz... Yetmez, daha da yalnız olmalısınız... dedi, kameralarının ardındaki milyonlarca yüze.
Her birinizi kendi evlerinize kapatıp, sığınaklarınızda bir başınıza bırakacağım. Ve ne bir ideoloji, ne vatan ateşi, ne de Tanrı sevgisi ile başaracağım bunu. Size çağınıza, hodbinliğinize yakışan bir korku vereceğim. Bu korku ki sizi kendi evlatlarınızdan uzaklaştıracak, atalarınızı dedelerinizi unutturacak.
Her birinizi kendi kurduğunuz hapishanelerin gönüllü mahkumları yapacağım. Bir parça güneşe, açan her çiçeğe, bir yudum denize hasret bırakacağım. Ekranların ardından gördüklerinizle yetinecek, mahkumiyetinizi avutmaya çalışacaksınız. Görüntülü sohbetleriniz, canlı konserleriniz, online dersleriniz, sanal gezileriniz, ev egzersizleriniz kendinizi iyi hissettirmeyecek. Aşk size uğramayacak, baharı kaçıracak, yazı göremeyeceksiniz. 
Demokrasi, insan hakları diye bağırırken teknokrasinin dijital tuğlalarından medet umacaksınız. Safları sıklaştırmaya, örgütlenmeye, bir olmaya birlikte güçlü olmaya inanmışken, tüm ezberinizi yitireceksiniz. Mesafeleriniz, su ve sabun tek dostunuz kalacak. Vitaminler, eldivenler ve kolonyalar ile maskelerinizin ardında gizleneceksiniz. Elleriniz dezenfektan ile sertleşirken yürekleriniz korku ile hafifleyecek. Gözlerinizi gün sonu istatistiklerinden ayıramayacaksınız.
Ne silah ve savaş, ne atom bombası, ne gaz odası, düşmanınız kim kestiremeyeceksiniz. Tedbirsizce aldığınız her nefes, dokunduğunuz her yer içinizde on dört günlük bir şüphe bırakacak. Ey aciz yirmi birinci yüzyıl insanı, şapkanı önüne koy ve düşün, zaaflarını ve günahlarını (kibrini, açgözlülüğünü, şehvet düşkünlüğünü, kıskançlığını, oburluğunu, öfkeni ve tembelliğini) ve ders al olan bitenden, kendin kadar diğer tüm canlılar için de adaletli bir şans yarat tekrar yeryüzünde.
Ben Doğa' yım, kendime ait olanı er ya da geç alacağım. Daha temiz bir hava, daha temiz sular ve hayvanlardan gasp ettiğiniz alanlar gün gelecek bana geri dönecek. Sağlık sistemleriniz, doğal seleksiyonum karşısında çaresiz kalacak.
Bizi diğerlerimizden ayıran tüm kavramlar anlamını yitiriyor. Din, ırk, statü, cinsiyet, varsıllık bir şey ifade etmiyor. Test pozitif ve test negatif ise dünya yüzündeki her yerde anlamlı. Tüm bunlar son bulduktan sonra dünya daha güzel bir yer mi olacak yoksa bu olanlar dünyanın sonu mu? Normale dönmek istiyoruz ancak bizim bildiğimiz normal, aynı kalacak mı? Belki de dengeler bambaşka bir normalde kurulacak.
Doğaya daha saygılı bir tür olmayı öğrenebilecek miyiz bilmiyorum. Ama hala homo sapiens(düşündüğünün üstüne düşünebilen insan)' e güveniyorum. İmkansız diye bir şey yok bence, düşük ihtimaller var sadece... Bir düşük ihtimal bile olsa daha güzel bir dünya, ben buna inanmayı tercih ediyorum. Kayan yıldızlara, ay çöreklerine, ateş böceklerine, gökkuşağına ve parlak çakıl taşlarının sihrine inanacağım. Ve çocuklarıma yakamoz ışığından kaymayı, rüzgarın kuyruğuna şiir bağlamayı, dalgalara kafa atmayı, etek kaldıran çapkın lodos ile sahilde yürümeyi, gökyüzünü sallayıp, yıldızları denize dökmeyi, suda taş sektirmeyi öğreteceğim günleri bekleyeceğim.

İllüstrasyonlar: Igor Morski

13 Nisan 2020 Pazartesi

Tek Başına

Pazartesi, Nisan 13, 2020 7
Bir şişe şarap seçti kendine, kadehine doluşunu izledi. Kırmızı, koyu, akışkan, hoş kokulu, baştan çıkarıcıydı. Minik bir kaç damla ile tattı, çok beğendi. Bir yudum içti, bir yudum düşündü. Kendini dışarıya kapattığından beri içeriye açılmayı alışkanlık edinmişti. İçerilerine, en derinlerine, zihninin ve benliğinin dehlizlerine... İçerisi dışarıdan çok daha büyük ve kalabalıktı... Tanıdığı insanlar, hataları, yetenekleri, beklentileri, anıları, komik ve çok üzücü anları, olduğu yer, varmak istediği yer, sevdikleri ve çok daha fazlasıyla bir dipsiz kuyuydu içerisi. Hayatım dediği şey, tek yöne alınmış bir bilet değil miydi zaten. Tek yön gidiş; üç molalık bir yolculuk, yazmaya başladı:
''İlk molaya kadar kendini bilme, var olma çabası. Ayaklarının üzerinde doğrulup ileriye baktığında nasıl da uçsuz bucaksız, heyecan verici bir serüvendir görünen. Konuştuğun her yolcu, attığın her adım seni yeni bambaşka dünyalara götürür. İkici molaya geldiğinde bu kez hem bıraktıklarına hem ileriye bakarsın. Değer verdiklerin, önemsediklerin ve seni sen yapan her şeye. Ne istediğini çok iyi bilirsin, seni nelerin mutlu edebileceğini, bir zirvededir ikinci mola, görüşün keskin, deneyimlerin yüksektir. Yolculuğun amacının bir yere varmak olmadığını anlamış, biraz keyfini çıkarmaya başlamışsındır. Üçüncü ve son molada hala bakabileceğin bir geçmişin ve geleceğin vardır. Eğer hoşnut değilsen gördüklerinden hala bir şeyleri değiştirebilirsin. Birikimlerin ve deneyimlerinle, hala var olan enerjin ve yapabileceklerinle oradasındır. Delilik ve bilgelik arasında zerre tereddüt etmeden cümle alemi şaşırtacak tercihler yapabilirsin. İkincisinden daha yüksek bir zirvedir son mola. Artık gözlerini kısarak baktığında yolun sonunu kestirebiliyorsundur. Belki de yolculuk bitmiş sen yol olmuşsundur. '' diyerek noktaladı, defterine yazdıklarını...
Kadehi boşalırken, zihni yoğun bir şekilde çalışıyor, düşüncelerin sonsuzluğunda dolaşıyordu. Hayatın bir yolculuk ya da bir yol olduğunu düşünürken, ''Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır.'' diye fısıldadı. O kaçıncı moladaydı ve ne kadar değişmişti bu yolculukta geldiği noktada. Ne zamandır kitap satırlarının altını çizmeyi bırakmış, kalbini delice çarptıran düşler kurmayalı çok olmuştu. Düşüncelerini inançla söyleyip, inatla savunmuyordu artık sohbetlerde. Oltanın ucunda ona uzatılan her renkli parıltılı yeme 'mutluluk' diye kolayca yüreğini açamıyordu. Heyecanını ve coşkusunu yitirmişti. Gelecek ve geçmiş, gerçeklikten uzak birer illüzyon gibiydi şimdi. Gelecek ne getirecek kestiremiyor, geçmişin izlerini ise silemiyordu. Hayattan bir dizi ders almış, aldığı tüm derslerden sınıfta kalmıştı sanki... 
Yıkıcı deneyimlerden, fırtınalı duygulardan, sarsıcı terk edilişlerden gelmişti. Yanlış kişilere güvenmiş, yalnızlık vadilerinde gezinmiş, yine de akıllanmamıştı. İnsanların egolarına toslamış, bir ilişkiyi sığ zaferlere dönüştürmeden yaşamayı becerebilenlere denk gelmemişti. Değmezlere değer vermiş, olmazları kendine musallat etmiş, imkansızlara umut bağlamıştı. Çaresizlik içinde çırpınan yüreğine söz geçirememiş, kapana kısılmış bir kuş gibi gidip gidip pencere pervazlarına çarpan aklına yol gösterememişti. Görebildiği her ışığı çıkış noktası sanmayı bırakıp, kendini korumayı öğrenmesi çok zaman almış, kolay olmamıştı. Bu uğurda kanatları yaralanmış, pek çok fiyakalı tüyünü feda etmiş ama sonunda yalnız uçmayı başarmıştı. 
Evet, değişmişti. Heyecan ve coşku yerine dinginlik ve dengeyi tercih etmişti. Yaşantısına girmeye çalışan insanlara sıkı denetimler getirmiş, işinden arta kalan zamanının çoğunu sevdiği şeyleri yaparak kendisi ile geçirmeye başlamıştı. Huzur bulduğu kütüphanesi, gurur duyduğu eğitimi ve işi, rafine zevkleri, küçük burjuva keyifleri, Royal isimli kıymetli kedisi ve hayatına kendi kuralları ile aldığı çok az kişi ile... 

Üçüncü kadehin sonu çoğunlukla ruhunun huzur bulduğu dengeydi. Yavaş yavaş geceyi rahat bırakırken, ''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz...'' diye tekrarladı, gülümseyerek. Şimdi, hayatının son molası olarak gördüğü şu anda, yükselebildiği zirveden görebildiği kocaman, çok güçlü ve uçsuz bucaksız bir tek başınalıktı...

Not: Öykü kurgusaldır.
İllüstrasyonlar: Naoto Hattori
''Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır.'' : Murathan Mungan
''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz...'' : Cemal Süreya

12 Mart 2020 Perşembe

AIDA-DOB

Perşembe, Mart 12, 2020 2
AİDA-DOB- 180 dakika
Dört perdelik operadır.
Metin: Antonio Ghizlanzoni.
Bestecisi: Giuseppe Verdi
İlk oynanış: 1871 Kahire.
Türkiye’de ilk oynanış: 1958 Ankara.

Başlıca kişiler:
Radames (Tenor), Amneris (Mezzosoprano), Aida (Soprano), Mısır Firavunu (Bas), Amonasro (Bariton).

“Aida”, 19. yüzyılın en önemli opera bestecisi sayılan Giuseppe Verdi tarafından bestelenmiş 4 perdelik bir operadır. İtalyanca librettoyu (opera, operet, oratoryo, bale, müzikal gibi müziksel sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen ad), yine aynı dönemde yaşamış Fransız eski Mısır uzmanı Augusto Mariette tarafından yazılmış bir senaryodan uyarlayarak, Verdi için, İtalyan şair ve yazar Antonio Ghislanzoni yazmıştır.

En azından yılda bir kez opera izlemeyi önemsiyorum. DOB Ankara' nın muhteşem orkestrası ile kulaklarımızın pası silinsin, ruhumuz dinlensin, sanat ile terapi olalım istiyorum. Görsel, duyusal ve zihinsel doyumun en optimum karışımı, sahne sanatlarının zirve yaptığı iyi bir operadır diye düşünüyorum. 
Ankara Opera Sahnesi, Büyük Tiyatro (1933 ile 1948 arası Sergi Sarayı veya Sergi Evi), Ankara'da 1933' te sergi sarayı olarak inşa edilen binanın, 1948'de opera binası haline dönüştürülmesi ile ortaya çıkan ve içinde bulunduğu semte adını veren yapıdır. Tarih Kültür Bakanlığı binasının karşısındaki yapı, günümüzde Ankara'daki tek opera salonudur.
Aida Operası, yüz seksen dakika ve dört perdelik süresi ile, verilen aralar ile 23:15 de bittiğini söyleyebilirim, izlenmesi çok da kolay olmayan bir eser. Dans ve bale figürlerinin daha önce izlemiş olduğum diğer gösterilerden daha az yer bulmasının da bunda etkisi olduğunu düşünüyorum.
Eser İtalyanca olarak sahneleniyor ancak sahnenin üst kısmında metin çevirisi Türkçe olarak yayınlanıyordu. Bu da olayları takip edebilmek adına izleyiciye büyük kolaylık sağlıyordu. Orkestra şefi Can Okan ve sanatçı performansları etkileyiciydi. 
Aida'nın konusu, eski Mısır’da Firavunlar çağında Teb ve Menfis kentlerinde geçer. Mısır Firavunu (bas) Habeşistan ile savaş halindedir. Mısır ordusunun genç kumandanı Ramades (tenor), Habeş kralının kızı genç ve güzel Aida’ya (soprano) âşıktır, ancak onun kimliğini bilmemektedir. Habeş kralı Amanasro (bariton) Teb kentine saldırınca Ramades komutasındaki Mısır ordusu karşı koymaya hazırlanır. Üzüntü içinde olan Aida gibi firavunun kızı Amneris de (mezzo soprano) Ramades’e âşıktır ve ona zaferle dönmesi çağrısında bulunur.
Zafer Korosu' nda (operanın 2. perdesi 2. sahnesinde), Teb kentinin surları dışındaki büyük yolda Firavun, kızı Amneris ve yanındaki esir Aida, saraylılar ve diğer esirler toplanır. Zafer kazanmış olan Mısır ordusu halk tarafından büyük coşkuyla zafer marşıyla karşılanırken Tanrı İsis, Mısır ve Firavun övülür: “Mısır’a ve onu koruyan İsis’e zafer”. Bu zafer sahnesi için Verdi, normal orkestra trompetinden daha uzun bir trompet kullanmış ve bu çalgıya “Aida trompetié” adı verilmiştir. Partisyonda ise toplamda altı trompet yer alır.
2. perdenin 2. sahnesindeki görkemli zafer bölümünden sonra ise bir bale sahnesi yer alır. Son olarak doğu tarzı müzikle kızların çekici dansı izlenir, daha sonra zafer marşı tekrarlanarak en son olarak sahneye zafer kazanmış kumandan Ramades girer. Radames başarısının karşılığı olarak tutsakların bağışlanmasını ister. Firavun bu isteği kabul eder ve kızı Amneris ile evleneceğini de ekler. Radames asıl sevdiği Aida ile Nil kıyısında buluşacaktır. Amonasro kızının gizli aşkını öğrenmiştir, kendi yararına kullanmak niyetindedir. Aida Radames’e kaçmayı önerir, hangi yoldan gidebileceklerini sorar, komutan askeri bir sır olan geçidin adını söyler. Amonasro kendisi için gerekli olan bu adı duymuş, fakat tapınaktan dönen Amneris ve başrahip de olayı görmüşlerdir. Ramades kılıcını başrahibe teslim eder. Mahkeme, komutanı vatana ihanetle suçlamaktadır. Amneris sevdiği adamı kurtarmak için evlenme şartını tekrarlar, Radames kabul etmez, diri diri gömülmeye mahkum olur. Genç komutan yer altındaki mezarında sevdiğini düşünürken onu birden karşısında görür. Aida kaçmamış, onunla birlikte ölmek istemiştir.
Operaya ilgi duyanlar için eşsiz bir deneyim olacağını söyleyebilirim.

2 Mart 2020 Pazartesi

Yalnızlığım

Pazartesi, Mart 02, 2020 10
Ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklarız, her yeni günü ümitle nasıl kucaklıyoruz.. Birimizin hepimiz, hepimizin birimiz için olduğu; her nasihate bitse de gitsek, her kıza baksa da sevsek, kıl olduklarımıza değse de dövsek dediğimiz; Ne karnımızın ne ruhumuzun doyduğu yıllar. Kanımızın deli aktığı, gidilmeyecek yol, girilmeyecek kavganın olmadığı, hani şu dünyayı cesaret ve delikanlılık filtresi ile gördüğümüz zamanlar. Ankara ayazında tek ceketle kışı bitirdiğimiz, cebimizin para, boynumuzun kravat görmediği, otobüse atacak bilet bulamayıp, Altındağ' dan Tandoğan' a yürüdüğümüz, bir simidi üçe bölüp, büyük parçayı dosta verdiğimiz zamanlar.
Okula servisle gelenler, kantinden sosisli yiyenler, kulaklarında walkman, ayaklarında bot, sırtlarında kaban olanlarla ayrı dünyaların öğrencileriyiz. Onlara bulaşmıyoruz, teğet geçiyoruz hayatlarından. Bizler ötekileriz, sınıfta en arkada, sınavda en sonda, her olayda ilk şüpheli, velisi olmayan ve müsamerelerde hayalet olanlarız: Özgür, Suat ve ben. İnadına mutluyuz. Hiç ayrılmayacağımıza, birbirimizi hiç satmayacağımıza, birlikte yaşlanacağımıza dair sözler veriyoruz, antlar içiyoruz, kan kardeşi oluyoruz. Küçük yaşımızda hayata, önümüze koyduğu tüm zorluklarla alay ederek meydan okuyoruz. Kar yağsın istiyoruz, hep yağmur yağsın, gök gürlesin, göller buz tutsun, üşümeyiz biz birlikteyken. En sevdiğimiz şey hayaller kurmak. Kurduğumuz düşlerle çarpıyor yüreğimiz. Piyango bize çıksın, başka ülkelere gidelim, okula helikopterle inelim... Okuduğumuz bir yazıyı motto yapıyoruz: 'Varlık yokluktur, yokluk da varlık. Ne kadar az şeye sahipsen o kadar özgürsün.' Soğuk bir gerçekliğin içinde sıcacık hayallerimizle birbirimizin umut taciri olmayı seviyoruz.
Zaman geçiyor, ilk yamuğu ben yapıyorum. Ötekilerden birine, dönem ortasında sınıfa gelen İpek' e aşık oluyorum. Ama ne aşk... Başlarda eğlenceli bir farklılık olarak gördüğüm ve yandıkça körüklediğim bu ateş, bir süre sonra istilacı bir devlet gibi içime yerleşiyor. Direnmiyorum, varlığımı varlığına armağan ediyorum. Ona bağlı bir sömürgeyim artık, tüm özerkliğimi yitiriyorum. Hoca, iki nokta arasındaki en kısa yol diyor, İpek'le aramızdaki mesafeyi düşünüyorum. Koordinat sistemimin merkezinde O var. Serbest düşüş yapan cisimler, aşk acısıyla kendimi boşluğa bırakma isteği uyandırıyor. Demografik örneklemler İpek' ten ibaret. Sınıfta en hızlı ben tepkimeye giriyorum çünkü damarlarımda kan yerine yakıcı başka bir sıvı dolaşıyor. Tüm iç acılarımın toplamı İpek ediyor, içim çok acıyor çünkü.
Rüyalarımda İpek var. Yüksek bir tepede yan yana oturmuş denizi izliyoruz, uyanıyorum. Karda el ele yürüyoruz, ardımızda izler bırakarak, uyanıyorum. Yağmurdan gülüşerek kaçıp bir saçağın altına saklanıyoruz, uyanıyorum. Sonbahar yapraklarını konfeti gibi üzerine yağdırıyoruz, uyanıyorum. Düşlerimi, hislerimi kimselere söyleyemiyorum.
Bir gün okul genelindeki sınav için öğretmen yer değişikliği yapıyor. İpek' le yan yana düşüyoruz. Kendimi batan bir balıkçı teknesinde kovanın içinde bekleyen canlı lüferler kadar şanslı hissediyorum. Evrende kapladığımız alanın uzay zaman düzlemindeki yakınlığı beni sarhoş ediyor, başımı döndürüyor. Tüm sınav boyunca çaktırmadan etrafa saçtığı koku moleküllerini yakalamaya çalışıyorum. İlkbahar gibi kokuyor.
Bana hem çok yakın hem de gökyüzündeki yıldızlar kadar uzak ve erişilmez olan ve mutluluktan çok acı veren bu şeyle artık baş edemiyorum. Anlatacağım, anlatmazsam çıldıracağım. Özgür ve Suat' a anlatabilirim ama beni anlayamazlar gibi geliyor, onlar da en az İpek kadar uzak görünüyorlar o an. Aslında farkındalar bir şeylerin ters gittiğinden ama sorduklarında her şeyi bir refleks gibi inkar ediyorum. Umursamazca omzumu silkiyorum, hafif yandan dudağımı büküp gülüyorum, saçmalamayın olum diyorum, ne derdim olacak, inanıp inanmadıklarına emin olamıyorum. Bir derdim olduğunu düşünüyorlar.
Bir gün İpek okula gelmiyor. Ara sıra olur bu, çok zor geçer o gün, hatta bir keresinde iki gün gelmemişti, dünyanın güneşin çevresinde belki defalarca kez döndüğünü düşünmüştüm. Ertesi gün de gelmiyor, üç gün, dört gün.. O hafta hiç gelmiyor İpek. Yoklamalarda 'yok' diyorlar ona. Kahroluyorum. Oysa ben onu görebilmek için kırk derece ateşle bile geliyorum okula. O hafta sonu geçmiyor, geçmek bilmiyor. Pazartesi İstiklal Marşı' nda yine yok, sınıfta da yok. Hayal kırıklığım tarif edilemez ölçüde...
Sınıfa giremiyorum, bakıyorum sırası boş, kapıdan hızla geri dönüyorum, çıkıyorum okuldan, ne yapacağımı bilmeden. Suat ve Özgür peşimdeler. İpek diyorum, İpek yok, İpek niye gelmemiş?
Biliyorlar... İpek' in babasının çok borcu varmış, kendini asmış, annesi de üç çocuğunu alıp, köyüne Fatsa' ya dönmüş. Koskocaman bir meteor dünyaya çarpsın ve insanlığa dair ne varsa sonsuza dek evrenden silinsin istiyorum. İpek yoksa hiçbir şey olmasın. Sorarım size, hayatınızda kaç kez nabzınızı bulamadınız? Yokluğuyla birlikte her şeyimi kaybediyorum. Nabzım da dahil...
Melankolinin dibini boyluyorum sonraki günlerde... Biliyorum, hatıraları eksildikçe içimde, gökyüzü de azalacak onunla birlikte. Yıldız kaysın da İpek' i dileyeyim diye bakmayacağım artık geceleri yukarılara eskisi gibi. Aynı günü bin kez düşünüp, burçları okumayacağım bir daha. Bir uçak geçerken nereye gidiyor diye düşünmeyeceğim, sonbahar yapraklarına hüzünlenip, yazın denize, kışın yağan kara hayran kalmayacağım. Şarkılar onu söylemeyecek biliyorum. Hayallerim susacak, umutlu cümlelerim bitecek, ışıltılı tutkulu gözlerim sönecek. Dolunayı, ilk cemreyi umursamayacağım. Ellerimi bir türlü ısıtamayacağım. Yalnızlığım büyüyecek büyüyecek, Özgür ve Suat bile yabancı gelecek, hangi kalabalığa girsem yapayalnız hissedeceğim...

Not:Öykü kurgusal olup, görseller Wolfgang Lettl' e aittir.

1 Mart 2020 Pazar

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü -AST

Pazar, Mart 01, 2020 2
Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü-Ankara Sanat Tiyatrosu - 2 Perde - 1 Saat 40 Dakika
Yazan: Dario Fo - Çeviren: Füsun Demirel - Yönetmen: Hakan Güven
Nobel edebiyat ödüllü Dario Fo tarafından yazılan oyun, 1969'da Milano’da geçer. Duomo Meydanı yakınlarında bir bomba patlar ve 16 kişi yaşamını yitirir. Polis ve iktidar yanlısı bir kısım medya olayı “solcu anarşistlerin” eylemi olarak göstermek ister. Polis patlamadan anarşistleri sorumlu tutar ve Giuseppe Pinelli'yi gözaltına alır. Sorgudaki 3. günün sonunda Pinelli, sabah polis merkezi binasının önündeki kaldırımlar üzerinde ölü bulunur. Polis, sorgu sırasında anarşistin binanın beşinci katından “kaza sonucu” düştüğünü söyler. Bu sırada aynı binaya “akıllı bir deli” sorgulanmak üzere getirilmiştir… İşte emniyetteki olaylar böylece başlar. 
Oyunlarında her zaman yaşanmış olayları anlatan “tiyatro karikatürcüsü” Dario Fo, yine yaşanan bir olayı oyunlaştırırken; dramatik sorgu sahnelerinden, kara bir komedi yaratıyor.
Oynayanlar: Bülent Yıldıran-Mehmet Ulusoy-Nusret Çetinel--Aliye Bejan Çakmaklı
Dario Fo (d. 24 Mart 1926 Sangiano, - ö. 13 Ekim 2016, Milano), İtalyan oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve oyuncu. 1997 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. Oyunlarındaki temalar güncel sorunlara dayandığı için tiyatro karikatürcüsü, toplumsal ajitatör ve radikal palyaço olarak da nitelendirilen Fo, kariyerine küçük kabare ve tiyatrolar için yergili revüler yazan bir metin yazarına yardım ederek başlamıştır. Oyuncu Franca Rame ile evlendikten sonra, 1959'da Rame ile birlikte Dario Fo - France Rame Topluluğu'nu kurmuştur. İkili "Canzonissima" adlı televizyon programında sundukları komik skeçlerle kısa sürede tanınmış, zamanla siyasal bir ajit-prop tiyatrosu geliştirmişlerdir. İkilinin oyunları temelde "Commedia dell'Arte" geleneğine dayanmaktadır ve tarzları Fo'nun deyişiyle "resmi olmayan solculuk"la kaynaşmıştı. İkili daha sonra, 1968'de İtalyan Komünist Partisi'yle bağları olan Yeni Sahne adlı bir başka topluluk kurmuştur. 1970'te ise Halk Tiyatrosu Topluluğu ile fabrika, park, spor alanı gibi halkın toplu olarak bulunduğu yerleri dolaşmaya başlamışlardır. Morte Accidentale di un Anarchico (1974; Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, 1990) ve Non si paga, non si paga! (1974; Ödemiyoruz, Ödeyemeyeceğiz!) gibi oyunları çok tutulmuştur.
AST' nin bu sezon oyunu olan 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü', Türkiye’de ilk kez 2003 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konulmuş ve sekiz sene sahnede kalmış. 2012 yılında ise İlham Yazar rejisi ile Eskişehir Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenmiş. Farklı pek çok topluluk tarafından da yorumlanan bu oyunu ben de AST' ndan izleme şansı buldum.
İzmir Caddesi' nden Ihlamur Sokak tarafına ilerlerseniz hemen sağda bulunan 1963 yılından bu yana perdelerini açmaya devam eden ve en eski özel tiyatrolarımızdan biri olan Ankara Sanat Tiyatrosu' nu görebilirsiniz. İçeri girip merdivenleri indiğinizde ise güzel kafesi ile sizleri bekleyen sıcacık atmosferli bir ortama ulaşırsınız. Burada kitabınızı okuyarak bir şeyler içebilir ya da yiyebilirsiniz. Ben genellikle AST oyunlarına biraz erken gelip kafeterya kısmında zaman geçirmeyi seviyorum.   
Metinde suçluluğu kesin olmayan Pinelli' nin sorgu sırasındaki ölümü ile ilgili dosya kapanmak üzereyken, kılıktan kılığa giren bir delinin, emniyete sorgulanmak üzere gelip, bir şekilde kendisini dosyayı sorgulamak üzere gönderilen bir yargıç olarak tanıtması ile olaylar başlar. Ve deli yargıç tarafından sorgulanan polislerin ifadeleri 'kaza sonucu ölüm' den cinayete uzanan bir yolda ilerler. Metnin gerçek bir olaydan yola çıkarak yazılmış olması ise beni hiç şaşırtmadı doğrusu. Politik güldürülerde çok önemli olan, siyasi mesaj ve komedi unsurları arasındaki o ince denge öylesine ustaca yakalanmış ki Dario Fo' ya hayran kalmamak olanaksız. Tabi reji de boş durmamış ve güncel gündem göndermelerini metne üslubunca yedirmiş.
Artık AST dediğimizde aklımıza gelen usta oyuncular birbirlerine o kadar alışmışlar ki bu oyunda da bunu net olarak gözlemleyebiliyoruz. Tabi genç oyuncuları da ekibe dahil etmek gerekiyor. Kesinlikle çok başarılı oyunculuklar izlediğimizi Bülent Yıldıran' ın 'deli' rolünün üstesinden fazlasıyla gelebildiğini, Mehmet Ulusoy ve Nusret Çetinel' in performanslarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Çağlar Deniz de komiser rolü ile oldukça inandırıcıydı. 
Kostümlerde seçilen siyah renkteki giysilerin kir pas içinde oluşu ile anlatılmak istenenin zihinlerde oluştuğunu düşünüyorum. Dekor, ışık ve müzik için de genel anlamda sorun göremediğimi ekleyerek AST' yi bu yeni oyunları için tebrik ediyorum. İyi ki varlar, hep olsunlar...

20 Şubat 2020 Perşembe

Gidion' un Düğümü

Perşembe, Şubat 20, 2020 0
GIDION’UN DÜĞÜMÜ - ANKARA DT 
Büyük Oyunu - 1 Perde - 1 Saat 15 Dakika
Yazan Johnna Adams
Çeviren ve Yöneten Buğra Koçtepe
OYUNUN KONUSU: 
“ Çocukluk masum olmak demek değildir...Masumiyeti hızla kaybetme durumudur...” 418 numaralı sınıfta bir ilkokul öğretmeni ve bir annenin benzersiz randevusu, ait olduğu sistemi eleştirirken günümüzde gerçekliğin yerini alan sosyal medya , ebeveyn ve eğitimci olma, aile, ahlak, sanat, çocukluk ve hayal gücüne dair düşüncelerimizi sorgulatan bir dram.
OYUNCULAR: Corryn: Meltem Baytok - Heather: Ebru Nil Aydın
Eğitim sisteminin çarpıcı bir şekilde irdelendiği Gidion'un Düğümü, bir birey yetiştirmenin sorumluluğunun sorgusunu, bir anne ve bir öğretmeni karşı karşıya getirerek, bizleri adalet, sanat, farkındalık ve suçluluk duygusu üzerinden gerçeklerle yüz yüze bırakıyor.

Bu sezonun yeni oyunlarından 'Gidion' un Düğümü' çok yeni bir metin olmasına rağmen pek çok topluluk tarafından defalarca sahnelenmiş. Yazar Johnna Adams hakkında internet üzerinden çok fazla bilgiye ulaşamadım, ancak eserin 2012 yılında yayınlandığını biliyorum ve 2013 yılında Amerikan Tiyatro Eleştirmenleri Derneği’nin Steinberg / ACTA ödülünü almış. 
+15 kategorisinde biraz çarpıcı, biraz sarsıcı ve biraz da sert bir metin, konunun ana arterinde bir çocuğun intiharı söz konusu olunca özellikle ebeveyn ve eğitimciler için de son derece etkileyici olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

Öğretmen Heather Clark' ı 'Ebru Nil Aydın' ve anne Corryn Fell' i de 'Meltem Baytok' canlandırıyor. Ancak bu yazıda her iki karakterden 'anne' ve 'öğretmen' tanımlamaları ile bahsedeceğim. Bu bölümden itibaren spoiler içerebilir, çünkü metinde oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bazı detaylar var. Konu kısaca; Chicago’da okuldan uzaklaştırma cezası aldıktan sonra intihar eden on bir yaşındaki beşinci sınıf öğrencisi Gidion' un annesinin; oğlunun ölümünden kısa süre önce öğretmenin kendisi ile görüşmek istediğini belirten notuna istinaden, okula gelişini ve bu intiharın ardındaki tüm bilinmezleri öğrenmek için sınıf öğretmeni ile aralarında gelişen sarsıcı diyalogları içeriyor.
Diyaloglar annenin tüm kimlikleri ile adeta bir dedektif gibi sınıfta gezinişi, öğretmeni sorgulayışı, sınıf panosuna asılı öğrenci yazılarını okuması, Gidion' un sırasına oturup, kitaplarının arasından oğluna yazılmış bir not buluşu (notta, Jake tam bir yalancı, ben sana inanıyorum Gidion, yazmaktadır) ile ilerliyor ve sonrasında da Gidion' un okuldan uzaklaştırılması ile ilgili olarak öğretmenin 'çok büyük bir olay' nitelendirmesinde işler düğümleniyor. Bu büyük olayın ne olduğu beslenen bir merak unsuru olarak diyaloglar içerisinde geziniyor ve Gidion' un okuldan uzaklaştırma cezası almasına neden olan büyük olayın yazdığı bir hikaye olduğunu öğreniyoruz.
Bu aşamada sınıf öğretmenin başlarda anneyi ilgisiz, bilgisiz bir ebeveyn gibi görüp sonrasında onun seçkin bir üniversitede orta çağ edebiyatı dersleri veren bir profesör olduğunu öğrendiğinde yaşadığı şaşkınlığını ve üslup değişimini fark edebiliyorsunuz. Metinde verilen öğretmen modeli paradigmaya bağlı, eğitim sistemini koruyan, katı bir eğitimci modeli. Aynı şekilde ilerleyen diyaloglarda öğretmenin de daha öncesinde reklamcı olduğunu ve mesleğinde henüz yeni olduğunu öğreniyoruz ki bu da annenin öğretmenin yeteneklerini sorgulaması için güçlü bir argüman oluşturuyor.
Gidion' un yazdığı hikaye, pek çok yetişkinin bile tüylerini ürpertebilecek ölçüde vahşi, dehşet verici ve insanlık dışıdır. Hikaye, kabilelere ayrılmış öğrenciler tarafından tecavüz edilip öldürülen öğretmenlerin bağırsaklarını bir sopaya dolayıp dokumacılara götüren Gidion' un, bu bağırsaklardan dokunmuş pelerinle kabilesini kurtaran bir şaire dönüşünü anlatmakta ve bir de Jake' in birinci sınıflardan bir çocuğa tecavüz ettiğinden bahsetmektedir.  Oysa ki öğretmen ve okul idaresince dehşet verici bulunan bu hikaye, annenin oğluna anlattığı ortaçağ efsanelerinden birinin abartılarak uyarlanmış halidir. Gidion' un eşcinsel eğilimleri ve Jake' e aşık oluşu da metin aralarında yakalanan dikkat çekici bir detaydır. Ve annenin öğretmene çıkışı: ''Siz kim oluyorsunuz da benim oğluma neyi yazıp neyi yazamayacağını söylüyorsunuz? Bu harika bir hikaye. Benim oğlum bir dahiymiş, büyük bir edebiyatçı olacakmış, siz ise onu anlamamış ceza verip okuldan uzaklaştırmışsınız.''
İşte burası benim için metnin en çarpıcı kısmıydı... Belki Gidion gerçekten iyi bir korku romanı yazarı olabilecekti. Oysa o yerler kirlenmesin diye evin garajında yere muşambalar sererek, kafasına bir kurşun sıkıp intihar etmeyi seçti.
Annenin henüz çok taze olan kaybının izleri okunurken, çok yönlü düşünce sistematiği içerisinde zaman zaman anneliğini sorgulayışı, kendini suçlayışı, eşinin ölümünden sonra Gidion ile yeterince ilgilenememiş olma düşüncesi, zaman zaman ise öğretmeni, eğitim sistemini sorgulayışı, oğlunu anlama çabası, bu çabadaki gecikmişliğin çaresizliği ve duygusal iniş çıkışları çok etkileyici...
Oyunculukları oldukça başarılı buldum ve böyle yüksek tansiyonlu psikolojik bir oyunun oynanmasının zorluklarını düşündüm. Sanatçılar için oldukça yıpratıcı ve sarsıcı bir oyunculuk performansı... Ve bunun her gece her gece devam etmesi o sahnede her gün bu oyunun gösterilebilmesi bende hayranlık uyandırıyor. Her iki kadın sanatçımızı da tebrik ediyorum etkileyici oyunculuk performansları için...
Dekor için kullanılan plastik sandalye ve masalar, modern bir sınıf görüntüsü verse de bana soğuk ve suni geldiler.


Reji için neler söyleyebilirim. Bu metin ile çok daha akılda kalıcı mesajlar verilebilir, düşündürücü vurgular ön plana çıkarılabilirdi belki... Oyuna oldukça yüksek beklentiler ile gittiğim için başarılı bulmama karşın tam bir doyuma ulaşamadığımı söyleyebilirim...

Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenen 'Gidion' un Düğümü' nün izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyor ve tüm tiyatro severlere öneriyorum.