12 Mart 2020 Perşembe

AIDA-DOB

Perşembe, Mart 12, 2020 1
AİDA-DOB- 180 dakika
Dört perdelik operadır.
Metin: Antonio Ghizlanzoni.
Bestecisi: Giuseppe Verdi
İlk oynanış: 1871 Kahire.
Türkiye’de ilk oynanış: 1958 Ankara.

Başlıca kişiler:
Radames (Tenor), Amneris (Mezzosoprano), Aida (Soprano), Mısır Firavunu (Bas), Amonasro (Bariton).

“Aida”, 19. yüzyılın en önemli opera bestecisi sayılan Giuseppe Verdi tarafından bestelenmiş 4 perdelik bir operadır. İtalyanca librettoyu (opera, operet, oratoryo, bale, müzikal gibi müziksel sahne eserlerinin yazılı metinlerine verilen ad), yine aynı dönemde yaşamış Fransız eski Mısır uzmanı Augusto Mariette tarafından yazılmış bir senaryodan uyarlayarak, Verdi için, İtalyan şair ve yazar Antonio Ghislanzoni yazmıştır.

En azından yılda bir kez opera izlemeyi önemsiyorum. DOB Ankara' nın muhteşem orkestrası ile kulaklarımızın pası silinsin, ruhumuz dinlensin, sanat ile terapi olalım istiyorum. Görsel, duyusal ve zihinsel doyumun en optimum karışımı, sahne sanatlarının zirve yaptığı iyi bir operadır diye düşünüyorum. 
Ankara Opera Sahnesi, Büyük Tiyatro (1933 ile 1948 arası Sergi Sarayı veya Sergi Evi), Ankara'da 1933' te sergi sarayı olarak inşa edilen binanın, 1948'de opera binası haline dönüştürülmesi ile ortaya çıkan ve içinde bulunduğu semte adını veren yapıdır. Tarih Kültür Bakanlığı binasının karşısındaki yapı, günümüzde Ankara'daki tek opera salonudur.
Aida Operası, yüz seksen dakika ve dört perdelik süresi ile, verilen aralar ile 23:15 de bittiğini söyleyebilirim, izlenmesi çok da kolay olmayan bir eser. Dans ve bale figürlerinin daha önce izlemiş olduğum diğer gösterilerden daha az yer bulmasının da bunda etkisi olduğunu düşünüyorum.
Eser İtalyanca olarak sahneleniyor ancak sahnenin üst kısmında metin çevirisi Türkçe olarak yayınlanıyordu. Bu da olayları takip edebilmek adına izleyiciye büyük kolaylık sağlıyordu. Orkestra şefi Can Okan ve sanatçı performansları etkileyiciydi. 
Aida'nın konusu, eski Mısır’da Firavunlar çağında Teb ve Menfis kentlerinde geçer. Mısır Firavunu (bas) Habeşistan ile savaş halindedir. Mısır ordusunun genç kumandanı Ramades (tenor), Habeş kralının kızı genç ve güzel Aida’ya (soprano) âşıktır, ancak onun kimliğini bilmemektedir. Habeş kralı Amanasro (bariton) Teb kentine saldırınca Ramades komutasındaki Mısır ordusu karşı koymaya hazırlanır. Üzüntü içinde olan Aida gibi firavunun kızı Amneris de (mezzo soprano) Ramades’e âşıktır ve ona zaferle dönmesi çağrısında bulunur.
Zafer Korosu' nda (operanın 2. perdesi 2. sahnesinde), Teb kentinin surları dışındaki büyük yolda Firavun, kızı Amneris ve yanındaki esir Aida, saraylılar ve diğer esirler toplanır. Zafer kazanmış olan Mısır ordusu halk tarafından büyük coşkuyla zafer marşıyla karşılanırken Tanrı İsis, Mısır ve Firavun övülür: “Mısır’a ve onu koruyan İsis’e zafer”. Bu zafer sahnesi için Verdi, normal orkestra trompetinden daha uzun bir trompet kullanmış ve bu çalgıya “Aida trompetié” adı verilmiştir. Partisyonda ise toplamda altı trompet yer alır.
2. perdenin 2. sahnesindeki görkemli zafer bölümünden sonra ise bir bale sahnesi yer alır. Son olarak doğu tarzı müzikle kızların çekici dansı izlenir, daha sonra zafer marşı tekrarlanarak en son olarak sahneye zafer kazanmış kumandan Ramades girer. Radames başarısının karşılığı olarak tutsakların bağışlanmasını ister. Firavun bu isteği kabul eder ve kızı Amneris ile evleneceğini de ekler. Radames asıl sevdiği Aida ile Nil kıyısında buluşacaktır. Amonasro kızının gizli aşkını öğrenmiştir, kendi yararına kullanmak niyetindedir. Aida Radames’e kaçmayı önerir, hangi yoldan gidebileceklerini sorar, komutan askeri bir sır olan geçidin adını söyler. Amonasro kendisi için gerekli olan bu adı duymuş, fakat tapınaktan dönen Amneris ve başrahip de olayı görmüşlerdir. Ramades kılıcını başrahibe teslim eder. Mahkeme, komutanı vatana ihanetle suçlamaktadır. Amneris sevdiği adamı kurtarmak için evlenme şartını tekrarlar, Radames kabul etmez, diri diri gömülmeye mahkum olur. Genç komutan yer altındaki mezarında sevdiğini düşünürken onu birden karşısında görür. Aida kaçmamış, onunla birlikte ölmek istemiştir.
Operaya ilgi duyanlar için eşsiz bir deneyim olacağını söyleyebilirim.

2 Mart 2020 Pazartesi

Yalnızlığım

Pazartesi, Mart 02, 2020 5
Ne kahraman ne cesur, ne güzel çocuklarız, her yeni günü ümitle nasıl kucaklıyoruz.. Birimizin hepimiz, hepimizin birimiz için olduğu; her nasihate bitse de gitsek, her kıza baksa da sevsek, kıl olduklarımıza değse de dövsek dediğimiz; Ne karnımızın ne ruhumuzun doyduğu yıllar. Kanımızın deli aktığı, gidilmeyecek yol, girilmeyecek kavganın olmadığı, hani şu dünyayı cesaret ve delikanlılık filtresi ile gördüğümüz zamanlar. Ankara ayazında tek ceketle kışı bitirdiğimiz, cebimizin para, boynumuzun kravat görmediği, otobüse atacak bilet bulamayıp, Altındağ' dan Tandoğan' a yürüdüğümüz, bir simidi üçe bölüp, büyük parçayı dosta verdiğimiz zamanlar.
Okula servisle gelenler, kantinden sosisli yiyenler, kulaklarında walkman, ayaklarında bot, sırtlarında kaban olanlarla ayrı dünyaların öğrencileriyiz. Onlara bulaşmıyoruz, teğet geçiyoruz hayatlarından. Bizler ötekileriz, sınıfta en arkada, sınavda en sonda, her olayda ilk şüpheli, velisi olmayan ve müsamerelerde hayalet olanlarız: Özgür, Suat ve ben. İnadına mutluyuz. Hiç ayrılmayacağımıza, birbirimizi hiç satmayacağımıza, birlikte yaşlanacağımıza dair sözler veriyoruz, antlar içiyoruz, kan kardeşi oluyoruz. Küçük yaşımızda hayata, önümüze koyduğu tüm zorluklarla alay ederek meydan okuyoruz. Kar yağsın istiyoruz, hep yağmur yağsın, gök gürlesin, göller buz tutsun, üşümeyiz biz birlikteyken. En sevdiğimiz şey hayaller kurmak. Kurduğumuz düşlerle çarpıyor yüreğimiz. Piyango bize çıksın, başka ülkelere gidelim, okula helikopterle inelim... Okuduğumuz bir yazıyı motto yapıyoruz: 'Varlık yokluktur, yokluk da varlık. Ne kadar az şeye sahipsen o kadar özgürsün.' Soğuk bir gerçekliğin içinde sıcacık hayallerimizle birbirimizin umut taciri olmayı seviyoruz.
Zaman geçiyor, ilk yamuğu ben yapıyorum. Ötekilerden birine, dönem ortasında sınıfa gelen İpek' e aşık oluyorum. Ama ne aşk... Başlarda eğlenceli bir farklılık olarak gördüğüm ve yandıkça körüklediğim bu ateş, bir süre sonra istilacı bir devlet gibi içime yerleşiyor. Direnmiyorum, varlığımı varlığına armağan ediyorum. Ona bağlı bir sömürgeyim artık, tüm özerkliğimi yitiriyorum. Hoca, iki nokta arasındaki en kısa yol diyor, İpek'le aramızdaki mesafeyi düşünüyorum. Koordinat sistemimin merkezinde O var. Serbest düşüş yapan cisimler, aşk acısıyla kendimi boşluğa bırakma isteği uyandırıyor. Demografik örneklemler İpek' ten ibaret. Sınıfta en hızlı ben tepkimeye giriyorum çünkü damarlarımda kan yerine yakıcı başka bir sıvı dolaşıyor. Tüm iç acılarımın toplamı İpek ediyor, içim çok acıyor çünkü.
Rüyalarımda İpek var. Yüksek bir tepede yan yana oturmuş denizi izliyoruz, uyanıyorum. Karda el ele yürüyoruz, ardımızda izler bırakarak, uyanıyorum. Yağmurdan gülüşerek kaçıp bir saçağın altına saklanıyoruz, uyanıyorum. Sonbahar yapraklarını konfeti gibi üzerine yağdırıyoruz, uyanıyorum. Düşlerimi, hislerimi kimselere söyleyemiyorum.
Bir gün okul genelindeki sınav için öğretmen yer değişikliği yapıyor. İpek' le yan yana düşüyoruz. Kendimi batan bir balıkçı teknesinde kovanın içinde bekleyen canlı lüferler kadar şanslı hissediyorum. Evrende kapladığımız alanın uzay zaman düzlemindeki yakınlığı beni sarhoş ediyor, başımı döndürüyor. Tüm sınav boyunca çaktırmadan etrafa saçtığı koku moleküllerini yakalamaya çalışıyorum. İlkbahar gibi kokuyor.
Bana hem çok yakın hem de gökyüzündeki yıldızlar kadar uzak ve erişilmez olan ve mutluluktan çok acı veren bu şeyle artık baş edemiyorum. Anlatacağım, anlatmazsam çıldıracağım. Özgür ve Suat' a anlatabilirim ama beni anlayamazlar gibi geliyor, onlar da en az İpek kadar uzak görünüyorlar o an. Aslında farkındalar bir şeylerin ters gittiğinden ama sorduklarında her şeyi bir refleks gibi inkar ediyorum. Umursamazca omzumu silkiyorum, hafif yandan dudağımı büküp gülüyorum, saçmalamayın olum diyorum, ne derdim olacak, inanıp inanmadıklarına emin olamıyorum. Bir derdim olduğunu düşünüyorlar.
Bir gün İpek okula gelmiyor. Ara sıra olur bu, çok zor geçer o gün, hatta bir keresinde iki gün gelmemişti, dünyanın güneşin çevresinde belki defalarca kez döndüğünü düşünmüştüm. Ertesi gün de gelmiyor, üç gün, dört gün.. O hafta hiç gelmiyor İpek. Yoklamalarda 'yok' diyorlar ona. Kahroluyorum. Oysa ben onu görebilmek için kırk derece ateşle bile geliyorum okula. O hafta sonu geçmiyor, geçmek bilmiyor. Pazartesi İstiklal Marşı' nda yine yok, sınıfta da yok. Hayal kırıklığım tarif edilemez ölçüde...
Sınıfa giremiyorum, bakıyorum sırası boş, kapıdan hızla geri dönüyorum, çıkıyorum okuldan, ne yapacağımı bilmeden. Suat ve Özgür peşimdeler. İpek diyorum, İpek yok, İpek niye gelmemiş?
Biliyorlar... İpek' in babasının çok borcu varmış, kendini asmış, annesi de üç çocuğunu alıp, köyüne Fatsa' ya dönmüş. Koskocaman bir meteor dünyaya çarpsın ve insanlığa dair ne varsa sonsuza dek evrenden silinsin istiyorum. İpek yoksa hiçbir şey olmasın. Sorarım size, hayatınızda kaç kez nabzınızı bulamadınız? Yokluğuyla birlikte her şeyimi kaybediyorum. Nabzım da dahil...
Melankolinin dibini boyluyorum sonraki günlerde... Biliyorum, hatıraları eksildikçe içimde, gökyüzü de azalacak onunla birlikte. Yıldız kaysın da İpek' i dileyeyim diye bakmayacağım artık geceleri yukarılara eskisi gibi. Aynı günü bin kez düşünüp, burçları okumayacağım bir daha. Bir uçak geçerken nereye gidiyor diye düşünmeyeceğim, sonbahar yapraklarına hüzünlenip, yazın denize, kışın yağan kara hayran kalmayacağım. Şarkılar onu söylemeyecek biliyorum. Hayallerim susacak, umutlu cümlelerim bitecek, ışıltılı tutkulu gözlerim sönecek. Dolunayı, ilk cemreyi umursamayacağım. Ellerimi bir türlü ısıtamayacağım. Yalnızlığım büyüyecek büyüyecek, Özgür ve Suat bile yabancı gelecek, hangi kalabalığa girsem yapayalnız hissedeceğim...

Not:Öykü kurgusal olup, görseller Wolfgang Lettl' e aittir.

1 Mart 2020 Pazar

Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü -AST

Pazar, Mart 01, 2020 1
Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü-Ankara Sanat Tiyatrosu - 2 Perde - 1 Saat 40 Dakika
Yazan: Dario Fo - Çeviren: Füsun Demirel - Yönetmen: Hakan Güven
Nobel edebiyat ödüllü Dario Fo tarafından yazılan oyun, 1969'da Milano’da geçer. Duomo Meydanı yakınlarında bir bomba patlar ve 16 kişi yaşamını yitirir. Polis ve iktidar yanlısı bir kısım medya olayı “solcu anarşistlerin” eylemi olarak göstermek ister. Polis patlamadan anarşistleri sorumlu tutar ve Giuseppe Pinelli'yi gözaltına alır. Sorgudaki 3. günün sonunda Pinelli, sabah polis merkezi binasının önündeki kaldırımlar üzerinde ölü bulunur. Polis, sorgu sırasında anarşistin binanın beşinci katından “kaza sonucu” düştüğünü söyler. Bu sırada aynı binaya “akıllı bir deli” sorgulanmak üzere getirilmiştir… İşte emniyetteki olaylar böylece başlar. 
Oyunlarında her zaman yaşanmış olayları anlatan “tiyatro karikatürcüsü” Dario Fo, yine yaşanan bir olayı oyunlaştırırken; dramatik sorgu sahnelerinden, kara bir komedi yaratıyor.
Oynayanlar: Bülent Yıldıran-Mehmet Ulusoy-Nusret Çetinel--Aliye Bejan Çakmaklı
Dario Fo (d. 24 Mart 1926 Sangiano, - ö. 13 Ekim 2016, Milano), İtalyan oyun yazarı, tiyatro yönetmeni ve oyuncu. 1997 yılında Nobel Edebiyat Ödülü kazanmıştır. Oyunlarındaki temalar güncel sorunlara dayandığı için tiyatro karikatürcüsü, toplumsal ajitatör ve radikal palyaço olarak da nitelendirilen Fo, kariyerine küçük kabare ve tiyatrolar için yergili revüler yazan bir metin yazarına yardım ederek başlamıştır. Oyuncu Franca Rame ile evlendikten sonra, 1959'da Rame ile birlikte Dario Fo - France Rame Topluluğu'nu kurmuştur. İkili "Canzonissima" adlı televizyon programında sundukları komik skeçlerle kısa sürede tanınmış, zamanla siyasal bir ajit-prop tiyatrosu geliştirmişlerdir. İkilinin oyunları temelde "Commedia dell'Arte" geleneğine dayanmaktadır ve tarzları Fo'nun deyişiyle "resmi olmayan solculuk"la kaynaşmıştı. İkili daha sonra, 1968'de İtalyan Komünist Partisi'yle bağları olan Yeni Sahne adlı bir başka topluluk kurmuştur. 1970'te ise Halk Tiyatrosu Topluluğu ile fabrika, park, spor alanı gibi halkın toplu olarak bulunduğu yerleri dolaşmaya başlamışlardır. Morte Accidentale di un Anarchico (1974; Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü, 1990) ve Non si paga, non si paga! (1974; Ödemiyoruz, Ödeyemeyeceğiz!) gibi oyunları çok tutulmuştur.
AST' nin bu sezon oyunu olan 'Bir Anarşistin Kaza Sonucu Ölümü', Türkiye’de ilk kez 2003 yılında İstanbul Devlet Tiyatrosu tarafından sahneye konulmuş ve sekiz sene sahnede kalmış. 2012 yılında ise İlham Yazar rejisi ile Eskişehir Şehir Tiyatroları tarafından sahnelenmiş. Farklı pek çok topluluk tarafından da yorumlanan bu oyunu ben de AST' ndan izleme şansı buldum.
İzmir Caddesi' nden Ihlamur Sokak tarafına ilerlerseniz hemen sağda bulunan 1963 yılından bu yana perdelerini açmaya devam eden ve en eski özel tiyatrolarımızdan biri olan Ankara Sanat Tiyatrosu' nu görebilirsiniz. İçeri girip merdivenleri indiğinizde ise güzel kafesi ile sizleri bekleyen sıcacık atmosferli bir ortama ulaşırsınız. Burada kitabınızı okuyarak bir şeyler içebilir ya da yiyebilirsiniz. Ben genellikle AST oyunlarına biraz erken gelip kafeterya kısmında zaman geçirmeyi seviyorum.   
Metinde suçluluğu kesin olmayan Pinelli' nin sorgu sırasındaki ölümü ile ilgili dosya kapanmak üzereyken, kılıktan kılığa giren bir delinin, emniyete sorgulanmak üzere gelip, bir şekilde kendisini dosyayı sorgulamak üzere gönderilen bir yargıç olarak tanıtması ile olaylar başlar. Ve deli yargıç tarafından sorgulanan polislerin ifadeleri 'kaza sonucu ölüm' den cinayete uzanan bir yolda ilerler. Metnin gerçek bir olaydan yola çıkarak yazılmış olması ise beni hiç şaşırtmadı doğrusu. Politik güldürülerde çok önemli olan, siyasi mesaj ve komedi unsurları arasındaki o ince denge öylesine ustaca yakalanmış ki Dario Fo' ya hayran kalmamak olanaksız. Tabi reji de boş durmamış ve güncel gündem göndermelerini metne üslubunca yedirmiş.
Artık AST dediğimizde aklımıza gelen usta oyuncular birbirlerine o kadar alışmışlar ki bu oyunda da bunu net olarak gözlemleyebiliyoruz. Tabi genç oyuncuları da ekibe dahil etmek gerekiyor. Kesinlikle çok başarılı oyunculuklar izlediğimizi Bülent Yıldıran' ın 'deli' rolünün üstesinden fazlasıyla gelebildiğini, Mehmet Ulusoy ve Nusret Çetinel' in performanslarının başarılı olduğunu söyleyebiliriz. Çağlar Deniz de komiser rolü ile oldukça inandırıcıydı. 
Kostümlerde seçilen siyah renkteki giysilerin kir pas içinde oluşu ile anlatılmak istenenin zihinlerde oluştuğunu düşünüyorum. Dekor, ışık ve müzik için de genel anlamda sorun göremediğimi ekleyerek AST' yi bu yeni oyunları için tebrik ediyorum. İyi ki varlar, hep olsunlar...

20 Şubat 2020 Perşembe

Gidion' un Düğümü

Perşembe, Şubat 20, 2020 0
GIDION’UN DÜĞÜMÜ - ANKARA DT 
Büyük Oyunu - 1 Perde - 1 Saat 15 Dakika
Yazan Johnna Adams
Çeviren ve Yöneten Buğra Koçtepe
OYUNUN KONUSU: 
“ Çocukluk masum olmak demek değildir...Masumiyeti hızla kaybetme durumudur...” 418 numaralı sınıfta bir ilkokul öğretmeni ve bir annenin benzersiz randevusu, ait olduğu sistemi eleştirirken günümüzde gerçekliğin yerini alan sosyal medya , ebeveyn ve eğitimci olma, aile, ahlak, sanat, çocukluk ve hayal gücüne dair düşüncelerimizi sorgulatan bir dram.
OYUNCULAR: Corryn: Meltem Baytok - Heather: Ebru Nil Aydın
Eğitim sisteminin çarpıcı bir şekilde irdelendiği Gidion'un Düğümü, bir birey yetiştirmenin sorumluluğunun sorgusunu, bir anne ve bir öğretmeni karşı karşıya getirerek, bizleri adalet, sanat, farkındalık ve suçluluk duygusu üzerinden gerçeklerle yüz yüze bırakıyor.

Bu sezonun yeni oyunlarından 'Gidion' un Düğümü' çok yeni bir metin olmasına rağmen pek çok topluluk tarafından defalarca sahnelenmiş. Yazar Johnna Adams hakkında internet üzerinden çok fazla bilgiye ulaşamadım, ancak eserin 2012 yılında yayınlandığını biliyorum ve 2013 yılında Amerikan Tiyatro Eleştirmenleri Derneği’nin Steinberg / ACTA ödülünü almış. 
+15 kategorisinde biraz çarpıcı, biraz sarsıcı ve biraz da sert bir metin, konunun ana arterinde bir çocuğun intiharı söz konusu olunca özellikle ebeveyn ve eğitimciler için de son derece etkileyici olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. 

Öğretmen Heather Clark' ı 'Ebru Nil Aydın' ve anne Corryn Fell' i de 'Meltem Baytok' canlandırıyor. Ancak bu yazıda her iki karakterden 'anne' ve 'öğretmen' tanımlamaları ile bahsedeceğim. Bu bölümden itibaren spoiler içerebilir, çünkü metinde oldukça ilgi çekici olduğunu düşündüğüm bazı detaylar var. Konu kısaca; Chicago’da okuldan uzaklaştırma cezası aldıktan sonra intihar eden on bir yaşındaki beşinci sınıf öğrencisi Gidion' un annesinin; oğlunun ölümünden kısa süre önce öğretmenin kendisi ile görüşmek istediğini belirten notuna istinaden, okula gelişini ve bu intiharın ardındaki tüm bilinmezleri öğrenmek için sınıf öğretmeni ile aralarında gelişen sarsıcı diyalogları içeriyor.
Diyaloglar annenin tüm kimlikleri ile adeta bir dedektif gibi sınıfta gezinişi, öğretmeni sorgulayışı, sınıf panosuna asılı öğrenci yazılarını okuması, Gidion' un sırasına oturup, kitaplarının arasından oğluna yazılmış bir not buluşu (notta, Jake tam bir yalancı, ben sana inanıyorum Gidion, yazmaktadır) ile ilerliyor ve sonrasında da Gidion' un okuldan uzaklaştırılması ile ilgili olarak öğretmenin 'çok büyük bir olay' nitelendirmesinde işler düğümleniyor. Bu büyük olayın ne olduğu beslenen bir merak unsuru olarak diyaloglar içerisinde geziniyor ve Gidion' un okuldan uzaklaştırma cezası almasına neden olan büyük olayın yazdığı bir hikaye olduğunu öğreniyoruz.
Bu aşamada sınıf öğretmenin başlarda anneyi ilgisiz, bilgisiz bir ebeveyn gibi görüp sonrasında onun seçkin bir üniversitede orta çağ edebiyatı dersleri veren bir profesör olduğunu öğrendiğinde yaşadığı şaşkınlığını ve üslup değişimini fark edebiliyorsunuz. Metinde verilen öğretmen modeli paradigmaya bağlı, eğitim sistemini koruyan, katı bir eğitimci modeli. Aynı şekilde ilerleyen diyaloglarda öğretmenin de daha öncesinde reklamcı olduğunu ve mesleğinde henüz yeni olduğunu öğreniyoruz ki bu da annenin öğretmenin yeteneklerini sorgulaması için güçlü bir argüman oluşturuyor.
Gidion' un yazdığı hikaye, pek çok yetişkinin bile tüylerini ürpertebilecek ölçüde vahşi, dehşet verici ve insanlık dışıdır. Hikaye, kabilelere ayrılmış öğrenciler tarafından tecavüz edilip öldürülen öğretmenlerin bağırsaklarını bir sopaya dolayıp dokumacılara götüren Gidion' un, bu bağırsaklardan dokunmuş pelerinle kabilesini kurtaran bir şaire dönüşünü anlatmakta ve bir de Jake' in birinci sınıflardan bir çocuğa tecavüz ettiğinden bahsetmektedir.  Oysa ki öğretmen ve okul idaresince dehşet verici bulunan bu hikaye, annenin oğluna anlattığı ortaçağ efsanelerinden birinin abartılarak uyarlanmış halidir. Gidion' un eşcinsel eğilimleri ve Jake' e aşık oluşu da metin aralarında yakalanan dikkat çekici bir detaydır. Ve annenin öğretmene çıkışı: ''Siz kim oluyorsunuz da benim oğluma neyi yazıp neyi yazamayacağını söylüyorsunuz? Bu harika bir hikaye. Benim oğlum bir dahiymiş, büyük bir edebiyatçı olacakmış, siz ise onu anlamamış ceza verip okuldan uzaklaştırmışsınız.''
İşte burası benim için metnin en çarpıcı kısmıydı... Belki Gidion gerçekten iyi bir korku romanı yazarı olabilecekti. Oysa o yerler kirlenmesin diye evin garajında yere muşambalar sererek, kafasına bir kurşun sıkıp intihar etmeyi seçti.
Annenin henüz çok taze olan kaybının izleri okunurken, çok yönlü düşünce sistematiği içerisinde zaman zaman anneliğini sorgulayışı, kendini suçlayışı, eşinin ölümünden sonra Gidion ile yeterince ilgilenememiş olma düşüncesi, zaman zaman ise öğretmeni, eğitim sistemini sorgulayışı, oğlunu anlama çabası, bu çabadaki gecikmişliğin çaresizliği ve duygusal iniş çıkışları çok etkileyici...
Oyunculukları oldukça başarılı buldum ve böyle yüksek tansiyonlu psikolojik bir oyunun oynanmasının zorluklarını düşündüm. Sanatçılar için oldukça yıpratıcı ve sarsıcı bir oyunculuk performansı... Ve bunun her gece her gece devam etmesi o sahnede her gün bu oyunun gösterilebilmesi bende hayranlık uyandırıyor. Her iki kadın sanatçımızı da tebrik ediyorum etkileyici oyunculuk performansları için...
Dekor için kullanılan plastik sandalye ve masalar, modern bir sınıf görüntüsü verse de bana soğuk ve suni geldiler.


Reji için neler söyleyebilirim. Bu metin ile çok daha akılda kalıcı mesajlar verilebilir, düşündürücü vurgular ön plana çıkarılabilirdi belki... Oyuna oldukça yüksek beklentiler ile gittiğim için başarılı bulmama karşın tam bir doyuma ulaşamadığımı söyleyebilirim...

Ankara Devlet Tiyatrolarında sahnelenen 'Gidion' un Düğümü' nün izlenmesi gereken bir yapım olduğunu düşünüyor ve tüm tiyatro severlere öneriyorum.

17 Şubat 2020 Pazartesi

Karmakarışık

Pazartesi, Şubat 17, 2020 0
KARMAKARIŞIK - İSTANBUL DT
Büyük Oyunu - 2 Perde - 2 saat 45 dakika
Yazan: Ray Cooney - Çeviren: Haldun Dormen / Kemal Uzun - Yöneten: Haldun Dormen
OYUNUN KONUSU: 
Richard Phillips adında saygın bir bakan, rakip partinin sekreteriyle küçük bir kaçamak yapmak için bir otel odası tutar. Ancak otel odasında bir cesetle karşılaştıklarında olaylar içinden çıkılmaz ve karmakarışık bir hal alır.
OYUNCULAR: 
Richard Philips: Erkan Taşdöğen - George Pigdon: Fatih Kahraman - Garson: Ali Ersin Yenar - Susan Philips: Ebru Kaymakçı, Rüyam Perihan Dirin - Gladys Hemşire: Özden Çiftçi - Jane Harmon: Ebru Demirdöven - Müdür: Aral Seskir - Ronnie Harmon: Sinan Cem Çabuk - Ceset: Osman Tunca Soysal - Oda Hizmetçisi: Suzan Sabancı


Ray Cooney , 30 Mayıs 1932 tarihinde İngiltere doğmuş tanınmış ve çok üretken İngiliz tiyatro oyun yazarıdır. Pek çok oyunu tiyatrolarımızda sahnelenmiştir. Orijinal adı ''Out Of Order'' (hizmet dışı) olan bu eseri 1991 yılında yazmıştır. Eser Türkçeye Haldun Dormen tarafından ''Karmakarışık'' olarak çevrilmiştir ve türü vodvildir. Yazarın yine aynı türde ve Haldun Dormen çevirili Kaç Baba Kaç isimli oyununu da geçen sezon izlemiştim. Ancak Karmakarışık' ı metin, espri kalitesi ve oyunculuk anlamında çok daha başarılı bulduğumu ifade etmeliyim.  
Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür.Vodvil türü, 18. yüzyılda sınıf farkının oluşması sonucu Fransa`da ortaya çıktı. İçinde müzikal bölümler, dialoglar, monologlar, ve pandomim gibi değişik gösteri türleri barındırabilir. Komedi`nin alt türlerinden biri olduğu için komediyle pek çok ortak tarafı vardır. Ama bazı yönleriyle komediden ayrılır. Vodvilleri, genellikle mutlu sonla biterler. Hikayenin sonucunda olayların kaynaklandığı sosyal sorunlar ortaya çıkarılmaya çalışılır. Vodvil kişilerinin karakterleri detaylarıyla belirtilmez, belli özellikleri öne çıkarılmış abartılı karakterlerdir. 
İstanbul Devlet Tiyatroları' nın üç sezondur gösterimde olan ve oldukça sevilen bu oyununu Ankara turnesinde yakalayabildiğim için kendimi şanslı hissediyorum.  
Kısaca oyunun konusu; İngiltere Dış İşleri Bakanı Richard Phillip(Erkan Taşdöğen: Zaga'daki vampir tiplemesini anımsıyor musunuz:), İşçi Parti sekreterlerinden Jane Harmon (Ebru Demirdöven: Giydirici' de izlemiştim daha önce) ile kaçamak yapmak için bir otel odası tutar. Ancak odada buldukları pencereye sıkışmış bir ceset, tüm planlarını alt üst eder. Kaçamaklarının ortaya çıkmaması için odalarında buldukları cesedi, otel yetkililerine ve polise bildirmek istemezler. Bakan, bu zor durumdan kurtulmalarına yardımcı olması için baş danışmanı George Pigdon’ı (Fatih Kahraman) da otele çağırır. Otel müdürü, paragöz bellboy (Ali Ersin Yenar), sekreterin eşi, bakanın karısı ve danışmanın annesine bakan Gladys Hemşire' nin gelişen olaylara dahil olmaları ile birlikte sahnede telaşlı ve karmakarışık, izleyici koltuklarında ise eğlenceli ve keyifli anlar başlar.    
Odanın giriş kapısı, yatak odası kapısı, gardolabın kapısı ve pencereden oluşan dört giriş çıkışlı, çok ama çok hareketli vodvilin, iki saat kırk beş dakika boyunca izleyiciye güzel zamanlar yaşattığını düşünüyorum. İlk perdede bir buçuk saat soluksuz su gibi akıp geçti. Ancak ikinci perdenin ortalarından itibaren tekrarlanan ve uzayan sahneler biraz sıkıcı oldu sanki. Oyuna tek eleştirim zaman konusu olabilir. 
Oyun metin türü bakımından derinliği ve sosyal mesajları olmayan bir komedi ancak esprilerin kalitesi kesinlikle benim beğeni standardımı yakaladı. Salondaki herkesi de güldürdüğünü ve çoğunluğu yakaladığını; ayrıca reji yorumlarında dozunda ve nitelikli bir şekilde repliklere yedirilen muhalif göndermeler ve siyasi gündemle ilgili esprilerin izleyiciden olumlu reaksiyon aldığını düşünüyorum.    
Oyunculuklara gelince Erkan Taşdöğen ve Ebru Demirdöven başta olmak üzere, Ronnie Harmon (sekreterin eşi) rolü ile Sinan Cem Çabuk ve Fatih Kahraman ile de devam edip, tüm oyunculuk performanslarını oldukça başarılı bulduğumu söylemek isterim. 
Sonuç olarak Karmakarışık, izleyicisine oldukça keyifli zamanlar vaadeden, rejide ve metinde etkisini hissettiren Haldun Dormen kalitesi ile başarılı bir yapım. Tüm ekip büyük bir alkışı hak ediyor.
Teşekkürler İstanbul Devlet Tiyatrosu...

12 Şubat 2020 Çarşamba

Düdüklüde Kıymalı Bamya

Çarşamba, Şubat 12, 2020 2
DÜDÜKLÜDE KIYMALI BAMYA - İSTANBUL DT
Büyük Oyunu - 1 Perde - 1 saat 20 dakika
Yazan: Memet Baydur 
Yöneten: Serap Eyüboğlu
OYUNUN KONUSU:
Oyun, yaygınlaşan dedikodu ve eğitimsiz toplum kültürünü eleştirirken, bunlara karşı olanların ötekileştirilmesini sorguluyor. 
Sabah kahveleri, fal tutkuları ve içi boş anlamsız sohbetleriyle küçük burjuva kadınlarının duyarsızlıklarına komik bir bakış sergiliyor.
OYUNCULAR: 
Fazilet: Sevinç Niş - Aynur: Ayla Baki Yücesoy - Fahrettin :Emin Maltepe - İnci: Ece Koroğlu - Hamiyet: İpek Gülbir - Cemile: Demet Ergün - Nilgün: Türkü Deyiş Çınar - Uğur :Rami Çakır

Memet Baydur, (d. 9 Ağustos 1951, Ankara - ö. 24 Kasım 2001, İstanbul) Türk oyun yazarı.
1974 yılında İngiltere'ye giderek Londra Üniversitesi'nde sosyoloji eğitimi gören Baydur, öğrenimini yarıda bırakarak Türkiye'ye döndü. Kısa öyküler yazan Baydur'un bazı öyküleri yayımlanmaya başladı. İlk yazısı 1979'da "Yeni İnsan" dergisinde yayımlandı. Milliyet Sanat, Gösteri, Kitap-lık ve Sanat Dünyamız dergilerinde yazı ve öyküleri çıkmaya başladıktan sonra, 1982 yılında Afrika'ya giderek Kenya'da "Toplu İletişim Okulu"nda Sinema tarihi, sinematografi ve tiyatro üzerine dersler verdi. Diplomat olan eşi Sina Baydur'un atandığı görev yerleri nedeniyle değişik ülkelerde bulundu.
Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'nda sinema dersleri verdi, Cumhuriyet gazetesinde yazılar yazdı. İspanya'ya gitti ve Madrid Uluslararası Akdeniz Tiyatro Enstitüsü'nün kurucu üyeleri arasında yer aldı. 1992'den itibaren Bonn Tiyatro Bienali'nin Türkiye danışmanlığını görevinde bulunan Memet Baydur, oyun yazarlığına Afrika'dayken başladı. Oyunlarında Türkçe dil kullanımı konusunda oldukça başarılı olan yazar, ABD'de tedavi gördüğü kanser rahatsızlığından sonra, genç sayılabilecek bir yaşta İstanbul'da yaşamını yitirdi.
İstanbul Devlet Tiyatrosu oyunlarını bu yıl sık sık izleme şansı bulmaktan memnunum. Şu ana kadar hayal kırıklığı yaşatmayan temsiller izledim kendilerinden bu nedenle İDT' yi görünce çok düşünmeden bilet alıyorum. Bu kez turne kapsamında Altındağ Devlet Tiyatrosunun konuklarıydılar.
Düdüklüde Kıymalı Bamya, benim için farklı bir deneyim oldu. Daha önce metinden hoşlanmayıp, oyunculukları ise oldukça başarılı bulduğum bir temsil izlememiştim. 

Metnin bir mesaj kaygısı var. Üretmeyen, eşlerinin paralarıyla, evlerinde hizmetçi ile, eş dost komşuları ile gününü gün eden, televizyon dizileri, konken, güzellik reçetelerinden farklı bir gündemleri olmayan, kızlarına biçtikleri kaderin de kendileri gibi olduğu ve zengin bir eş ile evlenmeleri gerektiğini düşünen ev kadınlarına; komik diyemeyeceğim komik olmaya çalışan ama düzeyini tam olarak tutturamayan, eleştiriyi zaman zaman aşağılama ve alay boyutuna vardıran rahatsız edici bir üsluba sahip argosu fazla bir metin olduğunu söyleyebilirim. 
Konu şöyle: Bir evin salonu sabah saatleri Fazilet Hanım (Sevinç NİŞ)' ın eşi işe gitmiş kendisi gazete okumakta ve hizmetçisi Cemile (Demet ERGÜN)' den kahvesini beklemekte, kahve geciktiği için şikayet etmektedir. Aynı evde kalan dul kardeşi Aynur (Ayla Baki YÜCESOY) spor yaparak salona girer sahneye dahil olur. Üst kat komşuları İnci (Ece KOROĞLU) de onlara katılır. Rutinleri olduğunu düşündüğümüz bir sabah sohbeti başlar aralarında. Fazilet Hanım' ın kızı Nilgün (Türkü Deyiş ÇINAR) de gelir ve lise arkadaşı Postacı Uğur’un (Rami ÇAKIR) dedesi Fahrettin Bey (Emin MALTEPE)' in bugün kalacak yeri olmadığını ve geleceklerini haber verir. Fahrettin Bey farklı bir dede figürü ile güya ezberbozmaya çalışır. Kendi haline kaldığında torunu Uğur' un bu tip! insanlarla nasıl bir işi olabileceğini anlayamadığını söyler kendi kendine. Uzak tanıdıkları Hamiyet’in (İpek GÜLBİR) de gelişi ile oyuncular tamamlanır.
Yazarın, tüm toplumsal olaylara, ekonomik ve sosyal gelişmelere hatta savaş haberine bile duyarsızlaşmış üretmeyen -yazara göre küçük burjuva sınıfı- ev kadınlarına karşı eleştirisini, Postacı ve Dede figüründeki iki erkek üzerinden yapmaya çalışırken; bazı majör hatalara düştüğünü düşünüyorum. Zira, güya kültür çatışması yaşayan, evin üniversite mezunu kızını, bu karanlık bakış açısından kurtaracağını iddia eden Postacı Uğur' un o ana kadar hayatta nasıl tutunduğu, neler okuduğu ya da deneyimleri hakkında pek fikir sahibi olamıyoruz. Oyunun sonlarında cinsiyet üzerinden ev kadınlarına yapılan eleştiri (Uğur' un ev kadınlarına yaptığı iltifatlar ile hepsini etkilemesi) ironik ve komik olmaktan uzak, absürd dahi diyemeyeceğim kadar düzeysizdi. Yaşlılık kılıfı altında herkese aklına gelen her şeyi söylediğini iddia eden, farklı farklı meslekler denemiş, kibirli Fahrettin Bey' in ise sınıf eleştirisi yapamayacak kadar umursamaz bir yaşam tazına sahip olduğunu düşünüyorum.
Biraz da oyunculuklar :)

Dört kadın oyuncu Sevinç Niş, Ayla Bak Yücesoy, Ece Köroğlu, İpek Gülbir harika bir uyum içerisinde çok başarılı birer oyunculuk sergilediler. Birbirlerini çok iyi anlıyor ve tamamlıyorlardı tam bir ekip olmuşlardı. Özellikle Hamiyet performansı ile İpek Gülbir bir adım öndeydi. Cemile rolü ile Demet Ergün bu oyunda, Üstün Akmen Tiyatro Ödülleri 2018 de "Yılın Umut Veren Kadın Oyuncusu" ödülünü almış, kesinlikle haketmiş ve biraz ağdalı bir tarzı olsa da oldukça başarılıydı. Rolüne çok inanıyordu ve izleyiciye enerjisini yansıtıyordu. Fahrettin Bey performansı ile Emin Maltepe, gelmiş geçmiş tüm baş karakterlerin hakkını verebilecek kadar güçlü ve deneyimli duruyordu sahnede. Daha sık izleyebilmeyi isterim kendisini. Uğur rolü ile Rami Çakır' ı biraz sönük bulduğumu söyleyebilirim sadece. 


İDT' ye teşekkür ediyor, sezona bol bol oyun izleyerek devam edelim diyorum :))

9 Şubat 2020 Pazar

Güzellik Yanılsaması

Pazar, Şubat 09, 2020 5
-Tık tık tık...
-Parola?
-Sarı saksağanlar soğanlı salata severler! Ha-diii açııınnnn kapıyı....
-Yaan-lııış....
-Tamam tamam 'Sarı saksağan soğanlı salata sever?' 
-Doğru, hadi çabuk içeri gelin...

Hayatımın en büyük serüvenlerine Nihat' ların bodrum katında kurduğumuz zor parolalı kulüpler sayesinde çıktım. Barış, Özlem, Nihat ve ben kurucu ve asil üyelerdik. Bizim mahallede bu kulüplere dahil olabilmek yüksek prestijli bir ayrıcalıktı. Kulübe girmenin ön koşulu bisiklet sahibi olmaktı. Üyeliğe kabul edilirseniz 'kulüp yemini' edip, rica minnet Barış' ın abisinin bakkal dükkanındaki yazıcıdan çıkardığımız kulüp kartlarına sahip olmaya hak kazanıyordunuz. Yazıcıyı kullanmamızın zorlukları ile kulübe yeni üye kabul edebilmemizin zorlukları, mecburen paralel bir çizgide ilerliyordu.
Her zaman en yaratıcı, en parlak ve en eğlenceli fikirler Nihat' tan çıkıyordu. Zihni bir fikir atölyesi gibi çalışıyordu. Onun yanında olduğum sürece asla sıkılmayacağımı, hep yapılacak yeni yeni önemli görevler icat edeceğini biliyordum. İşin güzel tarafı yaptıklarımızın, çoğunlukla faydalı ve büyüklerce kabul görebilir nitelikte olmasıydı. Ciddi işler, büyük projeler peşindeydik. Nihat' ların bodrum katında kurduğumuz zor parolalı kulüpler, kendimi ilk kez büyümüş hissettiğim ve içimde dünyada yanlış giden bazı şeyleri değiştirebileceğime dair ilk kıvılcımları yakaladığım yerdi. 
Nihat' la bisikletli piknik organizasyonu, haftalık mahalle gazetesi çıkarma, tiyatro sahneye koyma, bisikletle otuz kilometre uzaktaki komşu ilçeye gezi, topluca ildeki Tarkan konserine gitme, yaralı sokak hayvanlarını tespit edip belediyeye başvurma, mahalledeki birinci sınıf çocuklarına okuma kursu, pazardan dönenlerin poşetlerine yardım etkinliği, annesi kayıp kedi yavrusunu hayata hazırlama, kum plaj çöplerini toplama gibi şu an anımsayamadığım pek çok proje.. Ancak bunların tamamı belli kurallar içerisinde, gerekli materyaller kullanılarak, izinli, ilkeli, disiplinli bir şekilde yürütülüyordu. Her birimize projeler ile ilgili görevler veriyor, planlar yapıyor, sorun yaşayabileceğimiz durumları belirliyor, eğer başarırsak sonucunda elde edebileceğimiz kazanımlar ile bizi heveslendiriyordu. Hepimiz onu dinliyor, ne derse yapıyorduk. Bir liderin tüm özelliklerine sahipti. İletişimi etkili, ikna gücü ve özgüveni yüksekti. Hem bizden biriydi hem de sanki ikinci hayatını yaşıyormuş gibi deneyimli, güven ve hayranlık uyandıran biri. 
Mahalledeki tüm olaylara koşuyorduk. Bazen birer savaş muhabiri, bazen barış elçileri, hayvan hakları savunucusu, bir gezgin, bir filozof, bir kahraman, bazen çevre gönüllüsü, bazen de bir yardımsever gibi hissediyorduk. Detaylar aklımdan çıkmış, bazı olayları unutmuş olsam bile, duyguları, henüz onlu yaşlarımın başlarında hissettiğim o muhteşem duyguları unutmam mümkün değil.   

Bisikletleri doksanların sonlarına doğru sürüyoruz, biraz daha büyüyoruz. Başkalaşmaya başlıyorum. Yıllardır üst üste koyduğum tüm pozitif duygularım artık bir anlam kazanmak istiyor. Farklı hissediyorum. Nihat' sız duramıyorum, geceler boyu onu düşünüyorum. O kadar çok seviyorum ki hayal ettiğim o koskocaman dünya küçülüp küçülüp Nihat' tan ibaret kalıyor. Yanımda olduğu sürece yapamayacağız, birlikte başaramayacağımız, istedikten sonra gerçekleştiremeyeceğimiz hiçbir şey getiremiyorum aklıma. Dünyayı yerinden oynatabiliriz gibi geliyor, bize dair inancımdan zerre şüphem yok. Konuşmaya ve kendimi anlatmaya karar veriyorum.
'Tüm rütbelerimi söktüm sana gelirken, maskelerimi çıkardım, kalkanlarımı indirdim. Savunmasız sivillere ateş edemeyeceğini biliyorum çünkü' diye başlıyorum. Ve sevgimin derinliğini, sonsuzluğunu anlatmaya çalışıyorum ona. 'İnan bana' diyorum, 'tek bir kıvılcım göremesen de, yüreğimdeki yangına inanmalısın. Tek bir yağmur damlası göremesen de, sağanak halinde sana aktığımı bilmelisin.'

Ciddileşiyor, durgunlaşıyor... Benim taşkın coşkumu, tsunami misali duygularımı süt liman edecek ve etkisi aylar sonra bile hissedilecek uzun bir cümle kuruyor. Gündeliğin yüzeyinde gibi görünen ancak derinliği düşündükçe boyumuzu aşan bir cümle. Kırmıyor, incitmiyor, değersizleştirmiyor, ancak reddediyor. Hiçbir şey söyleyemiyorum...
Uzun bir süre onu görmek istemiyorum, kaçıyorum, saklanıyorum. İçten içe beni beğenmediğini düşünüyorum, hatta eminim buna. 'İnsan korktuğu için mi kaçar, kaçtığı için mi korkar' bunun ayırdına varamayacağım kadar uzun bir süre görmüyorum onu... Nihat da yoluma çıkmıyor. Yoluma çıkabileceği her köşe başı detay bilgisine sahip olmasına rağmen, karşılaşmıyoruz. Sonunda cesaretimi toplayıp bodrum katına gidiyorum. Hala o kadar güzel ki benim için tüm yaşadıklarımız. Çocukluğumun mimarı, en büyük şansım diyorum ona, hiç kızamıyorum. Biraz kendime kızıyorum, biraz anneme, biraz da daha güzel olmama engel olan genetik kodlarıma... Hayal kırıklıklarımı topluyorum tek tek yerlerden, korkularımla göz göze geliyorum, ellerimden tutup kaldırıyorum kendimi, sarılıp, teselli ediyorum ve tüm kırıntıları süpürerek o bodrum katını tertemiz bırakmaya çalışıyorum.   

Ve defterime not düşüyorum:
Bana 'güzellik' ten bahsediyorlar. Geçiciliğinden, uçuculuğundan, aslolanın iç güzellik oluşundan. Hiç kimse çirkin olduğu için reddedilenlerden, hor görülenlerden ve 'çirkinlik' ten bahsetmez... Oysa çirkinlik çırılçıplak ve buz gibi bir gerçekliktir her zaman güzellik yanılsamasının yanı başında...

Not: Görseller Pascal Campion' a ait olup, öykü kurgusaldır.

21 Ocak 2020 Salı

Kanlı Düğün

Salı, Ocak 21, 2020 5
KANLI DÜĞÜN - İZMİR DT
Büyük Oyunu - 2 Perde - 2 saat 5 dakika
Yazan Federico Garcia Lorca - Çeviren A. Turan Oflazoğlu - Rejisör Bozkurt Kuruç
OYUNUN KONUSU: Kanlı Düğün, İspanyol şair ve yazar Federico García Lorca’ nın Köy Oyunları Üçlemesi' nin ilk oyunudur. Bu şiirsel tragedya, yasak bir aşk ilişkisini anlatır. Oyunda, feodal yapının kırsal kesimde yaşayan halk üzerinde nasıl baskı kurduğu ve bireylerin feodal düzen karşısındaki çaresizlikleri gözler önüne serilir. Simgesel anlatımı ve yazarın özgün şiir diliyle başyapıt özelliği kazanan oyun; yasak aşkı, tutkuyu ve toplum baskısını İspanyol kültürü üzerinden, evrensel ölçüler içinde aktarmaktadır. 
OYUNCULAR: Ana: Şebnem Doğruer - Güvey: M. Asım Tuncay Aynur - Gelin: Nagehan Yazıcı - Kaynana: Emine Sitare Tuna : Leonardo’nun Karısı: Hande Kılıç - Leonardo: Hakan Özgömeç - Gelinin Babası: Ümit Dikmen - Hizmetçi: Süreyya Kilimci - Komşu Kadın: Şenay Ü. Dikmen - Ölüm: Ayşin Kıran - Yardımcı Oyuncular: Deniz Yağcı, Ender Şeviker, Deniz Burak Mersinli, Derya Kara Erk, Gizem Cessur, Hüseyin Kayar, Tolga Erk, Selda Mikkola, Tuğçe Us, Meltem Başınhan, Hülya Yılmaz, Salih Köküz, İlke Can Fulya Gezici - Dansçılar: Yasemin Altınel, Ece Belkıran, Altan Kılıç, Kaan Güler
Devlet Tiyatrolarının 7.Ankara Buluşması Klasikler Haftası için tercih ettiğim üç oyundan sonuncusu Cüneyt Gökçer Sahnesinde gösterilen İzmir Devlet Tiyatrosu' nun Kanlı Düğün isimli oyunuydu.
Kanlı Düğün (Bodas de Sangre) Federico Garcia Lorca' nın bir tragedya oyunudur. Lorca' nın "Köy Trajedileri Üçlemesi" adlı üçlemesinin ilk oyunudur (Diğer iki oyun Yerma ve Bernarda Alba'nın Evi' dir.) Lorca, oyunu 1932'de yazmış ve ilk olarak 1933' te Madrid' te, aynı yıl Buenos Aires'te sahnelenmiştir.
Kanlı Düğün, üçlemenin diğer oyunları gibi 1930'lar Endülüsünde geçer ve geleneksel törelerin, insan doğasına uymadığı ve dolayısıyla özgürlük ve mutluluk getirmediğini anlatır. Oyunda aşk, ölüm gibi temel temalar, şiirsel bir dille ve bolca sembolizm kullanılarak aktarılmıştır. İspanyol edebiyatının kalemi güçlü şairi, oyun yazarı, ressam, piyanist ve aynı zamanda besteci olan Lorca, ardında sayısız güzel şiirler ve oyunlar bırakmıştır. İspanya iç savaşının başladığı Franco döneminde, milliyetçiler -Franco’nun adamları- tarafından 38 yaşında öldürülmüştür. 
İzmir Devlet Tiyatrosunun daha önce 'Yanık' isimli oyununu izleme şansı bulmuştum. Şebnem Doğruer' i ilk orada görmüş ve çok başarılı bulmuştum. Kanlı Düğün' de de oyunu ayakta tutan en sağlam dayanağın kendisi olduğunu düşünüyorum. Deneyimli oyuncu Şebnem Doğruer 'anne' rolünde; sesiyle, ruhuyla, bedeniyle oyuna gerçek anlamda inanan ve sahip çıkan, sahneleri sırtlayıp götüren, lokomotif diyebileceğimiz bir misyona sahipti diyebilirim.
İlk perdenin durağan olay örgüsü, ikinci perdede biraz daha hızlanarak İspanyol müziği ve Flamenko dansları ile hareketlendi. İzmir DOB sanatçılarının sahnede olduğu anlar hem müzikal hem de görsel açıdan oldukça doyurucu ve etkileyiciydi. 
Oyun kırk beşer dakikalık iki perdesi ile oldukça ideal bir süreye sahipti. Rejinin metnin orijinal haline sadık kaldığını söyleyebilirim. Oyunun konusu:
Leonardo' nun ailesi ve Damadın ailesi arasında eskiden beri süre gelen çekişmeden dolayı konusu çok fazla açılmayan bir kan davası vardır .Gelinin düğün günü eski nişanlısı (Leonardo) ile kaçması bu kan davasını dahada bir kuvvetlendirmeye neden olmuştur. Damadın annesi bu kan davası yüzünden kocasını kaybetmiş ve oğlunu 'da (damat) kaybetme korkusu yaşar, Gelin , Leonardo ile daha önce nişanlanmıştır, fakat nişan bozulduktan sonra Leonardo gelinin akrabası ile evlenir. Bu evlilik aralarında bir kıskançlık doğurması ile başlayarak gelin Leonardo' nun kan davalı olduğu ailenin oğlu ile nişanlanır. Bitip tükenmek bilmeyen gelin ve Leonardo arasındaki aşkın sonucu kana bürünmüştür.Damat bu olayı göz ardı edip gelini büyük bir aşkla sevmektedir. Gelinin evliliğini duyan Leonardo' nun çılgına dönmesi bu düğünün bozulmasına neden olarak aileler arasındaki iç savaşın tekrar gündeme gelmesine neden olmuştur.
Oyunun final repliği biraz havada kaldı ve izleyiciler olarak temsilin bittiğini tam olarak anlayamadık ama aslında bir durum özeti niteliğindeydi :) Töreler her ne kadar tersini söylese de bazen kabahatli yoktur:
GELİN : Sen olsan sen de giderdin. İçi dışı yarayla dolu, arzudan yanıp tutuşan bir kadındım ben; oğlun da, kendisinden çocuklar, toprak, sağlık umduğum bir avuç suydu; ama öteki, çalılıklarla tıkalı, karanlık bir ırmaktı, sazlarının fısıltısını, mırıltılı türküsünü getiriyordu bana. Soğuk sudan bir küçük çocuğa benzeyen oğluna uydum ben de; ötekiyse, yüzlerce kuş saldı üstüme, bu kuşlar yolumu tuttular, beyaz beyaz kırağı bıraktılar yaralarım üzerinde, zavallı, sararıp solmuş bir kadının, ateşle okşanmış bir kızın yaraları üzerinde. İstemezdim, unutma ki, ben de istemezdim! Oğlun benim yazgımdı, ona ihanet etmiş değilim; ama ötekinin kolu, denizin çekmesi, boğanın itmesi gibi sürüklüyordu beni, her zaman da sürükleyecekti, her zaman, her zaman; kocamış bir kadın olsam da, oğullarımın oğulları saçlarımdan tutsa da!
ANA : Kabahat onda değilmiş: bende de değil! Kimde öyleyse?
Diğer oyunculuklar açısından öne çıkan ve akılda kalıcı bir performans göremesem de sadece Şebnem Doğruer, Flamenko dansları, Lorca metni, İspanyol müziği için izlenebilecek bir temsildi.
Teşekkürler İzmir, yine bekleriz :)