18 Ekim 2021

Başvuru Beklemede

Pazartesi, Ekim 18, 2021 0


BAŞVURU BEKLEMEDE - Eskişehir Şehir Tiyatroları
Tek Perde-1 Saat 15 Dakika
Yazan: Greg EDWARDS ve Andy SANDBERG
Çeviren: Emel ASLAN
Yöneten: Çiğdem ALTUĞ
OYNAYAN: Özlem AKDOĞAN

Konusu: Sıra dışı bir anlatım ve görselliğe sahip olan oyun, yetişkinler ve çocuklar arasındaki iletişimi, Ebeveyn olma halini ve eğitim sistemini sorguluyor.
 
Eskişehir Şehir Tiyatroları' nda izlemeyi istediğim esas oyun 'Macbeth'. Sezon bitmeden onu da izleme şansı bulabilmeyi umuyorum :) 
 
 
Başvuru Beklemede' nin konusunu oyun tanıtımından okuduğumda 'yetişkinler ve çocuklar arasındaki iletişim', 'eğitim sistemi' ve ebeveyn olma hali' gibi odak noktalarıyla oldukça ilgimi çekmişti. Ancak metnin tümüne baktığımızda konuyu bu şekilde tanımlamak ne kadar doğru emin olamıyorum. 
New York’ta pahalı ve kayıt kriterlerinin zor olduğu saygın! bir özel okulun anaokulu bölümünün idari işlerindeyiz. Normalde okulda yardımcı öğretmen olarak çalışan Christine, görevinden ayrılan idari işler birimi personelinin yerine göreve başlıyor. Ve gün boyunca onlarca kişinin kayıt işlemleri ile ilgili telefon ve taleplere, aynı zamanda da okulun sahibinin o akşamki yemekli orgaizasyonu ile ilgili düzenlemelere karşılık vermeye çalışıyor. Telefon görüşmelerini yaparken Şehir Tiyatroları bünyesinde yer alan otuziki sanatçı, yardımcı oyuncu olarak görüntülü bağlantılar ile Özlem Akdoğan' a eşlik ediyor. Bu noktada oyunun bana Tamamen Doluyuz 'a güçlü çağrışımlar gönderdiğini söyleyebilirim. Yine tek kişilik bir oyun, yine telefonlara cevap vermeye çalışan ve arayan kişilerin görsel olarak sahnede paylaşıldığı tempolu bir performans. 

Christine' e çok da dost canlısı yaklaşmayan çalışma arkadaşları ile mobbing uygulayan patronunu bir tarafa bırakırsak, bu metin içerisine okul bünyesinde uyuşturucu üretimi, patlayıcı yapımı ve patronun seks videosu gibi bağdaştırmakta zorluk çektiğim ve bütünsellik içerisinde hazmedemediğim alt konuların yer almasını yadırgadığımı söyleyebilirim. Bir solo ebeveyn olan ve oğlu dini eğitim veren bir okulda okuyan (yetkili olarak rahibe ile görüntülü konuştuğu için bu çıkarımı yaptım) Christine, akşam cadılar bayramına gidebilmek için oğluna vermiş olduğu sözü, anlayışsız patronunun yemek organizasyonuna katılma zorunluluğu nedeni ile tutabilecek midir?  Ya da bu sözü tutabilmek için uğradığı değişim, karşısına çıkan fırsatları lehine kullanarak adeta şantajcı bir kişiliğe bürünmesi, okulda istediği pozisyona istediği maaş ile geçebiliyor oluşu izleyiciye ne tür mesajlar verecektir? Ancak kendi adıma şunu ekleyebilirim ki, mizah dozu biraz daha yüksek ya da abartılı olabilseydi aklımdaki sorular bu denli rahatsız edici olmayabilirdi. Metnin türüne komedi diyemiyorum ben bir dram izledim...
Özlem Akdoğan yetmişbeş dakika boyunca inandırıcı ve güçlü bir performans sergiledi. Oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. karakter değişimlerini, duygusal iniş çıkışları izleyiciye güzel yansıttı. Kendisini farklı oyunlar da izleyebilmeyi diliyorum. 
Görüntülü telefon görüşmeleri ve kullanılan video tekniklerinin görselliği zenginleştirdiğini ve tiyatro ile sinemayı küçük ölçekli de olsa aynı sahnede görebilmenin izleyiciye farklı bir deneyim yaşattığını düşünüyorum. 

İyi ki tiyatro var, yine yeniden...

15 Ekim 2021

Ve tik tak...

Cuma, Ekim 15, 2021 2

Görüyorum ki silahsızız hepimiz.. Ve şayet olsaydık Kafka' nın dediği gibi silahlarımız beynimiz olmayacaktı. Silah tamamen bedenimizin dışında, aklımızın ve bizim dışımızda. Ateş edip duran, kazdığım siperlerde beni bulan, gaz bombaları ile soluğumu tutan düşman 'zaman'. Saatler, dakikalar ve saniyeler. Ve tik tak...

Her geçen gün, giderek derinleşen ve koyulaşan bir kuyuya gömülüyorum sanki. Haftalar üzerime toprak atıyor, aylar, mevsimler birikerek durmadan basıncı artırıyor. Giderek taşıdığım yükün ağırlaştığını hissediyorum, öyle ki parmağımı kıpırdatacak, gözlerimi açıp kapayacak kadar bile yerim kalmadı sanki. Burada sıkıştım ben. Ve tik tak... 

Dün bir ağaçkakan sesi duydum, çok baktım ama göremedim dalların arasında. Ne senkronize ne azimli, ne hayranlık uyandırıcı bir ses. İnancı uğruna, durmaksızın, hiç ölmeyecekmiş gibi, tereddütsüz çabalıyor, tiktaktiktak... Keşke ben de biraz inanabilsem. Tüm kaslarımı yerçekimine, tüm saç tellerimi rüzgara ve bedenimi bu sürüklenişe teslim edebilsem. Çabasız, zahmetsiz, düşünmeden zamanın içinde akabilesem. Ve tik tak...

Küçüktüm, çok koştum, çok oynadım, çok susayıp, çok acıktım. Dünya kocaman bir dondurmaydı, hepsini yalayıp, bitirmek istedim. Öyle büyüktü ki ben bitiremeden o eriyip kayboldu. Şimdi yapışkan, koyu, ıslak bir sıvının içerisinde yüzer gibiyim. Askıda gibi, ne yukarı çıkar, ne dibe çöker. İşine gider, evine döner. Ve tik tak... 


Yere düşen ekmeğimi üfleyerek temizleyebildiğime inandığım günleri özlüyorum. Kirlenen ruhlarını nefesleriyle temizleyebildiklerine inananların çocuksu ama hafifleten inancı gibi, yaptığımız kötülüğü unutana kadardır tövbeler. Herkes seni suçladığında masumiyetine tutunmak ne kadar zorsa, kimse seni suçlamıyorsa masumiyetine inanmak o derece kolaydır çünkü. Hangimiz masum kalabildik günlerimizi öğütüp duran zaman karşısında? Ve tik tak...

Arayışlarıma, hayallerime bir rota belirleyemedim hiç. Asıl karanlığın gözlerde değil daha içerilerde olduğunu hissettim ve içimdeki ışığı izledim bulabildiğim kadar. Samimiyetsiz sevinçler, göstermelik coşkular, ahlak ve erdem şovlarından uzak tuttum yönümü. Yapılan iyiliklerin insanların kendi egosunu büyütebileceğini geç anladım. Oysaki her eylem sadece kişinin kendi tercihi olmalıydı. Yoksa herkesin yutkunup yutamadığı, kursağımda kalan bir hevesi, bir hayal kırıklığı olacaktı. Ve tik tak...


Hayaller kurmayı seviyorum hala, ucu kanadı gerçeğe dokunacak hayaller. Hayallerimde her şeyim var. Umutlarım, gün doğumlarım, gün batımlarım, melankolik hüzünlerim, iç çekişlerim, dış sezişlerim, cezayı kendime kesişlerim, sonra herkesi affedişlerim… Hayallerimin zamansızlığını, uçsuz bucaksızlığını seviyorum. Zaman orada bulamıyor beni. Ve tik tak...

Yağmurlu bir sonbahar akşamında, süzülerek dökülen yaprakların hafifliğine inat yüreğim yere düşüp tuzla buz oldu ıslak kaldırımlarda. Buz eriyip yağmur oldu, tuz ruhuma karışıp içime doldu. Mutsuz mu, umutsuz mu, huysuz muydum o gün ayrımsayamadım. Neyse ki sabah oldu...

Not. İllüstrasyonlar Igor Morski' ye aittir.

13 Ekim 2021

Kadınlarımız

Çarşamba, Ekim 13, 2021 3

KADINLARIMIZ ANKARA - DTBüyük Oyunu
2 Perde - 1 saat 45 dakika
Yazan Eric Assous
Çeviren Anıl Dursun
Rejisör A. Sinan Pekinton
OYUNCULAR:
Paul: Alper Tazebaş
Simon: Ötüken Hürmüzlü
Max: Esat Tanrıverdi
OYUNUN KONUSU
25 yıllık dostlukları olan Max, Paul ve Simon, poker oynamak için Max’ın evinde toplanırlar. Simon, kırk beş dakikalık gecikme ve evin salonuna bomba gibi düşecek bir haberle gelir. Dostluklarını sorgulayacakları bir yüzleşme başlar. Hayatlarındaki kadınlarla yaşadıkları sorunlar, mutsuzluklar, dostluklarındaki sorgulamalar ve ikilemler… Üç dost, bu gece birbirlerini yeniden tanıyacak, hayatlarında yeni bir döneme başlayacaklardır…


Tıpkı eski günlerdeki gibi... Ankara' da bir sonbahar gününün sonunda bir tiyatro akşamı, Şinasi Sahnesi.. Pandemi etkilerinin hala hissedildiğini, girişte aşı kartı kontrolünün yapıldığını ve aralıklı oturma düzenini saymazsak fazla birşey değişmemiş. Ankara tiyatro izleyicisi üniversitelerin de açılması ile oldukça genç bir kitle. Geçen süre boyunca açık havada izlenen yazlık tiyatro ve bazı özel gösterimleri saymazsak neredeyse hiç sahne görmemenin özlemi fark ediliyor atmosferde... Bilindik melodi ile yapılan 'oyunumuzun başlamasına beş dakika kaldı' anonsu bile herkesi gülümsetmeye yetiyor. Sahnenin kararması ile nefeslerimizi tutup, başka insanların hayatlarına misafir olmaya başlıyoruz.


Sahne modern bir açık mutfak dekoru ile karşılıyor bizi. Önde koltuk takımı sağ taraf mutfak ve bir masa ile. Ev sahibi radyolog Max (Esat Tanrıverdi) ve doktor arkadaşı Paul (Alper Tazebaş)' ı görüyoruz aydınlanan sahnede. Paul çok sakin bir şekilde masada otururken, Max sinirli, telaşlı ve sabırsız bir şekilde yirmibeş yıllık dostluklarının üçüncü kişisi olan kuaför iş adamı Simon (Ötüken Hürmüzlü)' ı beklemektedir. Haftalık rutinler şeklinde bir araya gelip içki eşliğinde poker oynayan üçlü için o gece farklı bir gecedir çünkü Simon buluşma saati hayli geçmiş olmasına karşın gelmemektedir. Geldiğinde ise onları büyük bir şok beklemektedir.


Konunun dinamizmini ve metni beğendiğimi söyleyebilirim. Yönetmen koltuğundaki Sinan Pekinton' un kadın cinayetleri ve alınan cezalara yönelik eleştirel yaklaşımını doğru açıdan ve dozunda bulduğumu söyleyebilirim. Ayrıca konunun izleyiciyi içine aldığını ve 'ben olsaydım ne yapardım' sorgulamasını kaçınılmaz kıldığını düşünüyorum. Üç erkeğin de birbirinin yaşantısına hakim olduğunu, birbirlerinin eşlerini ve Max' in sevgilisi Magali' yi çok iyi tanıdıklarını oyunun ilerleyişinden anlayabiliyoruz. Erkeklerarası bir dedikodu akşamı havasında başlayan diyaloglar zaman ilerleyip, karar verme zorunluluğu ve  gerilim arttıkça derinleşerek, kendilerini, yaşantılarını ve hayatı kökten sorgulayacak bir düzleme evriliyor. Evlilik, arkadaşlık, ebeveylik, dostluk, iş ve statü, adalet duygusu, fedakarlıklar, erdemler, suç aklama gibi pek çok temada alçalıp yükselen, yumuşayıp sertleşen sorular ile çok başarılı bir örüntü oluşturuluyor. Arada küçük durum komedileri ile de alt notalara eğlenceli sekansların serpiştirildiği oyunun izleyiciyi tatmin ettiğini düşünüyorum.

Gece sabaha bağanırken üç arkadaş için artık pek çok şeyin değiştiğini ve artık hiç kimsenin eskisi gibi olamayacağını anlıyoruz. 


Aklımızda kalan replikler:
İnsanları belli bir noktaya kadar tanıyabilirsin.
Max: Magali’yle her şey bir tartışmaya dönüşüyor. Kadının buna yeteneği var. Havadan sudan konuşurken bile bir bakmışsın ortaya koskoca bir dram çıkıvermiş.
Paul: Ben eşek gibi çalışıyorum ama o, kendi köşesinde! Huzurlu bir ilişkimiz var demiştim, ya. Huzurludan da beter, resmen ölü. Sıfır iletişim.
Simon: Artık bir cinsel hayatımız olmamasına rağmen haftada altı gün spor yapıyor; jogging, yüzme, karın-kalça egzersizleri… Tüm bu çaba boşuna değil, herhalde. Mutlaka birilerinin işine yaraması gerekiyor.

 

Oyunculukları genel anlamda başarılı ve inandırıcı bulduğumu sadece Esat Tanrıverdi' nin sık tekrarlayan dil sürçmelerinin izleyici rahatsız edebileceğini düşündüğümü söyleyebilirim.

 

Ben tiyatro izleyici koltuklarını ve bu izlenimleri paylaşmayı çok özlemişim. Umarım harika bir sezon olur. 

İyi seyirler!

 

Not. Bir önceki yazıma yapılan yorumların teknik bir neden ile geri dönüşü olamayacak şekilde silindiğini ve bu konuda üzgün olduğumu söylemek istiyorum.

29 Eylül 2021

Zengin Mutfağı-Das Das

Çarşamba, Eylül 29, 2021 4

İki perde - 110 dakika

13 yaş ve üzeri

Cumhuriyet tarihinde görülmüş en büyük işçi hareketi olan 15-16 Haziran 1970 olaylarının zengin bir ailenin mutfağına yansıması.

Hizmet etmekten başka bir şey düşünemeyen köşk çalışanları da gözlerinin önünde gelişen olaylar karşısında kayıtsız kalamayacaktır. Toplumdaki değişimden her biri kendi payına düşeni alacaktır.

Vasıf Öngören’in bu olayları eğlenceli bir biçimde aktardığı oyun, tiyatro sahnesinde defalarca yorumlanmış ve beyazperdeye de uyarlanmıştır.

1978 yılında ilk kez İstanbul Şehir Tiyatrolarında bu oyunda aşçı Lütfü Usta’yı canlandıran Şener Şen, 40 yıl aradan sonra aynı rolde ve genç bir oyuncu kadrosuyla tekrar sahnede.

Zengin Mutfağı, Vasıf Öngören'in 1977'de yazdığı tiyatro eseridir. Eser, epik tiyatronun Türkiye'deki önemli örneklerinden biri kabul edilir.

Geçen zaman süresinde izlediğim ancak paylaşma fırsatı bulamadığım oyunların en azından isimlerini anarak başlamak istiyorum. Devlet Tiyatrolarının kapanmadan önceki son günlerinde 'Selvi Boylum Al Yazmalım' oyununu; yaz dönemi açık hava gösterimleri arasında da 'Sonsuzluk Kitapevi' ve 'Aşık Veysel' oyunlarını izleme fırsatı bulabildim. Zengin Mutfağı Ankara turnesi benim için kaçırılmaması gereken bir fırsattı kesinlikle. 20 Eylül akşamında PanoraPark' ta açık havada, pandemi koşullarında ve sahneye uzak olsa bile ömürlük bir lezzet aldığımı söyleyebilirim. Bonnus olarak muhteşem bir dolunay gökyüzünde bize eşlik etti o akşam.

Zengin Mutfağı, ilk olarak 1977'de İstanbul Şehir Tiyatroları'nda Başar Sabuncu yönetiminde sahnelenmiş ve başrolde yine Şener Şen oynamış. Aralarında İsmet Küntay Ödülü de bulunmak üzere çeşitli ödüller alan oyun 1980'de aynı ekip tarafından sinemaya da aktarılmış.

Devlet Tiyatroları tarafından 1994-1995 sezonundan itibaren çeşitli defalar sahnelenmiş. 2012-2013 tiyatro sezonunda yazarın kızı Aslı Öngören yönetiminde İstanbul Şehir Tiyatroları'nda yeniden sahnelenmiş.

1988 yapımı sinema uyarlaması da bulunan yine eski pehlivan kıdemli ahçı Lütfü Usta' yı Şener Şen' in canlandırdığı tiyatro tadındaki film de dahil olmak üzere; 1977 den 2021' ye kadar 44 yıl boyunca güncelliğinden kaybetmeyen başarılı metnin, hafızalardan hiç silinmeyecek bir deneyim olmasının en büyük mimarı şüphesiz Vecihi, Badi Ekrem, Züğürt Ağa ve sayısız karaktere imza atan büyük usta Şener Şen ve inanılmaz oyunculuğu.

Oyun 1978 yılında Fatih’te İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncuları tarafından prova edilirken oyunculara bir bombalı saldırı gerçekleşmiş. Saldırı sonucunda Fatih Şehir Tiyatrosu’nun yan sahnesi havaya uçmuş. Ayrıca 2012’de Şehir Tiyatroları tarafından sahnelendiği sırada “faşizm eleştiriliyor” gerekçesi ile bazı seyircilerin küfürlü saldırısına uğramış.

Sahne Şener Şen' in izleyiciye sorduğu bir soru, karar verme arifesinde yaşadığı ikilem ile açılıp, anlatayım da bakın siz karar verin, şeklinde gelişip yine finalde aynı soru ile kapanıyor. Ancak anlıyoruz ki karar aslında zaten verilmiş bir karar... Son replikte izleyiciye balyoz gibi inen "İnsan kimlere hizmet ettiğini iyi düşünmeli?" repliği Lütfü Usta ile vedalaşmayı imkansız hale getiriyor diye düşünüyorum.

Kerim Bey' in mutfağında yıllarca adaletine sonsuz güven ile her türlü isteğini sorgusuz baş üstüne etmiş Lütfü Usta, Almanya' dan gelen eğitimli köpekler ve köşke sığınmacı olarak girip büyük bir karakter değişimi yaşayan Selim' den daha az değerli olduğunu fark ettiğinde aslında ayrılma kararını da zaten vermişti bence.  

Oyunda pek çok kez yinelenen ”Ya bizdensin ya onlardan. Ya bizdensin ya da karşı taraftan, ölçü budur” repliği, toplumun nasıl da uzun süredir keskin bir çizgi ile ayrıştırılmaya çalışıldığınn çarpıcı bir örneğiydi.

Zengin bir evin mutfağından, 15-16 Haziran 1970 işçi hareketi olaylarına bakışımızı sağlayan Zengin Mutfağı, ilk sahnelenişinin üstünden yıllar geçse de güncelliğini kaybetmeden alkış almaya devam ediyor.

Büyük ustalar iyi ki varlar çok az kaldılar, uzun ömürler, bol alkışlar diliyorum...

21 Nisan 2021

Yardım Et Anne

Çarşamba, Nisan 21, 2021 16

Tam aşkımı ilan edecektim anne, bunu hayal etmiş, aynanın karşısında çalışmış ve yapmaya karar vermiştim. Yaklaşık bir yıl önceydi, pandemi işte o zaman ilan olundu. Önce okullar tatil oldu, sonra sınıfça gideceğimiz resim sergisi ve Kapadokya gezisi. 

 

Sistemde bir açık yakaladım ben anne! Sistem toplumsal değerler saldırısına uğradı, insanlık tarihi toplumun üzerine çöktü. Şairleri ve şiirlerini unutmaya başladığımızda, siber güvenlik duvarlarımıza da eş zamalı saldırıların başladığını söylemeye çalışıyorum. Benden başka kimse göremiyor mu bunları? Şiir diyorum anne şiir, en son ne zaman bir şiir kitabı aldın, anımsıyor musun? Peki sen hiç şiir yazdın mı ya da sana şiir yazan oldu mu anne? Sana seni anlatan, sana senin yansımanda kendini anlatan biri oldu mu hiç hayatında?

 

Tüm matematik problemlerini çözebiliyorum aslında ama hep uzun yoldan çözüp, çok zaman kaybediyorum. Zamanı yetiştiremiyorum ben. Merdivenleri ikişer ikişer çıkıp, üçer üçer inen çocuğun içinden söylediği şarkıya karar veremeden daha, arkadaşlarım toplam merdiven sayısını bulmuş oluyorlar anne...

Merak ediyorum, sürekli baktığınız ve tüm dünyayı içine sığdırdığınızı sandığınız ekranlarınızda, var mı bir insan sıcaklığı, bir ağaç gölgesinin serinliği ya da ekmeğin buğusu? Her ekran birer solucan deliği sanki, girenleri yutuyor anne. Zaman çok önemli, bırak şu akşamlarını öldüren o dizileri izlemeyi. Hayal et anne, düşün... Ya hiç vaktimiz kalmadıysa istediklerimizi yapmaya... Ertelemek çare değil, ben çok geç kaldım aşkımı ilan etmekte, sen yaşamakta geç kalma anne. Kamerasını bile açmıyor derslerde artık, yüzünü unutacağım neredeyse...

 

Bak anne anlatacağım sana; Sene başıydı, onu fark ettiğimde orman yeşili gözleri ile aramızda koyu, derin bir nehir akmıştı. O an donakalmış, bakışlarımı ayıramamış, çok utanmıştım. Sonra tuvalete kaçmış, duvara yumruk atmıştım. Yetmemiş kendimi sağanak yağmur altında ıslatmış, sonra Ayı Osman' a sataşıp, kendimi hırpalatmıştım. İşte aşkım tam olarak böyle başlamıştı anne.

 

Bana normal değilim diye çok kızıyorsun, biliyorum. Kim normal ya da kim değil, nereden bilebiliriz ki? Beni böyle sev anne... Sen hiç çalıların rüzgarda sürüklenişine kızan bir kaya gördün mü? Peki ya daldan düştüm diye ağaca küsen bir elma? Aşık bir hindibaya rastladın mı ya da nefret dolu bir ayrık otuna veya tembel bir sarmaşık ya da söz dinlemeyen bir yoncaya? Böyle şeyler hiç olmaz, doğada sukunet olur, kabulleniş olur, kimse neden diye sormaz ve olabileceğinden fazlasını beklemez anne.. Lütfen sen de kızma artık bana.

 

Belki de mağaralarımızdan hiç çıkmamalıydık. Arılar kovanlarından çıktı mı, ya kuşlar yuvalarından, karıncalar gökdelen inşa etmeye kalkıştı mı? Teknoloji geliştikçe insanlık geriliyor anne. Tabiat ana bizi evlatlıktan çoktan reddetti. 


Artık örselenmiş ruhuma anlattığın masallar, söylediğin ninniler beni teselli etmiyor. Pamuk ipliğine bağlı mutluluğum en ufak bir sarsıntıda, bir saatin sarkacı gibi sallanıp duruyor. Bir yama yapıp geçmişi onarabilir misin anne? Vahşi insanlığın çirkinleştirdiği bu gerçekliği, digital bir yama ile düzeltebilir misin? 'Artırılmış sanal gerçeklik' ten bahsediyorlar bana... Neresinden tutsam elimde kalıyor bu söylem. Zaten gerçek olanı nasıl artırabileceklerini düşünüyor bunlar? Gerçek gerçektir, sanal gerçekleri reddediyorum ben anne. 

 

Şu iki tam bir öğrenci çaresizliğime, mutfaktan gelen kızartma kokusu ile umut olabilir misin? Bir hayal çöplüğü, düşünce kirliliği oldu geçmişim, affedemiyorum bizleri. Ya yanlış zamanda doğmuşum ya da benim tarihim yanlış yazılmış anne. 

 

Şimdi gidiyorum ama geri döneceğim. Cebimde ne telefonum var, ne cüzdanım, ne de anahtarlarım... Kapıyı çalarsam, açar mısınız anne? Eğer bir gün kim olduğumu unutursanız; cebimde taşıdığım renkli taşlardan, deniz kabuklarından ve ay çöreği kırıntılarından tanıyın beni.

Not: Uzun pandemi sürecinde ruhundan örselenen gençlerimizin ağzından bir yardım isteği olarak kurgulanmıştır.

2 Nisan 2021

Koşarken Düşürdüklerim

Cuma, Nisan 02, 2021 14
Seni gördüğümde ne kadar hüznüm varsa bir çığlık olup, kuş sürüsü gibi çıktı ağzımdan. Yokluğunda yaşanmış acılarım boşlukta bir kırbaç gibi çınladı zihnimin karanlığında. Geçmişe silah çekmiş zaman, bir buğunun dağılışı gibi çekildi havadan. Sanki hiç ayrılmamış, hiç gitmemiştim kıyılarından..

Satılık zamanların, kiralık hayatların, çıkarcı birlikteliklerin bedelini, kutsanmış liralar ile ödemeye başladınız. Ayağınızı yorganınıza göre uzatmayı ezber etmişken, arzularını neye göre uzatacağınızı hiç sormadınız. İstekleriniz ve hayalleriniz de hayatlarınız kadar sıkıcıydı. En zor sınav ise gerçekleri görebilen ancak görmezden gelenlerinize düştü. Onlar; Kaderin biçtiği ömrün, yazıldığı gibi okunmadığını fark etmelerine rağmen, içlerinde bitmek bilmez sorular ile gizli ittifaklar yapıp, hapishanelerinin koşullarını iyileştirmeye razı gelenlerdi.  Soruyorum şimdi sizlere; Yaşayabileceğiniz tüm heyecanlara yetmiyorken nefesiniz, kötü ihtimaller denizinde boğuluyorken hevesiniz, anları uzatabilmek uğruna nelerden vazgeçebilirsiniz?
Sadece bir kaç saniye iken aklımın gözlerine uzaklığı, aramızdaki mesafeleri kim açıklayabilir. Nasıl avutacağız kendimizi; Bir çıkmaz sokaktan, aydınlığa açılan bir yol bulmak umudu ile, yaşayıp da pişman olmanın karşısına, yapmaya cesaret edemediklerimizi koyduğumuzda?

Soruyorum şimdi sizlere; Çok konforlu hayatlarınız, bol sıfırlı banka hesaplarınız ve hep bir ağızdan yaptığınız ahlak hocalığınız ile yarattığınız kolaycı cennetlerinizde, inancınızı sorgulamayı bile unutmuşken ve yaşamaya en yakın yanınız nefes alıp vermekten ibaret kalmışken kendinizi iyi hissediyor musunuz?
İçimde bin uçurum var, hangisine düşsem sen varsın. Koşarken düşürüyorum birer birer anılarımı. Düşlerim nereye düşse, gözlerin oluyor tüm gerçek dediklerim. Peki ya sen nereye saklardın yüreğini? Kalbinin kıpırtısını duymamak için, onu denizi ve gökyüzünü göremeyeceği nereye kilitlerdin? Yüreğini aydınlığa çıkarmaktan sen de korkma hiç. Ben karanlığa hapsolmaktan isyankar benliğimi, gerçeklik tavında dövülmesi için çıkarıyorum yeryüzüne...

Küçük küçük evlerinizin içine büyük büyük kederler sığdırdınız. Mobilyalarınıza toz konmasın uğruna üzerlerini çaresizlik, umutsuzluk ve kabullenişlerle süslediniz. Gün sonu tutanaklarınızı ihtiyaçlar hiyerarşisinin en altlarına kanaat edip, öyle imzaladınız. Dört odalı, çok metrekareli yaşam alanları satın almaya çalışırken ömürlük banka kredileri ile ruhunuzu sattınız. Özgür ve güçlü olduğunuzu düşünürken kendinizi tutsak edip, mutluluğu dışarı kaçırdığınızı anlayamadınız.
Bizi anımsatan bir ezgi ilişirse kulaklarına, bir yıldız kayarsa örneğin ya da beklenmedik bir gökkuşağı çıkarsa ve her şeye rağmen yüreğin inadına çırpınıyor ise hala ait olduğu yere gidebilmek için, lütfen umudunu yitirme.

Ben uydurmadım ki tüm bunları... Hepsini kalbim söyledi. Hiçbir kalıba sığdıramadığım asi ruhum kaleme aldı. Hissettikleri ile cesur yürekler yaptı editörlüğü ve ilk teneffüs zili ile sınıflarından taşıp, okul bahçesine saçılan, hala sıcak kalpleri, körelmemiş sevinçleri, kirlenmemiş gözleriyle umutlu çocuklar okudu.

Not: İllüstrasyonlar Arghavan Khosravi