7 Temmuz 2019 Pazar

Bir Hayalde Kaybolmak

Pazar, Temmuz 07, 2019 9
Ağaçların hüzünle salındığı, aya bakmanın acı verdiği, aklımda dolaşan şarkılardan hızla kaçtığım, sevdiğim dizeleri dile getirmek istemediğim, yazların şaşkın ve sıkıntılı, kışların kaygılı ve kederli geçtiği günlerdi. Gün doğumları birden selamı sabahı kesmiş, üzerimden geçen kuşların hissettirdiği sevinç, yerini kaybedilmiş bir ümide bırakmıştı. Kalbim bozuk bir pusulaydı, nereyi göstereceğini kestiremiyordum. Hayat her şey dahil bir mutsuzluk paketi gibi görünüyordu gözüme.

Bir hayalin sıcaklığına tutunmuştum. Düşündükçe daha da inanılan tüm düşler gibi, içine girip detaylandırdıkça giderek içine gömüldüğüm yumuşacık, kocaman bir sahil minderi gibiydi bu hayal. Yavaş ancak kararlı bir süreklilikle, fersiz bir mum alevinin yanışında, bu hayalin damla damla eriyip yok olacağını, miadını bir gün dolduracağını ve geriye kalanın sadece karanlıkta gördüğüm ışığın sıcaklığı olacağını bile bile yayılmakta sakınca görmemiştim. Yağmur yağmamış, sert bir rüzgar esmemişti. Sadece erimekte olan mum, zamanı gelince bitmiş, zeminle bir bütün olmuştu.
Bin parçaya bölünmüştüm. Hatalarım, pişmanlıklarım, anılarım, zihnim, hayallerim, bedenim, korkularım hepsi farklı bir şey söylüyordu. Henüz yokluğunu kavrayamamışlığın karmaşası hepimizi ele geçirmişti. Apansız, 'gülümsediğin bir an' bomba gibi düşüyordu aramıza, hasar görüyorduk. Sabahları gündeliğin karmaşasında bir koku, akşam üstleri güneşin kızıllığı, geceleri ise ay ve yıldızlar saldırıya geçiyordu. Günün hiç başlamayacak gibi geldiği kederli gecelerin, sabaha yaklaştığı bir zamanında olaysız dağılıyorduk sonra hepimiz.

Boğazımda yutamadığım bir yumru, her nefesim göğsümde alev, mideme bir yumruk yemiş gibi ruhum acıdan iki büklüm olsa da başım yukarıda, bedenim dik. Dışarıdan gözlemlenen bir çift uykusuz gözün daha derinini kimseye göstermiyorum, gururluyum. Bir yas tutuyorum neyin olduğunu bilmediğim, yaşamadığım bir hayatın hasreti içerisindeyim. En büyük kızgınlık, insanın kendisine duyduğu imiş. Kendime kızmaktan bitap düşüyorum. Kendimi suçlu ilan ettiğim her sabahın gecesinde, yine kendimle en büyük suç ortaklığının içindeyim. İhanetim de kendime, farkındayım.
Bir şeye başlamak, onu yaşamak ve sonlandırmak; Kimse bilmeden, tek başına ve düşüncelerin uçsuz bucaksızlığında gerçekle ilişkilendirdiğin her şeyin, seni o hayale bağlayan tüm ipuçlarının toz olup, yok olması birden... Bir duvara toslamak belki ya da kendini birden zifiri karanlıkta bulmak... İstilacı bir sarmaşık gibi zihnimi ele geçiren, beni gerçeklikten uzaklaştıran bu hayalde kaybolmadan, ondan ayrılmaya karar verdim. Hiçbir ağrı kesicinin dindiremediği bir kalp acısı çekiyorum şimdi. Bir hayali unutmak, gerçeğini unutmaktan zormuş. Bir hayali yaşayıp, tüketmek ise daha zor. 

Tesir gücü yüksek bir bombanın dağıtmış olduğu parçalarımı tekrar yerlerine koymak, kendimde yeniden bir bütün olmak mümkün olabilecek mi? Düştüğüm bu uçurumdan çıkarken bana uzattığın hiçbir şeye tutunmak istemiyorum artık. Gözlerine, gülüşüne tutunmadan, başaracağım. 

Bir melankoliğim, hüzün severim ve ne zaman ayrılık düşse takvim yaprağına, hep şairin dizeleri gelir aklıma: 'Ayrılık da sevdaya dahil.' ve eklerim, acı da öyle...
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili   Attila İlhan


Not.Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.
İllüstrasyonlar. Amanda Cass' a aittir.

29 Haziran 2019 Cumartesi

Godot'yu Beklerken'i Beklerken

Cumartesi, Haziran 29, 2019 10
GODOT'YU BEKLERKEN'İ BEKLERKEN | ANTALYA DT
2 perde | 1 saat 45 dakika
Yazan : DAVE HANSON | Çeviren : EKİN TUNÇAY TURAN | Yöneten : İLHAM YAZAR
KONU: Oyun bir tiyatroda sergilenen Samuel Beckett'in "Godot'yu Beklerken" oyununun sahne arkasında iki yedek oyuncunun yaşadıklarını anlatmakta; Godot'yu Beklerken'deki bekleme durumuna geçmeyi bekleyen yedek oyuncuların hikayesidir. Hayatları boyunca görünmeye çalışan ama görünmez olarak kalanların umutlarını, beklentilerini, hayallerini anlatan... sanata ve özellikle oyunculuğa olan tutku ve sevgilerinin ışığında; duygularını, beklentilerini, özlemlerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini ve mutluluklarını paylaşmanın yanı sıra, aktörlerin yaşadıkları zorluklara ve gösterdikleri fedakârlıklara da değinerek çelişkiler içinde devinen. Hırs ve komplekslerini, beceriyle beceriksizlik arasındaki bariz uçuruma nasıl görünmez bir köprü kurup cesaretle dolaştıklarını, büyük bir keyifle egolarını nasıl kabarttıklarını da çarpıcı diyaloglarla gözler önüne sererler… Ve beklemeye devam ederler ta ki... İyi seyirler… 
OYUNCULAR: SEDAT MAYADAĞ-GÖKHAN TÜZÜN-GÖKÇESU ULUKUT
Godot' yu Beklerken; 1949 yılında Fransızca olarak yazılmış Samuel Beckett' e ait eser, başlangıçta avangart "yenilikçi" veya "deneysel” bir tiyatro eseri olarak kabul edilmiş, bazıları tarafından garip ve saçma bulunmuştu. Buna karşın az zamanda oldukça tanınmaya başlayan ve dikkati çeken eser hızla klasik oyunlar arasında görülmeye başlanmıştır. Eser bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların, hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir kimsenin veya "şeyin " kendilerini kurtarmalarını beklemelerini konu alan sıra dışı bir oyundur.
Oyunun iki ana karakteri, Vladimir ve Estragon. Kısa adlarıyla Didi ve Gogo, Godot’yu beklerler. Godot gelmez. Godot’yu beklerken, Didi ve Gogo arasında zekice olmayan, sıradan, gereksiz ve saçma olarak nitelendirilebilecek konuşmalar geçer ama bu konuşmalar asla anlamsız değildir. Beckett, Didi ve Gogo arasında geçen saçma konuşmaların arkasında saklanmış, okuyucuya ileti göndermeye ve onların hayatın gerçekte ne olduğunu anlamalarına yardım etmeye çalışmaktadır.
Bu sene sezonun finalini Antalya Devlet Tiyatrosunun turne oyunu 'Godot'yu Beklerken' i Beklerken' ile yapmış oldum. Yılın yirmi beşinci oyunuydu. Tiyatro, operet, opera, müzikal, müzikal dinleti türlerinde farklı sahne gösterilerini içeren dolu dolu ve tatmin edici bir sene oldu benim için. Gelecek sezonun farklı deneyimleri için ise şimdiden merak ve heyecan duyduğumu ve çok sabırsızlandığımı söyleyebilirim.  
Godot' yu Beklerken' i Beklerken' in, Godot' yu Beklerken' i bilenler için çok daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Böylelikle afişteki ayakkabı ve şapkanın, oyuncuların bir gün sahneye çıkacaklarını beklerken yedikleri havucun, iki karakterin sahnede sürekli bir çatışma halinde oluşlarının ve bazı göndermelerin de anlam kazanacağını sanıyorum.
İki oyuncu Ester-Sedat Mayadağ(Estragon' un yedeği olabilir) ve Val-Gökhan Tüzün (Vladimir' in yedeği olabilir), bir tiyatroda “Godot’yu Beklerken” adlı oyun oynanırken, oyunda görevli aktörlerin yedeği olarak sahne arkasında hazır bekliyorlar. Hiç görmedikleri yönetmenin bir gün gelip onları sahneye çıkaracağını ya da asıl oyuncuların başlarına bir şey geleceğini ve sahneye çıkabileceklerini umut ediyorlar. 
Bu başlangıcı ve sonu belli olmayan belirsizlik halindeki bekleyiş içerisinde iki farklı karakter oyunu izliyoruz. Ester; daha uzun süredir bekleyişte olan ve nispeten daha deneyimli görünen, oyuncu eğitmeni olduğunu iddia ediyor aynı zamanda; bekleyişe daha bağlı olan karakter. Bekleme durumunu kanıksamış ve bu bekleyişin dışına çıkmayı reddediyor. Val ise daha genç ve deneyimsiz ancak zamanı gelince bekleyişi kırabilecek ya da kuralları bozabilecek cesareti içinde barındırdığını gösteriyor bize. Ve her akşam umutla onu izlemeye gelen Marie Hala' nın ölümü ile oyunun iptali üzerine yine de sahneye çıkamamış olmaları dahi Ester' in bekleyiş zincirini kırmasına yetemiyor. Oysa Val, kulisteki tek tuvaleti kullanma sırasının kendisine gelmesini beklemek yerine izleyicilerin kullandığı tuvaleti kullanırken karşılaştığı bir adam ile menajerlik sözleşmesi imzalayabiliyor. Bekleyişi kırdı ve bir şey oldu. Ancak günün sonunda Godot' yu Beklerken' deki 'bekleyişin sürekliliği' anlayışı ile karakterler bu çözümlemede de birbirlerinden ayrılıp, bekleyişi sonlandırmak yerine, birlikte beklemeye devam etmeyi tercih ediyorlar.
Bu metinde Samuel Beckett' in derin içerikli metaforları yerine biraz daha yüzeysel sanata, oyunculuğa, kıskançlığa vb yönelik replikler ile karşılaştım. Oyunun sahnelenişinde çıkış metnine biraz daha fazla gönderme belki Godot' yu hiç bilmeyenler için risk oluşturabilirdi ancak bilenler için lezzet unsurlarını çoğaltırdı diye düşünüyorum. Oyunculukların izleyici açısından inandırıcılığı tartışılabilir. Ancak hem oyuncular hem de izleyici için zor bir oyun olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Her beğeniye hitap edeceğini sanmıyorum. Tiyatroda sadece iki kişinin diyalogları ile ilerleyen ve çok az sayıda olay barındıran metinlerden hoşlanmayanlar için oldukça sıkıcı bir deneyim olacağını düşünüyorum:)

Godot' yu Beklerken' den biraz alıntı yapmak istiyorum:
Godot’yu Beklerken’de sömüren efendi Pozzo ile sömürülen uşak Lucky, Vladimir ve Estragon, ürkütücü boyuta ulaşan nefretlerine karşın birbirlerini bırakamazlar.
Estragon: Bağlı olup olmadığımızı soruyorum.
Vladimir: Bağlı mı?
Estragon: Bağlı.
Vladimir: Nasıl bağlı, yani?
Estragon: Ayaklarımızdan.
Vladimir: Ama kime? Kimin tarafından?
Estragon: Şu senin adama.
Vladimir: Godot'ya mı? Godot'ya bağlı ha! Ne düşünce! Ne alakası var? (Bir an.) Şimdilik.
Ve her gidiş kararında yinelenen replik aynı zamanda oyunun son repliğidir. Akmakta olan zamanın bekleme eylemi içinde açımlandığı Godot’yu Beklerken’de gitmeye karar veren kişiler, yinelemeye dayalı bir hareket görüntüsü oluştururlar:
Vladimir: Eee? Gidiyor muyuz?
Estragon: Evet, hadi gidelim.

Son olarak bana sevdiğim bir şiiri anımsattı bu oyun. Tam da aslında yazarın vermek istediği mesajı yerli yerinde veriyor gibi:

babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. bazen öyle olur, her şey üst üste gelir.
polis olmasaydım katil olurdum çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.
binlerce ceset, binlerce katil, ve bir evlilik gördüm.
seni, intihar ettiğin gün tanıdım kızım.
seninle o gün barıştım.
şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalın ayak anlayabildiğim şeyler var.
şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var.
bütün çaresiz insanlar gibi... dağılan bir okul gibi...
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım.
birbirine benzeyen parmaklar gibi ama her birinin eşsiz bir izi var.
bazen gözlerim dalıyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yine kulağımın dibinde.
hiç susmuyorsun, ağlamama asla müsaade etmiyorsun.
her şey affedildi babacık diyorsun hiç ayrılmayacağız diyorsun.
keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca.
bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana
ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. cesetler de benzemez.
ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.
koşan atlar düşen atları hatırlatır.
yağmur yağar.. durur.. tekrar başlar...
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. beşikten mezara kadar...
karanlıkta herkesle çarpışabilir insan.
yalan mı söylüyorum sana? affet beni kızım, affet!
bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım.

Seneye yeni bir tiyatro sezonuna devam edebilmek umudu ile, iyi ki tiyatro var!

22 Haziran 2019 Cumartesi

Akide Şekeri

Cumartesi, Haziran 22, 2019 6
AKİDE ŞEKERİ | BURSA DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : ALİ MERİÇ | | Yöneten : CENK TURAN
KONU :Güzeller güzeli Akide, ev ararken hayatının aşkını bulur. Geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez motifi olan orta oyunu türündeki oyun seyirciyi Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi renkli karakterlerle buluşturuyor. Sazlı sözlü eski İstanbul komedisine buyurun… 
OYUNCULAR: ACAN AĞIR AKSOY -  - CEREN KAYIŞ - CENK TURAN - ÇAĞRI DULUN - ORHAN ERGÜN - ÇAĞRI ZORA - ÖYKÜ ESENDEMİR - CANSU YILMAZ - ALİ BİRCAN TEKE - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU - EREM NALCI - ZEYNEP YILMAZ - ERDEM ERDOĞAN - SALİH CEM ŞENER - EMRE NURETTİN ÖRÜK - MURAT EMRAH KANRA - IRAZ HAZEL KÖRMÜKÇÜ - SIDIKA DERYA GÜMRAL - AYŞE DİNÇ
KANTOCULAR: IRMAK BAVKIR - NERGİZ ACAR - GİZEM TÜRKÖZ - ÇAĞLA GENÇ - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU
Küçük Tiyatro' da nöbetçi tiyatro kapsamında Bursa Devlet Tiyatrosunu ağırladık bu kez. Sanıyorum sezonun son oyunu da Antalya Devlet Tiyatrosunun 'Godot' yu Beklerken' olacak ve yılı bu şekilde kapatacağız. Eğer düşündüğüm şekilde olursa farklı türlerde 25 sahne gösterimi izlemiş olarak sezonu tamamlamış olacağım:)
Oyunun konusu: Akide, Arap Bacı ile birlikte kiralık ev ararken varlıklı Muhsin' e aşık olur.  Akide' nin babası ilk önce Akide' yi Muhsin´e verir. Ancak Muhsin mal varlığını kaybettikten sonra Akide' nin babası onu başka zengin birisi ile evlendirmek ister. Buna dayanamayan Muhsin intihar etmeye kalkar onu intiharın eşiğinden İsmail ve Kavuklu kurtarır. İsmail ve Kavuklu çevirdikleri oyunlarla gençlerin tekrar evlenmelerini sağlarlar. Finalde tüm sevenler sevdiğine kavuşur:)
Akide Şekeri için geleneksel Türk tiyatrosu, eski İstanbul ve Osmanlı dönemi komedisini içeren bir kabare tiyatrosu diyebiliriz
Oyun 5 müzisyenin sahnede yer almaları ile oldukça hareketli bir şekilde başlıyor. Ve oyunun enerjisi son sahneye kadar hiç düşmüyor.
Yine bir oyun içinde oyun kurgusu, kabaresini sergilemeye çalışan bir ekip, zamanında gelemeyen oyuncular ve yerine acilen sahneye çıkarılan roller, sahne arkası karışıklıkları, sahnede olmaması gerekenlerin durum komedilerine yer veriliyor.  
Aynı zamanda Türk yakın tarihinde yer alan komedi karakterlerini görebiliyoruz zaman zaman.
Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi hatta Karagöz Hacivat esintileri de yer alıyor diyaloglarda kimi zaman. Ayrıca ara ara kanto danslarını da görüyoruz.
İzleyiciler arasında pek çok çocuk seyirci gördüm. Çocuklara tiyatroyu sevdirebilmek adına seçilebilecek bol müzikli, eğlenceli, danslı, enerjisi yüksek bir oyun. Esprilerin ve komedi doğurabilecek unsurların seçiminin de bu düzeyde olduğunu düşünüyorum. Beklentisinin yönü farklı olup, bu türü sevmeyenlere kesinlikle uzak durmalarını önerebilirim :) 

Tiyatro oyunu tercihlerimde farklı türleri izleyip beğeniyor olsam da kalbimin derin replik ve uzun tiratları ile İngiliz ve Rus edebiyatının klasiklerinde olduğunu da belirtmek isterim:)

Bursa Devlet Tiyatrolarına teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli sanatçılarımız, iyi ki varsınız!

Not. Çokça önemsediğim rol-sanatçı eşleşmesini bu oyunda gerçekleştirmekte zorlandım. Ve yanlış bilgi vermek yerine bu kısma hiç girmemeyi tercih ettim. 

16 Haziran 2019 Pazar

Antalya II

Pazar, Haziran 16, 2019 8
''Aramamalıyım, aramamalıyım...'' 
Kaçıncı kez son bir şey için açılan telefonlar ve yazılan cümleler, dilenen iyi dilek ve temennilerden sonra hala gösterebildiği bu zafiyet ile yüzleşebilmek ne zordu. Hayatı daha yaşanılası, güneşi daha parlak, tüm esprileri daha komik yapan şeyin; evrende bir araya gelen bir kaç harfin oluşturduğu cümlelerin zihninde anlam bulduğu o dakikalar olması kabul edilemezdi. Bu hafif, keyifli akıntının, bir süre sonra hızlanarak, adrenalini yüksek bir lunapark oyuncağına dönüşmesi öngörülemez bir gelişmeydi. Hayat da zaten öngörülemez oluşu ile cezbedici değil miydi? Yine yeni bir mesaj ile: ''Yeterince iyi tatiller dilemiş miydim sana, üç kez dilemek yeterli mi peki iyi bir tatil için :))'' Dayanamayışının dayanağı, hep bulunan bahaneler :)
''Eğer bir gün aşık olursam, bunu nasıl anlayacağım?'' 
Öyle masum, bir o kadar da açık yüreklilikle sormuştu ve cevabıma göre aşık olup olmadığına karar verecekti;
-Eğer onu her an merak ediyorsan ve yaşıyorsan ancak gündelik rutinin içerisinde zihninin geri planında hep çalışan bir arayüze hapsolmuşsa bu fikir; gündeliğin tüm yoğunluğuna rağmen boş kaldığın ilk anda bir sağanak yağmur gibi yağıyorsa içine; bir şarkı, bir şiir, bir film hep onu hatırlatıyorsa sana hiç boşuna uğraşma bence, mücadele etme, teslim ol...
Sınavın en zor sorusunun kopyasını almış gibi yüzüne yayılan bir gülümseme ile ayrıldı yanımdan.
''Hiç yapmayacağım şeyleri yapıyorum ağğbiii... Düşünebiliyor musun ben, sırf o seviyor diye Çin Lokantasına gittim örneğin. Yani diyorum ki tek yanımda olsun, yanında olayım da diğer tüm detaylar hiç önemli değil.''
-Geçer, dedim. Ama öyle ne zaman geçer, nasıl geçer diye benden reçete isteme, yaşa sadece... Hayatta bazı şeyler yaşanmadan, görülmeden, tüketilmeden geçmez, geçmemeli de. Hiç bitmez sanıyorsun ya hani, sonsuza dek sarılayım, doyamam diyorsun ya... Doyarsın...
Evrenin en büyük sırrını açıklıyormuşum gibi baktı yüzüme ve: ''Doyamam ağğbii'' dedi :)
''Vazgeçtim'', dedi. Benim olmayacak, beni sevmeyecek. Ağzımla kuş tutsam da o menekşe gözler bana aşkla bakmayacak.
-Bu kadar kolay mı vazgeçiyorsun, dedim. Hani konuşacaktın, anlatacaktın her şeyi?
''Başkasını seviyormuş'', dedi. Mangaldan yükselen dumanın arkasından buğulanmış gözlerini seçebiliyordum.
''Ama ben onu sevmeye devam edeceğim. O kadar çok seviyorum ki onu, iyi olsun, mutlu olsun, benimle olmasın, hayatta olsun sadece, yeter bana, varlığıyla avunacağım ve bekleyeceğim, 'olur ya bir gün' ün cılız umut ışığını saklayıp en derinimde, bekleyeceğim.''
Hayranlıkla baktım yüzüne;
-Bravo dedim, şimdi inandım gerçekten ne kadar sevdiğine. Ve ekledim; ''Annesinden dayak yediği halde, yine ‘Anne’ diye ağlayan bir çocukmuş aşk...(CS)''
''Şımarıyor iltifat edince, sevdiğimi bile söylemiyorum artık. Daha ne yapayım, e anlasın birazcık o da... İşten doğru eve geliyorum, kazandığım hep onlara, nereye isterlerse götürüyorum daha ne yapayım?''
Dedim ki: - Ya bir gün sen söylediğinde onu sevdiğini, o duymazsa yüreğinin sesini? Sen şimdi sevgini esirgeyerek terbiye verdiğini sanıyorsun ya, yapma... Sevmek böyle bir şey değil, sevgide hesap kitap olmaz. Esirgediğin her sevgi sözü, bir gün karşına sevgisizlikten taşlaşmış bir kalp olarak çıkarsa eğer, sakın suçlama onu ve şaşırma sakın...
''Tam 38 saat oldu görüşmeyeli ve hiç aramadım ve yazmadım da biliyor musun?'', dedi. Belli ki o da telefonunu yüreğinin yerine koymuş, ekg' sinin çıktısını whatsapp mesajlarından alıp, yaşayıp yaşamadığına oradan karar veriyordu.
-Peki dedim, hiç dayanabildiğin oldu mu? Yani sen yazmadan onun seni arayıp, sorduğu?
Düşündü, 'yok' dedi, olmadı ama hiç cevapsız bırakmadı beni.
-Bekle, dedim. Hiç kimse hatırlamayacak kadar meşgul değildir, kendi önceliğini öğrenmek istiyorsan, beklemeyi bilmelisin...
Belli belirsiz bir ''doğru tabi'' sonrası telefonu alıp, uzaklaşırken, son rekor denemesini sonlandırdığını anladım: 38 saat 7 dakika ile...
---------------------------------------------------------------------------------
''Beni hatırladığını umuyorum, yazmış. Ben de 'hatırlamak için önce unutmak gerekir, hiç unutamadım ki seni' yazmak istedim, yazamadım. Elim gitmedi. Her gece sana uyuyorum, sabahları sana uyanıyorum, aklımdan çıkaramıyorum ki, diyemedim. Hatta cevap bile yazmadım, umutlanmasın diye.''
-Peki, dedim. Eğer sen değilsen, kalbinin sesini kim dinleyecek? Herkes aynı yolda aynı yöne yürüyor diye bunun en doğru yol olduğunu söyleyebilir miyiz? Sevginin sıcaklığında erit egonu ve sevgiye teslim et kendini, en güvenli yol budur.
Beni anladı mı bilmiyorum ama kuyruğu dik tutmak uğruna yitirilen bir mutluluk olasılığı daha evrende toz oldu sanki...
Gelişinde ilkbahar çiçeklerinin rüzgarda salınışı vardı. Hem uçuyor gibi hem de mutlu bir rüya görüyor gibiydi.
-Ne oldu dedim, söyleyebildin mi?
''Söyledim,'' derken yüzüne yayılan gülümsemenin tüm dünyayı ısıtabileceğini düşündüm. ''O da beni seviyormuş, dedi. Her şey birden o kadar farklı görünmeye başladı ki gözüme, daha önce yaptığım her şeyi tekrar yapmak istiyorum onunla yeniden. O kadar merak ediyorum ki her anını, yüzünden geçen her ifadenin yüreğindeki yansımasını bilmek istiyorum. Benden habersiz hiçbir şey geçmesin aklından, kaçırmak istemiyorum. Her an onu düşünüyorum, ona düşüyorum. Aklımdan hiç çıkmıyor. O da beni seviyormuş anne'', diye ekledi, gülümseyişine engel olamadan.
-Bazı şeyleri biz zorlaştırıyoruz aslında, dedim. Oysa hep dürüst ve içten olursan hiç yanlış anlaşılmazsın. 
Huzurla baktı yüzüme ve sanıyorum ilk kez biri bana gözleriyle sarıldı.
---------------------------------------------------------------------------------
''Siz böyle hep birlikte tüm gücünüzle ötmezseniz eğer, güneş doğmayacak sanki...'' Yorucu, geç sonlanmış ve uykusuz bir gecenin bir kaç saat sonrasında gün doğumuna uyanmanın serzenişiydi bu.
Bir süre kuş cıvıltılarının güneşi doğurmasını dinledi. Sonra cama vuran yağmur damlalarının sesini duydu. Bu hoş sürprizin anımsattıkları içini ısıttı.
Bu mevsimde buralarda sabahı yağmur ile karşılayabilmenin ancak kalpten istenmiş bir dileğin mucizesi olduğuna hükmetmişti perdeyi aralarken. “Tüm dileklerin kabul olsun” diye geçirirken içinden yağmur damlaları saçları ile buluşmuştu bile...

Not: Bir süredir Antalya' daydık. Ve bunlar da gezi notlarımız:) Bir öncekiler için tık.

Metinler arasında kurgusal bütünlük bulunmayıp, tamamı farklı zamanlarda farklı durum ve manzaraların çağrıştırdığı kurgusal notlar olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ben Ödüyorum

Cumartesi, Haziran 01, 2019 7
BEN ÖDÜYORUM | TRABZON DT
2 perde | 2 saat 15 dakika
Yazan : YVES JAMIAQUE | Çeviren : HÜSEYİN MEVSİM | Yöneten : VLADLEN ALEXANDROV
KONU : Hayat bir tiyatrodur, tiyatro da bir hayattır düşüncesi ile yazılan oyun da aşkta aldatılmış ve dostlukta satılmış yalnız ve mutsuz bir erkek, aile mutluluğu yani “çalışır vaziyette bir aile takımı” satın almak ister. Tek kural ise bu oyunda hangi duyguların sahici hangi duyguların çakma olduğu ayırt edemeyecek duruma gelen, elemanların sözleşmesi anında iptal edilecektir. Para vererek oluşturulan kurmaca yaşamla yüzleşmenin hüzünlü ve neşeli halleri ile ‘’insan mutlu olabilir mi’’ sorusunu sorarak sorguluyor. 
OYUNCULAR : ALEXANDRE AMİLCAR - M. CEYHUN GEN / ELEONORA - ELVAN SALİHA KARAHASAN / MASHU - EMRE ÖN / VİRGİNİA - RÜMEYSA GÜLENDAM SAĞLAM / PAULO - OGÜN KILIÇ / MELİA - AYŞE SONGÜL NATIR

Sezonu yavaş yavaş kapatırken Devlet Tiyatrolarının geçen yıl başlattığı nöbetçi tiyatro uygulaması kapsamında Haziran ayında da tiyatro izleyebilme şansı bulabildik. Trabzon Devlet Tiyatrosu yorumu ile 'Ben Ödüyorum' isimli oyunu Küçük Tiyatro' da izledik dün akşam ve uzun zaman sonra (ya da bana uzun gelen bir zaman sonra) tekrar izleyici koltuğunda oturup, sahneye bakabilmek bana çok iyi hissettirdi. 'Ben Ödüyorum' 2012 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş ve Alexandre rolünü Olcay Kavuzlu oynamış, Şevki Çapa da ekipteymiş. Nasıl bir performans olduğunu hayal etmeye çalışınca o yorumu kaçırmış olmama üzüldüğümü söylemeliyim:) Ancak Trabzon Devlet Tiyatrolarının da bu konuda iyi bir işe imza attıklarını düşünüyorum. 
En başta metin, gerçekten çok ilgi çekici ve merak uyandırıcı zaten. Metnin kurgusal işleyici ve ilerleyişi de çok başarılı.  Bir film ya da dizi konusu olabilecek bol malzemeli ve doğurgan bir konuya sahip metinde; yalnızlık, satın alınan mutluluklar, kaybetmek, aşk, dostluk, aile kavramları farklı bir bakış açısı ile adeta bir sosyal deney düzleminde ele alınmış. 

Alexandre, yaşadığı kötü deneyimler nedeni ile kendini mutsuz hisseden yalnız bir adam. Aşk hayatında aradığını bulamamış, aldatılmış. Yakın dostundan darbe yemiş. Ve sahnenin açılışı ile onu iş bulma kurumundan çıkan işsiz bir ressama kartvizit uzatırken görüyoruz. Sonrasında bir aktriste ve genç bir hayat kadınına da aynı iş teklifinde bulunarak herkesi ertesi gün saat altıda evine beklediğini söylüyor.

Ressama yani Mashu' ya (Emre Ön, aynı zamanda yönetmen yardımcılığı yaptığını da belirtelim) yeni bir isim verip, en yakın dostu rolünü oynamasını istiyor. Aktriste yani Elenora' ya (Elvan Saliha Karaaslan) onu çok seven eşi olmasını ve genç hayat kadınına yani Virginia' ya (Rümeysa Gülendam Sağlam) asi kızları rolünü oymalarını teklif ediyor. Detay kurallar, sözleşme ve oldukça tatminkar bir ücret karşılığında anlaşıp, tiyatroya başlıyorlar.
Ara sıra sahneye dahil olan Virginia' nın erkek arkadaşı ve Elenora' nın annesi ile satın alınan mutlu aile paketinin aslında hiç de Alexandre' nin planlandığı gibi gitmediği ve öngörülemez bir şekilde başka bir şeye evrildiği farklı bir düzeneğin içine çekiliyoruz sonrasında...
Neredeyse tüm oyuncuların ellerinde mikrofon ile söylediği şarkıların hoş bir lezzet bıraktığını düşünüyorum ve son sahne tangosu gerçekten izlenmeye değer ve başarılıydı. Tango müziği de öyle : link Sahne geçişlerinde duyduğumuz Fransızca ezgiler de güzeldi.
Zaman zaman akmayan sahneler olsa da, örneğin ilk perdenin ikinci kısım replikleri ve oyunculukları kesinlikle izleyiciyi içine almadı ancak ikinci perdenin açılışından itibaren oyun yeniden hareketlendi. Karakterlerin yaşadığı duygusal değişimin yansımasının ipuçları daha belirgin olabilirdi. Ana karakter ile diğer karakterlerin birbirinden etkilenişleri daha detaylı anlatılabilirdi. Böylece biz nasıl olup da Elenora' nın, Alexandre gibi duygusuz ve katı adama birdenbire aşık olduğuna şaşırmayabilirdik :) Komedi öğelerinin ele alınışı biraz daha iyi olabilirdi. 
Oyunculuklardan en çok Alexandre rolü ile M. Ceyhun Gen ' i ve Viriginia rolü ile Rümeysa Gülendam Sağlam' ı beğendim. Tam bir ekip çalışması, ışık, ses, kostüm, dekor yerli yerinde ve tatmin ediciydi. Trabzon Devlet Tiyatrosunu bu başarılı oyunları için tebrik ediyor ve bir kez daha alkışlıyorum:)
İyi ki tiyatro var !

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Perde

Pazartesi, Mayıs 20, 2019 16
Günün akşama kavuştuğu saatlerde denizden, bunaltıcı yaz sıcağını usul usul dağıtan meltem esmeye başlardı. Kafamın üzerinde hışırdayan asma yapraklarının da en az saçlarım kadar mutlu olduğunu hissediyordum bu anlarda. Rüzgarın hareket ettirebildiği her şey mutluydu, hareket edebilen her şey mutluydu. Havada saatlerdir asılı duran nem bile artık hükümranlığını sonlandırıp, gitmek istiyordu. Oysa ki ben kalmak istiyordum. Verandada kalıp, beklemek. Onun işten dönüşünü beklemek. Geçerken başını eğip, gülümseyerek bana verdiği selamı beklemek, o selamı havada yakalayıp, gidip kitabımın arasında kurutmak istiyordum. Bundan sonrası için hayatımda beklenen tek gelişmeden beni biraz uzaklaştıran bu seremoni bana umut veriyor, iyi geliyordu. 
Ergin tersanede yapımına yeni başlanan yat inşaatında çalışan işçilerden biriydi. Diğerleri ile birlikte yan binanın giriş katında lojman gibi kullandıkları bakımsız evde yaşıyordu. Ve son bir aydır aklımı ve zihnimi oyalayabilen beni biraz olsun tatsız gerçeklerden uzaklaştırabilen kişiydi. Tek bir bakış, tek bir selam ve kalpten bir gülümseme; bedenimin kayıtsızlığına inat yüreğimde lunapark ışıkları yakıyordu.

Kendi kendime oynadığım bir oyun gibi başlayan bu ilgi, sonraları tatlı bir meraka dönüşmüştü. Onunla tanışmak istiyordum. Benim için çok kolay olmayan bir iletişim metodum vardı ve çok az kişiyle iletişim kurabilmek için kullanıyordum bunu. Bir not yazmayı başardım: ''Selamını ve gülümseyişini tanımak, ilk izin gününde buluşmak istediğimi'' söyleyen bir not. Kimse görmeden notu ona ulaştırabilmek için ise kardeşimi kullandım. Yeterli bir para karşılığında yapmayacağı şey yoktu. En son tuttuğu orucu, satmak için babamla pazarlık yapıyordu. Tekne orucu 25, tam gün 50, iki gün üst üste tutarsam 125 TL diye... Kardeşimle ikimizi de memnun edecek bir zeminde anlaştık.
Tüm olumsuzluklara rağmen onunla arkadaş olabileceğimi, bir şekilde iletişim kurabileceğimizi düşünüyordum. Yıllardır içine çekildiğim asosyallik, istemli tercihim değildi. Bedenim tutuklanmış olsa da ruhum özgürdü. Gözlemlerim, hislerim güçlü; heyecanım yüksek, cesaretim ve kendime güvenim tamdı. Pazar gününü beklemeye başladım. Aklımda  durmadan her olasılığın sayısız versiyonu ve onların sonsuz değişkenleri ile farklı senaryolar oluşturuyordum. Zihnim bir bilgisayara dönüşmüştü.

Ama O gelmemişti... Bu durum bende hayal kırıklığı yaratmak yerine, durmaya niyeti olmayan zihnimi daha çok çalıştırmaya ve analiz etmiş olduğum tüm olasılıklar içerisinde bu sonucu doğurabilecek nedenleri aramaya itmişti beni. Örneğin, beni ciddiye almamış olabilir, görüntüm onu korkutmuş olabilir, not eline ulaşmamış olabilir, hastalanmış olabilir, bizim eve gelmekten çekinmiş olabilir... Liste böyle uzayıp gidiyordu.

Ertesi gün meltem esmeye gün akşama kavuşmaya başladığında, Ergin, işten dönüp, bizim evin önünden geçerken, bana bakmadı, gülümsemedi, selam vermedi. Başını önüne eğdi, yürüdü, yürüdü, yürüdü ve gitti. Ertesi gün, daha ertesi gün ve daha ertesi gün de öyle.

Kitabın arasında kuruttuğum gülümsemelerin hepsi birer birer kanatlanıp, uçup gitmişti. Projem, gözlemlerim, notlarım, olasılık kartelam hepsi yeniden güncellenmeliydi. Oysa ilk kez zihnim yeni bir oyuna başlamak için isteksizdi. Ne yapacaktım şimdi? Evet bir süre odamda kitapların arkadaşlığına sığınabilirdim belki ama hayatımın dip akıntılarının beni ıssızlığa sürüklememesi için kendimi bir yere demirlemem şarttı.
Daha önceleri de çapa halatımın koptuğu ve gözlerimi bilinmez denizlerde açtığım olmuştu. Ateş püskürten ejderhaların, deniz dibi cinlerinin, beş başlı köpek balıklarının olduğu güvensiz suları iyi bilirdim. Oraya, o kabusa, o cehenneme dönemezdim, rotamı Ergin' e çevirmeye karar verdim. Ona doğru gidecektim. Eğer ben bir nehirsem, denizimdi. Bir söğütsem, güneşimdi. Yaptığım astral seyahatlerin adresiydi.

Annemin sesi: ''Alya'm, acıktın mı? Verandaya çıkarayım mı seni? Bugün hava muhteşem, hem akşam esintisi de başladı.''
Sonra kardeşim: ''Ablaların şahı nasılmış bugün, gelmeyenler kaybederler, moral bozmak yok, bak ne aldım sana?: 'Tehlikeli Oyunlar', biraz tehlike diyorum, şu güvenlik çemberini kıralım seninle. Bak erken uyumak yok, kitap okuyacağız bu gece.''
Babam, hastalığımı en zor kabullenen, akşam rutinini tekrarlıyor bıkmadan, bence aşık bana:) ''Gayret et güzelim, hayat varsa umut vardır, teslim olma kimseye ve hiçbir şeye... ALS üç harf sadece, oysa sen Alya' sın, Alyam' sın, en yüksektesin, bunu yenebilirsin.''
Ve ben: ''ALS teşhisini alalı altı yıl oluyor. İlk başlarda çok sorun yoktu ama son iki yıldır, vücudumdaki kaleleri birer birer kaybetmeye başladım. Sol ayak parmaklarım düştü önce, sonra da elim karıncalanmaya başladı. Kol ve bacaklar teslim olmadan sanırım, yutamaz oldum. İsyanım onbindebirlik piyangoyu yakalamış olmamdan çok, neden tüm gemi su alırken, hafızam ve zihnim tertemiz kalıyor, diyeydi. Uçsuz bucaksız özgür zihnimin bir hapishaneye kapatılmasından nefret ettim. Zihnim berrak ve henüz okuyabiliyor, okuduğumu anlayabiliyor olduğu için; hastalığımın ilerleyen safhalarında yutma kaslarımın kaybına bağlı mideme yerleştirilen bir tüp ile besleneceğimi ve hatta akciğer ile yeterli solunum yapamadığım için treakestomi açılması ve solunum cihazına bağlanmam gerekeceğini biliyordum. Ve bunları biliyor olmam bence haksızlıktı. Adımdan nefret ettim ALya ile ALs, ilk iki harf ile hastalığa senkronize giriş, şaka mı kader mi bilemedim
Ergin' den vazgeçmiyorum. Zihnimde bıraktığı izleri takip ediyorum, konuşamıyorum ama gözlerimi kımıldatabiliyorum, hayal kurabiliyorum, yetiyor bana. Her şey silinirken yavaş yavaş, sessizleşirken etraf, yalnızlaşırken ben; gülümsemesini, başını önüne eğişini, selamını getiriyorum aklıma. Düşerken tutunacağım bir siluet ise paraşütüm, adı Ergin oluyor. İsyanım yok, isyan etmek mizacımda yok. Ellerimi kaldırıp, çekiyorum beyaz bayrağı, teslim oluyorum. 
Selama çıkan da yok, alkışlayan da... Kimsesiz bir çadır tiyatrosu oynanıyor ve benim için perde kapanıyor.

Not: İllüstrasyonlar Jose De La Barra' ya aittir.
Öykü tamamen kurgusal olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Adana-Antakya-İskenderun

Pazartesi, Mayıs 06, 2019 22
Çocuklarla birlikte iki gün izin kullanıp (Eren' in derslerimden geri kalacağım diye karşı çıkmasına rağmen), eğitim-öğrenim sadece okul sınırları içerisinde değildir, pratik teoriğe üstündür düsturu ile bir hayat aralığı yarattık.
Yönümüz Adana idi ancak yol üzerinde hep görmeyi düşündüğüm Tuz Gölü' ne denk gelince onu da aradan çıkardık:) Sonrasında Taş Köprü(Seyhan nehri üzerinde kurulu olan Taş köprü, Dünya’nın araç trafiğine açık en eski köprüsü ve Romalılar tarafından 2.yy’da inşa edilmiş), Seyhan Nehri(neyse ki baraj kapakları açık, Seyhan akıyor, derin ve berraktı) ve Sabancı Camii (Seyhan nehrinin hemen kıyısında kurulu olan Sabancı Merkez Camii Türkiye’nin ve de Ortadoğu’nun en büyük camii olarak bilinirmiş ve 6 adet 99 metre yüksekliğinde minaresi ile nehir kenarında hoş bir manzara sunuyormuş) ile Adana' ya merhaba dedik.
Şehir müzelerini görmeyi hep çok önemserim. Adana Şehir Müzesi yeni yapılmış, özenli bir müze olarak seyir rotamızda yerini aldı. Ancak şehir gezisi planında en uygun sıralamayı belirlerken beni dikkate almamalısınız çünkü örneğin, Taş Köprü' den sonra Ulucami, Ramazanoğlu Medresesi, Saat Kulesi, Kazancılar Çarşısı diye devam etmek daha fazla enerji tasarrufu sağlayacaktır.
Ve Sinema Müzesi; Adana' ya gelmişken biraz zaman ayırıp gezebileceğiniz hemen sonrasında ise müzeye bitişik olan Atatürk Evini ziyaret edebileceğiniz bir konumda. Merkez Park ise, gerçekten özenli, bakımlı, nehrin kenarında, şehrin merkezinde kocaman, yemyeşil, güzel bir dinlenme olanağı sunan bir park. 
Ramazanoğulları’nın geride bıraktıkları en önemli yapılardan birisi Ulu Camii ve Ramazanoğlu Medresesi yan yana. Saat Kulesi ve Kazancılar Çarşısı da gezebilmek için buraya yakın bir konumda. (1881 yılında inşaatı başlanıp hemen 1 yıl içerisinde bitirilerek 1882 yılında hizmete açılan saat kulesi, Türkiye’nin en uzun saat kulesiymiş:) Biz her acıktığımızda Adana kebap ve ciğer yiyerek (dört taraftan gelen kebap kokuları nedeni ile tokluk hissi yaşamanızın olanağı pek yok- İştah Lokantasını ve Birbiçeri tercih ettik) Adana ile hasbıhalimizi Seyhan Gölü yakınlarında Tahta Masa Restoran' da göl manzarası ve gün batımı ile sonlandırdık. 
Sabah gözlerimizi güzel bir baraj gölü (Çatalan) manzarasına ve yemyeşil bir doğaya açtık. Kahvaltı sonrasında ise durmaksızın soluğu Antakya' da aldık. Antakya aynı anda katolik-ortodoks kilisesi, cami ve havrayı görebilme imkanı ile bizi büyüledi. 
Saint Pierre Kilisesi, Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Antakya'daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir.
Çok merak ettiğimiz St.Pierre Kilisesi' ni ziyaret ettik ve eşsiz bir şehir manzarası izledik orada. (Elif bana ''nasıl ergen pozu verilir'' öğretiyor:) Anne ya sırtın dönük olacak ya da yüzünü kapatacaksın) Sonrasında ise Hatay şehir müzesi oluyor durağımız.
Hatay Müzesi inanılmaz mozaikleri ile şu ana kadar gördüklerim içerisinde gerçekten en önemli yere sahip olan müzelerden biri olarak kalacak. Çok etkilendiğimi ve zaman konusunda biraz daha rahat olsak burada daha çok uzun saatler geçirebileceğimi söylemek istiyorum. Kafatası biçimlendirmeyi hiç duymamıştım ve çok ilgimi çekti. MÖ 500 yıllarında bebeklerin henüz kemikleri tam sertleşmemişken sıkıca sararak uzun kafatası yapıyorlarmış. Estetik anlayışının değişkenliğini gözler önüne seren bir uygulama.
Antakya' nın arka sokaklarında keşfedecek onlarca kafe ve geleneksel Antakya evleri var. Burada da künefe için Yusuf Usta' yı,  tepsi kebabı için Pöç Kasap' ı tercih ettik:) Sonrasında yaşadığımız zaman sıkışıklığı nedeni ile Saman Dağı ve Harbiye Şelaleleri arasındaki tercihimizi 'şelaleler' olarak kullandık. Eğer Hatay' a yazın gelirsem sanırım bu şelalelerden dışarı adımımı atmam, bu bölgenin diğer yerlere göre oldukça serin olduğunu söylemeliyim.
Geceyi Arsuz' da geçirip, gözlerimizi bu kez denize açıyoruz. Arsuz' un okyanusu andıran denizini ve sahilini çok sevdik. Hatta o kadar sevdik ki ayaklarımızı denize sokmaya karar verip bir süre sonra işi yüzmeye vardıracak kadar :)) Erken yüzme deneyimi sonrasında ise İskenderun' a geçip Deniz Müzesini geziyoruz.

Burada en çok ilgimi 'usturlab' aleti çekti. Usturlab astronomi ölçümlerinde kullanılmış tarihi bir ölçüm cihazıymış. Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek için kullanılıyormuş. Masif dümene ise bayıldım kesinlikle eve bir tane almak istiyorum:)

Şehitler Anıtı' nı da gördükten ve İskenderun sahilini dolaştıktan sonra Payas' a devam ediyoruz.
Son olarak Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi ve Payas Kalesini görüp dönüşe geçmeyi planladık.
Istanbul – Halep – Sam – Hicaz yolu üzerinde, Hac ve Ipek Yolu kervanlarının kesistigi noktada yer alan bir menzil külliyesi olarak insa edilen bu eser, devrin kudretli sadrazamı Sokollu Mehmet Pasa tarafından 1574 yılında Mimar Bası Mimar Sinan’a yaptırılmıstır. Payas’taki Külliye, Türk – Islam Mimarisi’nin en güzel ve en güzide eserlerinden birisidir. Insa tarihi, Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dedigi Edirne Selimiye Camii ile es zamanlı olması sebebiyle, bu nadide eser onun mimarlık birikiminin bir özetidir.
Kesinlikle yolunuz düşerse Payas' a uğrayıp bu Külliyeyi ziyaret etmelisiniz. Daha düşük bir beklenti ile gidip bu harika eser ile karşılaştığımızda iyi ki gelmişiz diye düşündük. Külliyenin restorasyonu tamamlanmış, kalenin bir bölümü ise hala yapım aşamasında. Orası da bitirilip, gezintiye açılınca çok daha güzel olacak.

Gezimizi tamamlayıp, Niğde üzerinden (Niğde' de yaşayan kardeşimi de ziyaret edip) dönüşe geçiyoruz. Bu gezilerin çocuklara çok şey kattığını düşünüyorum. Hem oldukça istekliler hem de keyifle eşlik ediyorlar bize. Bu ön tatil simülasyonundan sonra okula ve işe dönüş biraz zor olsa da birlikte harika üç gün geçirdiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca tarihi yerleri ve müzeleri gezmeyi sevenlere 'müze kart' ın çok işime yaradığını ekleyerek yazımı sonlandırmak istiyorum. 
DEVAMINI OKU