17 Ocak 2019 Perşembe

Windsor' un Şen Kadınları

Perşembe, Ocak 17, 2019 3
WINDSOR'UN ŞEN KADINLARI | ANTALYA DT
2 perde | 2 saat 10 dakika
Yazan : WİLLİAM SHAKESPEARE | Çeviren : HALDUN DERİN | Yöneten : NESİMİ KAYGUSUZ
KONU:Sir John Falstaff, önde gelen iki Windsor vatandaşının eşleri olan Bayan Page ve Bayan Ford'u baştan çıkarmak ve kocalarının servetine konmak için Bayan Page ve Bayan Ford’a aşk mektupları yazar. Kadınlar mektupları okuduklarında, bu ölçüsüz ve haddini aşan duruma çok sinirlenip, kocalarından habersiz Falstaff’a bir ders vermek isterler… Bayan Ford ve Bayan Page, Falstaff’ı her seferinde alaşağı ederek hak ettiği cezayı verirler. Mizah, ritim, oyun içinde oyun olması sebebiyle, Windsor'un Şen Kadınları oyunu, modern sitcomun öncüsü olarak adlandırılmıştır…
OYUNCULAR:SELİM BAYRAKTAR-SEDAT MAYADAĞ-MURAT BÖLÜK-OKTAY GÖZPINAR-ÖMER ALPER İZCİ-REMZİ KÜRŞAD SÜREN-SİDARBARAN-ŞÜKRÜ GÜREL-İSMAİL SABRİ MEMİŞ-OKAN KAĞNICI-OKAN GÜLER
Windsor'un Şen Kadınları, İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış komedi türünde beş perdelik bir tiyatro oyunudur. Bu oyun ilk defa 1602'de basılmıştır ancak yazılışının 1597'den önce olduğu zannedilmektedir. Baş kahraman, Shakespeare'in IV. Henry oyunlarında bulunan, "şişman şövalye" Sir John Falstaff'tır.
Zaman bulamadığım için her zaman yaptığımın aksine bu kez hiçbir yorum ve ön okuma yapmadan Stüdyo Sahne' de oynanan bu eğlenceli turne oyununu izleme şansı buldum. Oyunun adının şen kadınlar olması ancak oyunun on bir erkek oyuncu ile sahnelenmesi hoş bir detaydı :) Shakespeare' in bilinen klasikleri dışındaki eserleri konusunda çok fazla fikrim olmadığını itiraf etmeliyim. Bu sezon izlediğim Kış Masalı da diğerlerinin yanına koyamayacağım oldukça farklı bir Shakespeare eseriydi.
İzleyiciler koltuklara yerleşirlerken on bir oyuncu sahnenin ortasında yere uzanmış uyku ve rüya sayıklamaları arasında, gülümseyerek mırıl mırıl mırıldanıyordu :) Zaten ilk sahne oldukça hareketli, danslı bir müzikal havasında yüksek bir enerji ile başladı. Bu enerji oyun boyunca da devam etti.
Metnin teması oldukça basit ve anlaşılır olmasına rağmen karakterlerin fazlalığı  ve bazı oyuncuların iki farklı karakteri canlandırmaları ilk etapta zorluk yaşatıyor izleyiciye ancak sahneler ilerledikçe bu karışıklık ortadan kalkıyor. Metindeki eril ifadelerin fazlalığı biraz rahatsız edici olsa da 16.yy da yazılan bir eser olduğu göz önüne alındığında bunun çok şaşırtıcı olmadığını düşünüyorum.
Konu ana arterde, Sir John Falstaff' ın iki evli kadın olan Bayan Page ve Bayan Ford' a aşk mektubu yazması ve bunun kadınlar tarafından fark edilerek, Falstaff' tan intikam alma planlarını anlatırken bir taraftan Bayan Page' in kızı Anne Page' in anne ve babasının farklı adaylarla izdivaç planlarının arasında sevdiği adamla evlenebilmesini de işliyor. Kraliçe Elizabeth döneminde yazılan metnin biraz derinlerine inildiğinde ise komedi türünde yazılmış bir oyun olmasına rağmen aşk, ihtiras, kıskançlık, intikam, para hırsı, sınıfsal mücadele gibi farklı kavramlara da değinildiğini görebiliyoruz.
Oyunda kostümler ve müzik başarılıydı. Sir John Falstaff' ı canlandıran Selim Bayraktar daha önce Muhteşem Yüzyıl' da Sümbül Ağa karakterini oynamıştı. Burada da performansı oldukça iyiydi, seslendirdiği şarkılardan sesinin de oldukça güzel olduğunu öğrenmiş olduk:) Oyuncuların şarkılara oturdukları taburelere vurarak ritimle eşlik etmelerini de çok sevdiğimi söylemeliyim.
Bay Ford' u canlandıran Oktay Gözpınar, Bayan Quickly' yi oynayan Ömer Alper İzci, Dr.Cains' i oynayan Remzi Kürşad Süren beğendiğim oyuncular oldu.  Oyuncuların uyumu ve yarattıkları sinerji de çok güzeldi.

Temsil esnasında oyuncuların ara sıra birbirlerine isimleriyle hitap etmeleri, 'abi burayı hep şaşırıyorsun bak' gibi esprilerle kendi aralarında konuşmaları, Ankara ciddiyetine Akdeniz rahatlığını taşımak anlamında bence güzeldi ancak bu reji yorumundan hoşlanmayan izleyiciler olabileceğini de düşündürdü.

Bu eğlenceli, hareketli, bol müzikli, danslı oyun için Antalya Devlet Tiyatrolarına teşekkür ediyoruz. 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Kör Baykuş

Çarşamba, Ocak 16, 2019 4
İran’ın yasaklı yazarı Sâdık Hidâyet’in Kör Baykuş romanından sahneye uyarlanan eser; insan benliğinin kaotik dehlizlerinde, bin yıllardır cevabını aradığı sorulara ulaşma çabasının ve varoluşunun bir senfonisi. Güzelliği ve saflığı arayan bir adamın (insanlığın) onu güzel bir kadın cisminde bulduğu yanılsamasına düşerek, yanan mumlar gibi eriyip tükenişi. Romanın karmaşık zihinli başkarakteri Sermet Yeşil’in etkileyici performansıyla hayat bulurken, ona gölgeler ve kuklalar eşlik ediyor. Sâdık Hidâyet’in karmaşık dünyası ve kaygıları Işıl Kasapoğlu’nun sihirli ve gizemli sahne estetiğiyle hayat buluyor.
Sâdık Hidâyet, 17 Şubat 1903’te Tahran’da doğmuştur. Modern İran edebiyatının önemli isimlerinden biridir. İran’ın saygın ailelerinden birinin oğludur. Tahran’da Fransız Kolejinde okumuş ve daha sonra Paris’e gitmiştir. Yurduna dönünce kâtiplik yapmış, edebiyat toplulukları kurmuştur. Tek romanı Kör Baykuş (Buf-i Kur) 1936 yılında Hindistan’da yayımlanır. Fransızca, Rusça, İngilizce, Almanca gibi dillere çevrilmiştir. Hayatın bunalımlarını, tekdüze ve karanlık gerçeklerini, semboller ve şiirsel bir planla aktarmıştır. Afyon tiryakisi bir ruh hastasının güzellik ve dürüstlüğü aradığı bir yolda yenik düşerek kendisi şeytana teslim edişini anlatır.
Kör Baykuş, My Art Tiyatronun Ankara turnesinde Cermodern sahnede izleme şansı bulduğum bir oyun. My Art Tiyatro 2015 yılında Bursa' da kurulmuş bağımsız bir tiyatro topluluğu. Daha önce Eskişehir Büyükşehir Belediyesinin sahnelediği 'Aslan Asker Svayk' ı yine Ankara turnesinde izlemiş ve Sermet Yeşil oyunculuğuna hayran kalmıştım. Benim için bu seçimin referansı Sermet Yeşil ve Işıl Kasapoğlu oldu.
Hayatta öyle yaralar var ki, ruhu inzivadayken cüzam gibi yer, kemirir. Bu acıları kimseye belli etmek de olmaz zira inanılmaz acıların nadir görülen olaylardan sayılacağı kanısı yaygındır. Birisi çıkıp da bunları söyleyecek, yazacak olsa, insanlar yaygın inançlara, kendi akidelerine göre kuşkucu, alaycı tebessümlerle karşılar. İnsanlık bir çaresini, ilacını bulamadı zira. Bir tek ilaç var: Şarapla, afyonla, uyuşturucu maddelerle yapay uykuya dalmak. Ancak böyle ilaçların etkisi geçici ne yazık ki! Teskin edecek yerde bir süre sonra acının şiddetini artırıyor.
Çok güçlü ve çok etkileyici bir metin ile karşılaştığımı söylemeliyim. Metnin yüzeyinde mesleği kalem kutusuna resim yapmak olan ve hep aynı mizanseni resmeden (Hep bir selvi ağacı çiziyordum. Ağacın altında kamburunu çıkarmış bir ihtiyar; Hindistan esrarkeşleri gibi abasına sarınmış, bağdaş kurmuş, oturmuş oluyordu. Başına şalını sarmış, hayret ifadesini göstermek için işaret parmağını dudaklarına götürmüş oluyordu. Karşısında da uzun, siyah giysili bir kız eğilmiş, ona nilüfer çiçeği sunuyordu. Aralarında bir arklık mesafe vardı) kahramanın günün birinde, odasının penceresinden çizdiği manzarayı görüp, oradaki kadına tutkuyla aşık olması ve başka bir şey düşünememesinin yarattığı buhranları görüyoruz. Kendini toplumdan soyutlayarak afyon ve şarap ile unutmaya çalıştığı bu aşkın ve gördüklerinin hayal mi gerçek mi olduğu noktasında tereddütleri varken, metnin alt katmanları daha genel çıkarımlar yapılabileceğini düşündürüyor seyirciye. Hep güzeli arayan insanoğlunun yanılsaması, eserin adındaki 'körlük' ifadesini çağrıştırıyor örneğin. Hayattaki herkes için tek gerçeğin ölüm olduğunu ise pek çok kez hatırlatıyor. Romanın yazıldığı dönem ve yayımlandığı coğrafya düşünüldüğünde yapılan varoluş ve tanrı sorgulamasının oldukça cesur olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Zaten İran' da yıllar boyunca eleştirilip, kabul görmeyen Sâdık Hidâyet, 9 Nisan 1951’de Paris’te havagazını açık bırakarak intihar etmiş.
Tek korkum, henüz kendimi tanımamışken, yarın ölüvermek! Çünkü hayat tecrübelerimden şunu anladım ben: Meğer benimle başkaları arasında ne korkunç bir uçurum varmış! Anladım ki, mümkün oldukça susmalıyım, mümkün oldukça düşüncelerimi kendime saklamalıyım. Şimdi yazmaya karar verdimse, bunun tek sebebi kendimi gölgeme tanıtmak. Duvarda eğik bir gölge, yazdıklarımı olanca iştahıyla yutuyor sanki! Bu yüzden bir deneme yapacağım; bakalım birbirimizi daha iyi tanıyabilecek miyiz? Elâlemle bütün bağlantılarımı kopardığımdan beri, kendimi daha iyi tanımak istiyorum.
Romanın tiyatro uyarlamasının ise hayal gücümü zorlayacak kadar yaratıcı ve bir o derecede de başarılı olduğunu düşünüyorum. Işık ve gölge ile yaratılan sahneler, kuklalar ile yapılan anlatımlar metinle çok uyumlu unsurlardı. Rejide farkını ortaya koyan Işıl Kasapoğlu' nu tebrik ediyorum:)

Temsilde, şekil olarak kanuna benzeyen ve küçük bagetlerle çalınan ancak hem telli hem vurmalı olduğu için zil sesi gibi titreşimlerle harika mistik ezgiler çıkaran enstrümanın ne olduğunu ise ancak araştırarak anlayabildim. Ve ''santur'' isimli enstrüman ile karşılaştım:) İran ve Hindistan kökenli bir çalgı olan santur hakkında söylenegelen bir efsaneye göre, İran'da "kadın sesine benzediği" gerekçesiyle Şah tarafından 500 yıl boyunca yasaklanan çalgının kesintisiz kullanımı, 1800 yıl önce İran çıkışlı olsa da, 3500 yıl öncesi Mezopotamya'ya dayanmaktaymış.
Şu yoksulluk, miskinlik dolu dünyada ilk defa sandım ki hayatımda bir güneş ışığı parladı. Ama heyhat! Güneş ışığı değildi bu; belki sadece gelip geçici bir ışık; kadın ya da melek şeklinde görünüp kayan bir yıldız. O bir anlık aydınlıkta, bir saniye zarfında hayatımın bütün bedbahtlıklarını gördüm; bunların görkemini fark ettim. Sonra bu ışık, kaybolması gereken karanlık girdabında kör baykuş 15 yine kayboldu. Hayır, bu gelip geçici ışığı kendime saklayamadım. Üç ay mıydı; hayır, iki ay dört gün oldu onun izini kaybedeli. Ama büyüleyici gözlerinin hayali, o gözlerin cazibeli kıvılcımı hep kaldı hayatımda. Hayatıma bu kadar bağlı olan bir şeyi nasıl unutabilirim ki?
Ve son olarak Sermet Yeşil performansı inanılmaz keyifliydi. Mimikleri, vücut dili, ses kullanımı çok akılda kalıcı ve etkileyiciydi ve kuklaları canlandırmadaki başarısı hayranlık uyandırıyordu. Sevmek, çalışmak, yetenek ve sanatın bir dışa vurumuydu adeta :)

Eğer imkan yaratabilirseniz kaçırılmaması gereken unutulmayacak bir iş olduğunu düşünüyorum Kör Baykuş' un My Art yorumunun. 
İyi ki tiyatro var :)

31 Aralık 2018 Pazartesi

2018' e Veda

Pazartesi, Aralık 31, 2018 11
Bu yıl da önceki yıllarda olduğu gibi mutlu anlarımızı içeren bir fotoğraflar geçidi hazırladık :)
Kalabalık aile sofraları bizim için yine çok özel ve anlamlıydı.
Yaz tatili= Altınoluk denklemini bu sene de bozmadık. Yazın tadını kuzenlerimizle bir arada çıkardık.
Graffity ilgi alanımıza girdi. Duvarlarda hep graffity aradık ve bulduğumuz yerde de fotoğrafladık:)
Elif ve Eren bu sene de birbirleri için vazgeçilmez olmaya devam ettiler.
Kuzenlerimizle birlikte zaman geçirmeyi hem çok önemsedik hem çok sevdik.
Ve aile olmanın güzelliklerini, hissettirdiği güven ve huzuru derinden yaşadık.
2018 de Eren 10, Elif 11 yaşını bitirdi :)
Arkadaşlarımızla birlikte geçirdiğimiz vakitler bu senenin keyifli anılarında yerini aldı. Sağda, solda, orada, burada, her yerde, her fırsatta birlikte olmaktan keyif aldıklarımızla zaman geçirdik.
Eren bu sene ilkokulu tamamlayarak ortaokula başladı. 5 ve 6.sınıf öğrencileri oldular.
Amasya, Safranbolu, Diyarbakır, Mardin, Sinop bu sene gördüğümüz yerlerdi.
Bursa, Salda, Asos, Trilye, Mudanya da öyle.
Arkadaşlık ve paylaşmak birlikte olmak ve anı biriktirmek demekti.
En büyük kuzenimiz Ezgi Ablamız Eylül ayında evlendi.
Hobi kurslarına ara versek de spora, sanata, edebiyata, müziğe, tiyatro ve sinemaya çok yakındık.
Tabi gezmeye ve eğlenmeye de :)
En iyi yaptığımız şeyi yapmaya; büyümeye devam ettik :)
Ankara' ya kar uzun zamandır ilk kez yeni yıldan önce geldi ve seneyi iki gün kar tatili ile tamamlamış olduk. Ve 2019'a; Almanya' dan Antalya' dan gelen kuzenlerimiz, Niğde' den gelen teyzemiz ile çok kalabalık ve çok mutlu girdik. Herkese harika bir yıl diliyoruz. Mutlu seneler :)

2017 yılı için tık.
2016 yılı için tık.
2015 yılı için tık.
2014 yılı için tık.
2013 yılı için tık.
2012 yılı için tık.
2011 yılı için tık.
2010 yılı içink.

29 Aralık 2018 Cumartesi

5. ve 6. Sınıflar Ne Okur?

Cumartesi, Aralık 29, 2018 6
Çocukların kitap okuma tercihlerine yakın zamana kadar destek oluyordum. Bu konuda yararlandığım kaynak siteler vardı. 'Okusun da ne okursa okusun' diyemedim hiç. İçeriği ile de ilgiliydim hep okuduklarının. Ancak geçtiğimiz yıldan itibaren okuma konusunda Elif' in kendi tercihleri oluştu. Genç edebiyatı konusunda onun sayesinde ben de biraz fikir sahibi oldum. Wattpad ile tanışmam da bu şekilde oldu. Wattpad amatörce e-kitap yazma ve yazılanları okuma sitesi. Hitap ettiği yaş aralığı oldukça düşük, daha çok teenage gruba hitap ediyor. Orada yazılan paylaşılan hikayeler ise beğenilip, okundukça yayınevleri tarafından basılabiliyor. 
Wattpad kitaplarını yazanlar da oldukça genç insanlar ve bu yaşta kitaplarının basılıyor ve yazar olarak anılıyor ve hatta imza günleri düzenliyor olmaları ilk etapta olumlu olarak düşünülse de yazılanların içerik ve edebi değerleri çokça tartışılıyor. Hatta artık çok okuyan da bilmiyor, şeklinde eleştiriliyor. Ve hatta bu içeriklere erişimin kısıtlanması gerektiğini savunanlar da az değil. Burada yayınevlerinin sadece ticari kaygılarla kitap basmaları da etkili diye düşünüyorum. Ancak sebepler ne olursa olsun ortada ciddi bir yazar ve okuyucu kitlesi olduğu tartışma götürmez. Bu noktada çocuklara bazı şeyleri yasaklamak yerine kendi tercih, düşünce ve davranış sistemlerini geliştirmelerine izin verirken; pozitif iletişim, ortak kurallar, düzeyli tartışma zeminleri oluşturarak karşılarında değil, yakınlarında durmak gerektiğini düşünüyorum. 
İpek Ongun okuduğumu anımsıyorum ancak lisenin ilk yıllarına denk geliyordu:) Elif ise tüm seriyi şimdiden tamamlamış durumda. Bu seri de içerik olarak wattpaddeki eleştirilere odak oluşturacak hikayeler örgüsüne sahip bir kitap dizisiydi. O zamanlar internet yoktu, dolayısıyla düşüncelerimizi kirletme tehlikesi olan uçsuz bucaksız bir deniz de yoktu. Şu an teknolojinin ket vurulamaz yükselişi ile seçenekler sonsuzlaştığı gibi bu seçeneklere erişim hızı da anlarla nitelendirebileceğimiz kadar kısaldı. 
Bu kitapların Eren' in tercihleri olduğunu söylememe gerek yok sanıyorum. En azından tercihleri var diye seviniyorum :) Ve neyse ki bir de okulda verilen okuma listeleri var :)
Harry Potter' ın yeni rakibi ise ilk görselde yer alan Percy Jackson (Rick Riordan) serisi. Şu an Elif' in nefes almadan okuduğu seri bu. Genellikle seri şeklinde olan kitapları tercih ediyor zaten. Ve neredeyse her ay ciddi ve uzun araştırmalar sonucunda oluşturduğu kitap listesini elime tutuşturup sipariş ediyor. Sonra bir de ben o liste üzerinden bir araştırma yapıyorum ve sonuçta uzlaştığımız listeyi sipariş ediyoruz :)
Vampirler serisi de geçen yıl keyifle okuduğu bir diziydi.
Wattpad kitaplığından bir kitap ikilemesi. Wattpad kitaplarının her ikisini de (3391 ve Ayçöreği) arkadaşlarından fazlaca övgü duyup, ısrarla almaya çalıştığı için edindi ancak okuduktan sonra konuştuğumuzda çok da beğenmediğini, kurguları abartılı ve saçma bulduğunu söyledi :)
Vazgeçilmezimiz Can Yayınları sanırım kütüphanesinde bir rafı kaplıyor. Kitapsız kaldıkça dönüp dönüp okuduklarından.
Ve benim tercihlerim :) Hala az da olsa bir kaç kitap ekleyebilirim bence çocuklarımın okuma listesine:)

Not: Görsellerini paylaştıklarım içinde Beyza Alkoç 3391 ve Zeynep Sahra Ayçöreği, Elmalı Turta wattpad çıkışlı kitaplardır.

27 Aralık 2018 Perşembe

Terörist

Perşembe, Aralık 27, 2018 4
TERÖRİST | ANKARA DT-
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : RIDVAN ŞENTÜRK | | Yöneten : SELÇUK GÖLDERE
KONU:Terörist, bir perdeye hayatı sığdırmak isteyen, hayatın çeşitli gerçeklikleri arasında gezinirken varoluşa ilişkin temel sorular yönelten, sahnede başlamış ve sahnede biten bir hayatın hikâyesidir. Bir oyun değil, sahnede doğmuş sonsuzluk çekimlerinin cazibesine tutulmuş hayat ları sahneye koymak adına doğunun ve batının zaman ve mekân farklarını aşacak fikirlerin peşinde koşan bir çığlıktır.
Ulaşılmak istenen estetik ve hakikat anlayışı yeni farkların ve sınırların, biçimler ve görüntülerin göçebe bir tarzda oynaştığı mucizevi bir sırdır. Bize nüfuz eden ve eserlerimize damgasını vuran bütün fark ve sınır aşımlarını açımlayan ve kristalleştiren bir hakikat anlayışıdır bu! “İşte var!”ın estetiği, “işte var!”ın yüklediği etik sorumluluktur! Terörist bir sonsuzluk tutkusudur! 
OYUNCULAR: EREN ORAY-İCLAL KARADUMAN-CEBRAİL ESEN-SEVGİ TEMEL
DANSÇILAR: DENİZ ALP-EBUBEKİR BORA-DENİZ ÇALIŞKAN

Terörist bu sezon oyunları içerisinde tanıtım metnini okuyup bende en çok merak uyandıran temsil oldu. Hele ki bir kaç izleyici yorumu okuduktan sonra(ki çoğu ya ben bir şey anlamadım ya onlar anlatamadı şeklindeydi) merakım iyice cezboldu :) Ve An'kara' ağır ağır ama 'kara'rlı bir şekilde 'kara' teslim olurken Stüdyo Sahne' de izlediğim ilk oyun oldu :)
Dairesel bir sahne ve sahne içerisinde ve etrafında oyuncular ve dansçılar eşliğinde izleyiciler yerlerine yerleşiyorlar. Biz yerlerimize yerleşirken oyuncular muhtelif yerlerde dans ediyorlar, ancak buna dans demek ne kadar doğru bilemiyorum daha çok kıvranıyorlarmış hissi bırakıyor. Oyunun başlama anonsuyla birlikte ise oyuncular sürünerek zombivari hareketlerle sahneye doğru gelmeye başlıyorlar. 
Sonrasında sahnede Cebrail Esen'(Daha önce Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe' de izlemiştim) i görüyoruz. İzleyiciye hareketleriyle mimikleriyle bir şeyler anlatmaya çalıyor, konuşmaya çabalıyor ancak sadece anlamsız sesler ve çığlıklar duyabiliyoruz. Sinirleniyor, bağırıyor, çağırıyor(İnsanoğlunun dili keşfetmesiyle ilgili olabilir mi acaba)... Ve sanki bir ayini anımsatan tuhaf devinimler içerisine giriyor herkes. Sonrasında Cebrail Esen konuşmayı başarıp, giriş tiradı olarak tam da oyunun tanıtım metninin aynısını söylüyor.
Metin sembollerle dolup taşan zor bir metin. Oldukça fazla metafor var. En başında sahne dairesel ve on iki sandalye mevcut bu sandalyeler hem saatleri hem de maddeyi, eşyaları temsil ediyor gibi. Oyun boyunca o sandalyeler atılıp, devrilip, düzeltilip, savruluyor bir çok kez. Ayrıca dekor olarak kullanılan dev kahve fincanı, dev terlikler, savrulan sandalyeler sanki insan-meta ilişkisini sorgular, yıkıp yeniden kurar nitelikte. Düşündükçe pek çok anlam çıkarılabileceğini hissettiriyor insana. 
Metin; zaman, varoluş, hakikat, materyalizm ve yanılsama üzerine söyleyecek sözleri olan ancak bunu büyük bir kaos içerisinde sunduğu için anlaşılması kolay olmayan bir metin. Aslında metnin bir temel kurgusu da var. Anlatıcı(Cebrail Esen) oyun yazarını temsil ediyor ve tüm diğerleri de oyunun kahramanlarını. Oyun ilerledikçe kahramanlardan Eren Oray'(Daha önce Akıl Defteri' nde izlemiştim) ın  yaratıcısına itaat etmeyip, rolünün dışına taştığını görüyoruz. Ona biçilen rol efendi-köle ilişkisini anlamlandırmak üzerine kurulmuş iken bir süre önce eşi tarafından terk edilen ve hizmetçisi ile ilişkisine tanıklık ettiğimiz kahraman kontrolden çıkarak başkalaşır ve sonu isyan ve intihara varan bir süreçle boğuşur. Eren Oray' ı burada metni kurgulandıran karakter olarak tanımlayabiliriz.
Sevgi Temel' e ait son tirad (varoluş, zaman, yok oluş, madde, insan, hakikat vb) en anlaşılır ve izleyiciye en çok ulaşan bölümdü diye düşünüyorum. Ve genç oyuncuyu performansıyla başarılı bulduğumu üzerine koyacaklarıyla bu alanda kendine sağlam bir yer edineceğini düşündüğümü de ekleyebilirim.  
Oyunculuk anlamında Eren Oray performansı muazzamdı.
Cebrail Esen çok başarılıydı ama hani bir şey eksik der ne acaba bilemesiniz ya öyle bir tat bıraktı. 
Müzik ve danslar, dansçılar, ışık, ses enfesti. Hepsini tek tek tebrik ediyor alkışlıyorum :) Rejisör Selçuk Göldere' yi metni böylesine uçsuz bucaksız ama böylesine akılda kalıcı ve düşündürücü sunabildiği için ayrıca tebrik ediyorum. Ankara Devlet Tiyatrolarını böyle cesur, gişe kaygısız, kısıtlı bir kitleye hitap eden prodüksiyonlar ortaya koyabildiği için alkışlıyorum :)  
Her ne kadar biraz kaotik, sert, gerilimli, anlaşılmaz, öyküsü-metni olmayan bir oyun olarak bulma riskiniz olsa da;
Sıra dışı, enteresan, farklı, düşündürücü, sorgulayıcı deneyimlere açık olan tiyatro severler için kaçırılmayacak bir fırsat olarak gördüğüm bu oyun için vakit ve enerji ayırmanızı öneriyorum :)
İyi ki tiyatro var :)))

16 Aralık 2018 Pazar

Sadece Yanımda Kal, Gitme Bir Daha

Pazar, Aralık 16, 2018 14
Sana bu satırları çok uzak bir yerden yazıyorum. Güneşin doğmak istemediği, denizin dalgalanmadığı, ayın geceyi görmemek için gözlerini kapattığı, rüzgarın utanç içinde estiği bir yerden.

Senelerce senelerce evveldi diye başladığı gibi sevdiğim iki şairin de şiirlerine,
Ben de oradan başlamak isterim anlatmaya:
Senelerce senelerce evveldi;
Henüz heyecanımız taze, inancımız tamdı hayata. Henüz hiçbir şeyi boş vermemiştik, koy vermemiştik daha. Zihnimizde fikirler, düşlerimizde kuracağımız harika dünyanın formülleri vardı.

Senelerce senelerce evveldi;
Değiştiremeyeceğimiz bir şey yoktu. Ortaya koyamayacağımız şey de öyle... Önce hayallerimizi sonra yüreklerimizi ve sonra da bedenlerimizi koyduk masaya. Ya da hiç olmayacak bir masala, sonu mutlu bitmeyecek, içindeki prensin de prensesin de sonsuza dek ayrı kalacakları, kavuşamayacakları bir masala...
Bir varmış bir yokmuş;
Çok uzak bir ülkede yaşayan, birbirlerini çok ama çok seven bir prens ve prenses varmış. Prens demiş ki ''buralardan gitmeliyiz, burada mutlu olmamıza izin vermeyecekler, gidelim''. Oysa prenses kaçmanın korkakların işi olduğuna inanırmış ve kalıp, mücadele etmek istiyormuş. Sonunun nereye varacağı belli olmayan bir yola girmişler birlikte böylece...  

Dilden dile anlatılan kahramanlık öyküleriyle, elden ele dolaşan teori kitaplarıyla, sık sık düzenlenen toplantılarda cesaretlerini büyütürlerken, aralarındaki sevginin ateşinden zafer gününün ışığını göremez olmuşlar.

Senelerce senelerce evveldi;
Bize bir gül bahçesi vaat etmemişlerdi, bu çok açıktı. Ancak hayatta her yer benim için cennet olabilirdi, eğer sen yanımda olsaydın. Ortadan yok olmuştun, toz olmuştun, buhar olmuştun. Senden haber alamamanın üzerinden geçen her dakika mantığım da doğru orantılı olarak benden uzaklaşıyordu. Sen yoksan burada olmanın da hiçbir şeyin de anlamı yoktu ki benim için. ''Yokluğun cehennemin öbür adıydı'', işte... Ben de gittim, gönderdiler de biraz sanki, ya da benim daha çok işime geldi, öyle anladım.  
Şimdi, yıllar sonra, seni son görüşümün üzerinden geçen onca yıldan sonra, bir mektup uzağımdasın.  Bir adres geliyor bir yerlerden, yazıyorum sana, buluşuyoruz. Ve biz o kadar şaşkın ve çaresiziz ki, konuşamıyoruz. ''Eğer bırakıp gittiysem seni, olmadığına inandığımdandır'', diyorum ya da dedim sanıyorum. Gözlerine bakıyorum, yoksun orada, zaten ben de yok gibiyim. Nereye koyacağını bilemediğin ellerin sanki bir başkasına ait ve ben soramıyorum ki, lanet olsun soramıyorum ki, neler oldu, ne yaptılar sana diye... Çünkü ben her gün bunu düşündüm. Düşündükçe önce kalbimin kaynayan bir tencere içerisinde günlerce kavrulduğunu hissettim, sonra ateş sönüp, su soğumaya başlayınca, o kadar hissizleşti ki her gün etrafında bir kat zar oluştu kalbimin. Bu kez öyle kalınlaştı ve sertleşti ki atmamaya başladı yani atamamaya. Beynim ise düşünmekten, kafamın içerisine sığamaz olmuştu, büyüdükçe büyüdü. Kulaklarımdan, burnumdan, ağzımdan dışarı taştı. Onları ben içeri sokmaya çalıştıkça her yere yayıldılar. Nereye baksam beynimin parçalarını görüyordum. Hayattasın işte diyorsan, evet ölmedim ama yaşamadım da ben yokluğunda...  

Lütfen sus ve hiçbir şey söyleme. Sadece yanımda kal, gitme bir daha. Seni bana zaman anlatmalı, dudakların değil. Gözlerinden süzmeliyim sonbaharın son güneş ışıklarını, içime tuttuğun aynalardan değil. Bir ip ile bağlayıp kendimi inmeliyim derinliklerine ruhunun ve orada görmeliyim, görmem gerekenleri. Zaman, bir deniz gibi düzeltir kıyılarımızda yüzeyi bozulmuş ne varsa. Sadece yanımda kal, gitme bir daha...

Not.Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.
İllüstrasyonlar. Amanda Cass' a aittir.

15 Aralık 2018 Cumartesi

Lena, Leyla ve Diğerleri

Cumartesi, Aralık 15, 2018 8
LENA, LEYLA VE DİĞERLERİ | SİVAS DT
1 perde | 1 saat 5 dakika
Yazan : ZEHRA İPŞİROĞLU | | Yöneten : AYŞEN İNCİ
KONU: 
Giyindim, Üst üste
Bir ben vardı içimde
Matruşka bebekler gibi…
Bir bedenin içine kaç ruh, kaç dünya sığar? Kaç kadın içinde yaşadığı kimlik karmaşasını sağlıkla atlatır? Yaşadığımız coğrafyanın etkin baskılarını göz önünde bulundurduğumuzda; hayır demekle diyememek arasındaki çizgiyi, baş kaldırmakla boyun eğmek arasındaki keskinliği ve bir kadının içindeki kargaşayla dışındaki düzenin çarpışması sonucu oluşan durumu tüm gerçekliğiyle izlemeye çağırıyor sizi Lena, Leyla ve Diğerleri… İyi Seyirler… 
OYUNCULAR : Filiz DEMİRALP

Turne oyunlarını, başka türlü izleme şansını çok zor yakalayabileceğim farklı oyuncular ile beni buluşturduğu için çok seviyorum. Lena, Leyla ve Diğerleri bu anlamda kendimi çok ama çok şanslı hissettirdi :)
Lena' nın öyküsü, erkek egemen bir kurgu içerisinde kaybettiği kendini arayan ve tekrar özgürleşmek isteyen bir kadını; Ukrayna Kiev' de üniversitede sosyoloji okurken tanışıp, aşık olduğu Mustafa' nın peşinden İstanbul Güneşören'e, varoşa sürüklenen Lena' yı anlatıyor. Lena içine düştüğü sert eril aile düzeni içerisinde var olabilmek için Lena' yı susturup, kendinden bir Leyla yaratıyor. Bilgili, eğitimli, yetenekli, cesur, eğlenmeyi bilen, erkeklerle eşit koşullarda büyümüş Lena yerini korkak, annelik kimliği ve zaafları altında güçsüzleşmiş, kaderine razı, bulunduğu toplumun kültürüne uyum sağlamış bir kopya insana, Leyla' ya bırakıyor. Ya da ne kadar istese de bırakamıyor ve sonu akıl hastanesine kadar varan içsel bir çatışma yaşamaya başlıyor. Burada sadece Lena' ya değil, Lena özelinde ataerkil düzen içerisinde kimliğini ve özgürlüğünü kaybetmiş tüm kadınlara üzülüyoruz. Öykü izleyiciyi duygu düzeyi olarak yakalamakla kalmıyor, düşünsel olarak da bir açılım sağlamayı başarıyor.
Filiz Demiralp, tanışmaktan çok memnun olduğum bir sanatçı oldu ve aklımdan hiç çıkmayacak başarılı performansı ile hayranlığımı kazandı. Bundan sonra tüm oyunlarının takipçisi olacağım :) Rolünü bu kadar hissederek oynamasının ve hissettiklerini izleyiciye bu kadar iyi geçirebilmesinin her oyuncuya nasip olmayacak özel bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca söylediği duygusal şarkılar ile ses ve müzikal anlamda da oldukça başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum kendisini.
Oyunu yöneten Ayşen İnci' yi daha önce İkinci Bölüm isimli oyunda izleme şansı bulmuş ve oldukça beğenmiştim. Rejide de iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Metin belirli bir kronolojik sıralama izlemeksizin olayları dağınık bir şekilde aktarıyor. Sanki Lena o anda aklına gelen geçmişindeki kesitleri doğallıkla anlatıyormuş gibi ve oldukça başarılı bir şekilde bu parçaların izleyiciye ulaştığını düşünüyorum. Zaten Filiz Demiralp' in etkileyici ve doğal oyunculuğu ile izleyiciyi yakalamak konusunda hiç bir sorunu olmuyor.
Lena, günün sonunda her şeyi geride bırakıp, yeni bir başlangıç yapabilecek gücü içinde buluyor. Başka türlüsünü bilmediği ve hayal edemediği için hayır diyemeyen, hayatına başka bir yön veremeyen kadınlara umut oluyor. 
Metindeki bir kaç yüzeysel ve klişe anlatımı göz ardı edersek genel anlamda başarılı bulduğum ve izlemekten keyif aldığım bir temsil oldu. Yolunuz Sivas' a düşerse Lena' ya bir uğrayın derim :)