6 Ekim 2019 Pazar

Lüküs Hayat

Pazar, Ekim 06, 2019 2
LÜKÜS HAYAT - ANKARA DT
Müzikal - 2 Perde - 2 saat 50 dakika
Besteci Cemal Reşit Rey - Yazar Ekrem Reşit Rey - Rejisör : Murat Atak
Cumhuriyetin ilanıyla ülkemizdeki Batılılaşma hareketi hız kazanır. Bir yanda Batının teknolojisi ve yaşam biçimi örnek alınarak medeni ilerlemeler kaydedilirken; diğer yanda bu anlayışı şeklen benimseyen, alafranga tavrı ve hatta değerleri taklit eden bir sınıf türer. Lüküs Hayat müzikalinde işte bu ortamın komik bir tablosu çizilir. Lüks hayat ve parayla saadet hülyaları… Gösteriş, şaşaa, para ve sefa. İşte alafranga! Lakin abartı, özenti, müsriflik ve cefa. Lüküs Hayat Devlet Tiyatrolarında ilk defa...
Rıza : Levent Çelmen - Zeynep : Rengin Samurçay - Fıstık : Mehmet Ali Toklu - Belkıs : Alev Buharalı - Ruhi : Şahap Sayilgan - Atıfet : Pelin Dikmenoğlu - Şadiye : Berrin Demir - Memiş : Serkan Ekşioğlu - Lütfiye : Süheyla Gürkan - İrfan : Akın Erozan - Nüveyre : Buket İnger - Şevket : Can Öztopçu - Veysi : Çağrı Turan - Nesrin : Özge Mirzalı - Rıza Bey : Engin Özsayın - Kibar : Bülent Çiftçi - Altındiş : Gönül Orbey - Balatlı : Ayşe Akınsal - Tosun : Bahadır Karasu
Lüküs Hayat, 1933 yılında Cemal Reşit Rey tarafından bestelenmiş bir operettir. Türk tiyatrosunun klasik eserlerinden birisi olmuştur.
İstanbul Şehir Tiyatroları' nın siparişi üzerine yaratılan ve ilk defa cumhuriyetin 10. yıl kutlamalarının yapıldığı 1933 yılında sahnelenen eser, 1946 yılına kadar büyük bir seyirci kitlesi tarafından izlenmiştir. 1958'de Zeki Alpan, 1962 yılında da Muammer Karaca tarafından tekrar sahneye konulmuş; 6 Mart 1985' te ise İstanbul Şehir Tiyatroları' nda yeniden sahnelenmeye başlamış ve o tarihten günümüze aralıksız sahnelenmiştir.
Oyunun yazarı, Ekrem Reşit Rey olarak bilinse de Şişli'de bir Apartman şarkısının sözlerini Nâzım Hikmet'in yazdığı sanılmaktadır.
Oyun, 1950 yılında Ömer Lütfi Akad tarafından Lüküs Hayat adıyla filme alınmıştır. 1973 yılında da Haldun Dormen tarafından televizyon için yeniden filme alınmıştır.
Eserin Yazılışı: 1930 yılında ödenek ve seyirci azlığı nedeniyle kapanma tehlikesi ile karşı karşıya olan İstanbul Şehir Tiyatroları' nda yöneticilik yapan Muhsin Ertuğrul, seyirci ilgisini müzikal oyunlar ile çekmeyi düşündü. Müzikal eserler yazma önerisini kabul eden Cemal ve Ekrem Rey Kardeşler, Cumhuriyetin 10. yılında sergilenecek yeni bir müzikal oyun yaratmak üzere çalışmaya başladılar. Ancak Ekrem Reşit Rey, sözleri yetiştiremeyeceğini belirtince tarihçi Rasih Nuri İleri' nin aktarmasına göre bu iş o sırada hapiste bulunan Nâzım Hikmet'e teklif edildi. Eseri Nâzım Hikmet yazdı ancak hapiste olduğu için ismini kullanmadı; program metinlerinde yazan Ekrem Reşit Rey olarak yer aldı. Bir başka iddiaya göre eserin tamamını değil ama müzikal içerisinde yer alan bazı şarkıların sözlerini Nâzım Hikmet yazdı.
Konusu: Lüküs Hayat, Türk toplumunun Batı ile yüzleşmesi ve bu çerçevede yaşanan gülünçlükleri sahneye taşıyan, iki farklı kültürün yüzleşmesinden ortaya çıkan durumun değişmezlerini anlatmaktadır. Küçük hırsızlıklarla geçinen "Rıza" ile "Fıstık" bir zengin evine girince kendilerini kıyafet balosunda bulurlar. İkilinin içine düştüğü bu yeni ortam, batılılaşma özentisinin ortasına düşmüş halktan insanların durumudur. Çelişkilerin iyice keskinleştiği yaşam biçimleri komik olaylara neden olmaktadır.
10 Haziran 1949 yılında bir kanunla kurulan Devlet Tiyatroları Genel Müdürlüğü' nün 70.yılına özel bir repertuvar kapsamında düşünülen, ''Lüküs Hayat'' bu yıl ilk kez devlet tiyatroları sahnelerinde yer alıyor. 65 sanatçı ve 20 kişilik orkestranın bulunduğu bu büyük prodüksiyon sezon boyunca izleyicilerle buluşacak.
Müzikalin Cüneyt Gökçer Sahnesindeki prömiyerini izleme şansını buldum ben de. Akşama Ahmet Necdet Sezer ve eşi Semra Sezer' in katılımı güzel bir sürprizdi:) Bu çok sevdiğimiz, yıllarca izlediğimiz, ezbere bildiğimiz melodisi ile ulusal tiyatromuzun klasikleşen eserini Ankara tiyatro izleyicisinin çok beğendiğini ve başarılı bulduğunu düşünüyorum. Özellikle Mayıs ayından Ekim ayının hayalini kuran tiyatro severler için sezona bomba gibi bir giriş olduğuna eminim:)
Oyunun Ankara Devlet Tiyatrosu yorumunun tamamen aslına sadık kalarak, ortaya koyulduğunu söyleyebilirim. Sahne ana dekoru döner bir platform üzerine kurulmuş, yalı dış görünümü ve iç salon şeklinde bölümlenmişti. Ayrıca sahne ortası perdesi ile ön alan kullanımında mekan ayrımı oldukça başarıyla uygulanmıştı. Kostümlere bayıldım, rengarenk, ahenk içerisinde capcanlıydı hepsi. Kalabalık kadrolu müzikallerde başarılı koreografi ve danslar, kostümle birleşince sahnede tam bir şölen oluyor gerçekten. Başarılı ses kullanımı ve şarkıları da unutmamak gerekiyor elbette.
Hem tiyatroya bir ömür vermiş emektar ustaların hem de genç yetenekli oyuncuların bir sahnede harman olduğu eserde, Rıza karakteri ile Levent Çelmen'i baş oyuncu olarak izliyoruz. Kendisini daha önce Vanya Dayı karakteri ile sahnede, Ferhunde Hanımlar' da ise ekranda izlediğimi hatırlıyorum. Oyundaki enerjisi ve performansının oldukça iyi olduğunu düşünmekle birlikte ilerleyen gösterimlerde daha da göz dolduracaktır bence. Çalışmalarının 20 Ağustos' ta başladığını ve günlük sekiz saate yakın provalarla 5 Ekim' de sahne alacak düzeye gelebildiklerini göz önüne alınca her gösterimin bir öncekinden daha muhteşem bir şölen olabileceğini düşünüyor insan :)
Bireysel olarak Zeynep karakteri ile Rengin Samurçay, Belkıs rolü ile Alev Buharalı, Ruhi' yi canlandıran Şahap Sayılgan ve Şadiye performansı ile Berrin Demir başarılılardı. Veysi rolü ile Çağrı Turan ve Nesrin rolü ile Özge Mirzalı oyuna ayrı bir renk kattılar.
Deneyimli rejisör Murat Atak imzalı yapım, sezonun en ses getiren temsili ve Ankara Devlet Tiyatrosu için de bir prestij oyunu olacaktır.
Dün akşam Cüneyt Gökçer Sahnesinde tam bir ekip çalışması izledik. Işığından, kostümüne, dekorundan, oyuncularına, a dan z ye oyuna emek veren herkesi de prömiyer olması nedeni ile sahnede alkışlama şansı yakaladık. 
Oyunun çok fazla alkış aldığını, izleyicilerin oyun esnasında şarkılara eşlik ederek, tempo tutarak eğlenceli zamanlar geçirdiğini söyleyebilirim. Sahnede canlı orkestra dinlemek çok ayrı bir lezzet izleyiciler açısından. Ve yazımızı, oyuna piyanosundan çıkan muhteşem ezgilerle hayat katan müzik direktörü Melahat Ismayılova' yı ayrıca anmadan bitirmemiz mümkün olamaz:) Orkestra sahnede yer aldıktan ve çalmaya başladıktan sonra son derece estetik bir şekilde hareketli platform ile sahneden alçalarak oyuncuların görüş mesafesine girmesi de hoş bir detay olarak hafızamda yer buldu.
Devlet Tiyatroları Genel Müdürü Mustafa Kurt da oyun bitiminde söz aldı ve Türkiye genelinde 77 adet sahnemiz olduğunu ve her akşam Ankara' da 5000 izleyiciyi ağırladıklarını söyledi. 5000 gerçekten oldukça iyi bir sayı bence de:) Ve bu oyunun pazartesi günleri hariç her gün gösterilecek olması, böyle bir performansın sürekliliği olağanüstü gerçekten...
Ve yazımızı alışılagelmiş lüküs hayat şarkısının sözleri ile noktalarken, bu oyunu görmeden sezonu kapatmamanızı öneriyorum :)
Şişli'de bir apartıman
Yoksa eğer halin yaman
Nikel-kubik mobilyalar,
Duvarda yağlı boyalar

Iki tane otomobil
Biri açık, biri değil
Aşçı, uşak, hizmetçiler
Dolu mutfak, dolu kiler

Hanım gider, sen gidersin
Gündüzleri çaydan çaya
Gece olur, davetlisin
Ya dineye ya baloya

Hey
Lüküs hayat, lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne güzel şey
Oh ne rahat
Yoktur esin lüküs hayat

Yaz gelince adadaşın
Mayo giymiş kumlardasın
Etrafında güzel kızlar
Canın çeker, burnun sızlar

Hanım motorla dolaşır
Hanım serbest, kim karışır
Takarsın şeyleri bazı
Dünya böyle sen ol razı

Sen de kendi hesabına
Topla akşam etrafına
Sarıları, esmerleri
Kır şampanya kadehleri

Hey
Lüküs hayat, lüküs hayat
Bak keyfine yan gel de yat
Ne güzel şey,
Oh ne rahat
Yoktur esin lüküs hayat

18 Eylül 2019 Çarşamba

İlyas

Çarşamba, Eylül 18, 2019 7
Topuk selamını çakıp, içeri girdim:
''Genel Müdürüm, dün bıraktığım dosyaya baktıysanız, onu alacaktım müsaadenizle.''
Eliyle kulağındaki telefonu işaret edip, sus işareti yaptı, beklemeye başladım. ''Evet Sayın Bakanım, çözeceğiz inşallah efendim, şu önümüzdeki bürokrasi kapısı biraz aralansa, şimdi de nefaset kesintisi diye tutturmuşlar, sanki bir tek onlar anlıyor bu işten... Geçici kabulü alamadık maalesef efendim, ilgileniyor proje müdürümüz, emredersiniz Sayın Bakanım, saygılar, hayırlı günler diliyorum.'' 
''Gel İlyas, gel otur. Bu projeyi ne yapıp edip bitirmemiz lazım İlyas. Artık bu bizim için prestij işi, anlıyorsun değil mi? Bakan Bey' in de özellikle istediği, üzerinde ehemmiyetle durduğu bir iş bu''
Akşamki maçın saatini düşündüm. Eve giderken Mezeci Arif' e uğramaya, humusla, haydari ve patlıcan salatası almaya karar verdim. ''Elbette bitireceğiz Genel Müdürüm, sizin elinizden bu iş de kurtulmaz evelallah, bu şirketi nereden nereye getirdiniz, yıllık ciro grafiğimize bakan değişimi şıp diye anlar.'' Aklıma buzdolabında unuttuğum ciğer geldi, hesap ettim, dört gün olmuş pişireli, kesin bozulduğuna hükmettim, canım sıkıldı.

''Orası öyle, orası öyle de... Dosya kalsın, alma. Sen bana Veysel' i çağır, bakayım ne yapmışlar, bir de ada çayı getirsinler bana, boğazım gıcıklanmaya başladı iyi gelir''
Sizin boğazınızdaki gıcıklanma zor geçer diyecektim, sus oğlum İlyas, dedim içimden. Dışımdan da ''Hemen efendim, hemen hallediyorum'' deyip, topuk selamıyla çıktım makamdan.
İnanır mısınız, bazen içimle dışımı karıştıracağım da, içimden geçeni dışıma söyleyeceğim diye ödüm kopuyor. İçim dışım bir değil, ne yalan söyleyeyim. Bazen içimle dışım öyle birbirinden uzaklaşıyor ki, bir yolculuğa çıkıyorum sanki. Yaptığım yolculukta sağ salim kendime geri dönebilecek miyim kestiremiyorum sonra. Yolu bulabilmek için çoğu kez en başa gidiyorum, iyice bir karıştırıyorum geçmişimi... Bazen telden yaptığım arabama denk geliyorum, bazen yediğim bon bon şekeri geliyor oltaya, geçen de kendimi prens sandığım sünnet kıyafetime rastladım. Ama en çok amcamın öğle uykusuna yattığı saatlerde, beni asker gibi başına dikip, üzerine konan kara sinekleri avlama görevim geliyor hatırıma. Yaa İlyas Efendi, senin askerlik pek küçükken başladı, mezara da selam çakıp, öyle girersin artık, diyorum tebessümle içimden. Dışımdan: ''Genel Müdürüme bir ada çayı'' diyorum.
Veysel, bilgisayarına gömülmüş, beni fark etmiyor. ''Genel Müdür seni istiyor Veysel Bey'' diyorum. ''Tufanbeyli işini soracak sanırım'' diyerek de ek bilgi vermeyi ihmal etmiyorum. İçimden de ''Hadi bakalım bu sefer nasıl kıvıracaksın, Veysel Efendi'' diyor, akşamki maçın saatini hatırlamaya çalışırken, Fener alır diyorum kendi kendime. Söylemiş miydim size, kendi kendimle bahse girmeye bayılırım. Örneğin, otobüste boş koltuk varsa, sinemaya giderim, derim ya da yolda yürürken, şu geçen kadın bana bakarsa, akşama balık yerim derim. Bu kez, Fener kazanırsa, hafta sonu annemi görmeye gideceğim diyorum.
İsa Bey, telaşla yanıma gelip, Genel Müdür' ün müsait olup olmadığını soruyor, maliyeden müfettişler gelecekmiş. Bir an önce akşam olmasını ve eve gitmeyi istiyorum. Gecelerin de hakkını veririm laf aramızda, öyle erkenden yatıp uyumak bana göre değil. Eve geçerim, ufak ufak yemeğimi hazırlar, demlenirim, müziğim açık olur mutlaka, dinlerim. İyi beslenirim. Etim, salatam, çerezim, meyvem mutlaka olur. Yalnızlıktan sıkılmaz mısın, derseniz; bu hayatı ben seçtim. Kendimden başka hiçbir insandan fayda görmüşlüğüm yoktur. Soğudum insan denen mahlukattan. Açgözlü, vicdansız, ikiyüzlü, haddini bilmez, her şeyi merak eden, çıkarcı, bencil, ilk fırsatta ezmeye kalkan, kıskanç bir güruh. Karşımıza fırsatlar çıkmadı mı, çıktı. Ama böylesi hayat ağır bastı. Yaş aldıkça, evlerinde bir koltukta ağırlaşanları gördükçe, yaşadıkça hafifleyenlerden olmayı seçtim. Sıkılırsam bir kuş tüyü kadar hafif, alır kendimi, giderim. Bir yıldızın kayışını, bir çiçeğin açısını, bir çocuğun ilk adımlarını görmemeye razıyım. Yeter ki benden uzak olsunlar, iyiyim böyle ben. Çok bunalırsam, Seyfi Baba' nın meyhanesine gider, başkalarının dertlerinde yalnızlığımı unuturum. Halime şükreder, alır kendimi eve götürürüm. Gecelerin hakkını veririm vermesine ama geceleri sevmişliğimiz kadar, sabah duşumuzu alıp zımba gibi işe gitmişliğimiz vardır. İşimiz, ekmek kapımız, işime saygım, kendime saygımdır.
Üçü kapanıyorlar odaya, gündem malum, müfettişler ne isterler, kaçta gelirler, yemek saatinde buradalar mı, fabrikayı da gezdirelim, araştıralım kimi yollayacaklarmış, bir telaş bir telaş. Hasan' a haber verin, muhasebeyi teyakkuza geçirin, hesapları bir kontrol etsinler. İlyas' ı koşturun alışveriş etsin bir iki. Oğlum İlyas diyorum içimden, şimdi bir gün batımında, küçük bir sandalla, yakamozu yol yapmak vardı. Pilli radyomdan çıkan ezgilere, martılar vokal yapardı. Alırdım kendimi de yanıma bir muhabbet bir muhabbet, İlyas' a kaldırırdım kadehimi. Dışıma bakıyorum; Yaltaklanmadan ilgi gösterme konusunun kompetanı olan sayın genel müdürüm, bu işten de sıyrılır kolayca, diyor dışım... 
Yalnızlığımı sorgulayanlara, bana bencil diyenlere bir çift sözüm var:
Yalnızlık benim vatanımdır, içeriye sokmam kimseyi. Yalan yoktur, riya yoktur, güzele de, doğruya da, ahlaka da, hukuka da ben karar veririm. Benim mahkemelerim, benim anayasam çalışır burada. İçimin ve dışımın aynı şarkıyı söylediği tek yerdir. Zamanın sonsuzluğunu da, tekilliğini de, sessizliğini de severim. İster kapıyı kapatır çıkarım yalnızlığımdan, istediğimde girerim içeri, kimse karışamaz, kimse ayıplamaz beni. Zulmüm de sevgim de kendimedir, kimseyi huzursuz da etmem, umut da vermem. Zorunluluklar kapının dışındadır, tek sorumluluğum İlyas' adır. İster gecelerden günler biçerim kendime, canım ister günü zindan ederim. Siz kalabalıklarınızda gürültüyle yaşarken yalnızlığı, ben kendimle zenginleşirim. Hayat arkadaşı olarak kendimi seçtim, İlyas terk etmedikçe beni, ben de bırakmam kendimi.

Not: İllüstrasyonlar Pascal Campion' a ait olup, öykü kurgusaldır.

17 Eylül 2019 Salı

Ödül- Kulis Sanat

Salı, Eylül 17, 2019 9

YAZAN : CAROLE FRECHETTE (ÇEVİRİ: ECE OKAY-RASİME BİLGEHAN)YÖNETEN : SİNAN PEKİNTON OYUNCULAR : SERKAN MELİKOĞLU – AYŞİN TABİLOĞLU  KONUSU : Terk edilmiş bir binanın 33.katında yalnızlığıyla baş başa kalan Beatrice, her gün litrelerce su içip içindeki kumu ıslatsa da yalnızlığının verdiği sancıları gideremez... Bir akşam eline bir kağıt alır ve ödül vadeden bir ilan yazmaya başlar ...“Akıllı ve zeki hiç kimseyi sevmemiş... Genç mirasçıyı etkileyecek bir erkek aranmaktadır...” diye. Günlerce bekler. Erkekler gelir. Hepsini gönderir ve son aday Jean geldiğinde işler biraz değişir... Jean’ da diğer erkeklerde göremediği şeyleri fark eder... Jean ödül için gerekli olan aşamaları geçebilmek uğruna her yolu dener... Ama bu süreç Jean ve Beatrice’ i tahmin edilemeyecek durumlara sürükler ...




Geçen sezon izlemek istediğim, ancak bir türlü izleme fırsatı bulamadığım bu oyunla sezon açılışını yaptığım için çok mutlu hissediyorum kendimi. Kulis Sanat; Bahçelievler, 7.caddede, küçücük bir salonda unutulmayacak oyunlar sahneye koyan muhteşem bir topluluk. Her gittiğimde benzer duygular ile ayrılıyorum oradan, mümkünse yaptıkları her şeyi izlemeliyim:)
Oyunun orijinal adı 'Jean ve Beatrice', dilimize 'Ödül' olarak çevrilmiş. Kanadalı bir oyun yazarı olan Carole Frechette' nin iki kişilik bir eseri. Metinde üzerine düşünülecek o kadar çok şey var ki. İlk okumada, kendisini zengin ve yalnız bir kadın olarak tanıtan Beatrice' in hazırladığı el ilanlarıyla tatminkar bir ödül karşılığında, kendisini önce etkileyecek, sonra duygulandıracak ve üçüncü aşamada ise ona çekici gelecek bir erkek aradığını görüyoruz. Sahne açılışında Beatrice, endişeli, sabırsız, buhranlı bir şekilde evde su içerek bekliyor. Sahnede bir büyük koltuk ve su şişeleri görüyoruz. Evinin 33.katta olduğunu ve asansörün çalışmadığını, ödül avcısı Jean' ın neredeyse nefessiz bir şekilde, 33 katı çıkıp kapının önüne yığılması ile anlıyoruz. Jean ödülü hak edip, bir an önce hayalini kurduğu 20' lik banknotlar ile oradan ayrılmak istemekte iken, Beatrice, yalnızlığını ve sevgi yoksunluğunu giderecek bir ilişkinin peşindedir.  
65 dakika boyunca, soluk kesen bir mücadeleye tanıklık ediyoruz sahnede. Serkan Melikoğlu, Jean karakterine hayat veriyor demek yerine, 'Jean oluyor' diyebilirim. Keskin duygu geçişleri o kadar başarılı bir şekilde yansıyor ki izleyicilere, hayran olmamak olanaksız. Ayşin Tabiloğlu, Beatrice' in hissedebileceği her duyguyu adeta yaşıyor, olağanüstü bir oyunculuk, muhteşem bir uyum. Ses kullanımı, mimikler, vücut dilleri her şeyleriyle iki oyuncuya da bayıldım.
Metni biraz daha kurcalarsak, bir gökdelenin tepesinde, büyük şehrin yalnızlaştırdığı, gerçek bir ilişkisi olmamış ve kadın-erkek ilişkilerini okuduğu kitaplarla anlamaya çalışan, sahici duygular arayan metropol kadının; onu etkileyecek, duygulandıracak ve çekici gelecek bir ilişkinin peşinde olduğunu (çünkü okuduğu bir yazıda sevgiyi böyle tanımlamışlar) yani duygusal tatmin peşinde olduğunu düşünebiliriz. Tamamen amaca ve sonuca odaklanmış, ödül kazanma peşindeki maddeciliği ile diğer tarafta Jean; daha materyalist, duygusallıktan uzak ve aşka inanmıyor.
Metindeki duygusal iniş çıkışlar, uçlarda gezinen ruh hali değişimlerine, küçücük bir sahnede devleşen oyunculuklar eşlik ediyor. Kesinlikle kaçırılmaması gereken çok etkileyici bir performans. Sinan Pekinton' un harika rejisi ile sezona tatmin edici bir başlangıç oldu benim için. 
Tiyatro yeniden:)

18 Ağustos 2019 Pazar

Diyalog Arası Anektodları

Pazar, Ağustos 18, 2019 15
-Çekirdekle gazoz alalım mı?
Hacıannenin iki katlı evi bizimkinin hemen yanında, iki büyük dut ağacının arasında ve üzerindeki teras, denizi görür. Belki kat çıkılır düşüncesi ile kapatılmamış, inşaat demirlerinin açıkta olduğu teraslar her yerde ama Hacıanneninki bambaşka. Burada kenarları korkuluksuz terasın kenarına oturabilir, cesaretinizi kendinize ve tüm dünyaya haykırabilirsiniz. Eğer çekirdek kabuklarını aşağı atmayıp, Hacıanneye yakalanmazsanız kimse sizi bulamaz. Dışarıdan fark edilmeden tüm mahalleyi gözetleyebileceğim, çocukluğumun en ipe sapa gelmez hayallerini kurduğum, en önemli kararlarını aldığım, en çaresiz acılarımı dindirdiğim yüksek derecede stratejik öneme sahip bu teras, çok kıymetli benim için. Ve buranın varlığını bilme ayrıcalığını sadece bir kişi hak ediyor benim gözümde, Levent. 
-Arka bakkaldan alalım ama, Aydın Abi Turbo sakızla açacak da verir bize hem bu sefer tuzsuz olsun çünkü geçenkinde dudaklarım fena şişti. 
Gazoz Ufuk olacak, sakız Turbo, çekirdek tuzsuz. Hayaller sınırsız olacak, dostluğumuz daim, yaşadıklarımız sır. Ganimet poşeti Levent' te durur çünkü ben gazozu çok sallayıp, köpürtüyorum hem o daha büyük, daha iyi taşır.

Evin arkasına dolanıp, etrafı kolaçan ettikten sonra dönerli taş merdivenlerden jet hızıyla çıkıyoruz ve Perihan Teyze' nin kapısının önündeki terliklere takılmamaya dikkat ediyoruz. Levent ile aramızda sır olarak kalacak o gece karanlıkta, apartmanın ışığını yakmadan terasa çıkmaya çalışırken bir seferinde, kenarda duran kazma, kürek, tırpanları görmeyip onlara takılmış, düşmüştüm ve büyük bir gürültü kopmuştu. Gürültüye çıkan Perihan Teyze, Allah' tan karanlıkta bizi seçememiş, biz de koşarak kaçmayı başarmıştık. Ama bu akşam sorunsuz çıkıyoruz, iki büyük dut ağacının sanki bizi saklamak istercesine iki yandan önümüze doğru uzanan yemyeşil dalları, yine de denizi, gökyüzünü bize tüm maviliği ile gösteren cömertliği karşısında her seferinde kendimizi Harikalar Diyarında sanıyoruz.
-Dün akşam Basri, babamın radyosunu çalmış, biliyor musun? Babam radyosuz durmaz, Perihan Teyze bildiğinden hemen getirmiş bari...

-Radyo da bir şey mi benim koca bisikletimi alıp götürdü geçen gün, valla gördüm ama sesimi bile çıkarmadım. Nasılsa geri getirirler diye...

Basri, Hacıannenin torunu, Perihan Teyzenin oğlu. Küçükken menenjit geçirmiş ve biraz sinirli. Genç ve güçlü de. Bazen anne babasını dövüyor çok fena. Perihan Teyze bir senesinde onu akıl hastanesine kapattı ama sonra bakımı iyi değil dedi, kıyamadı geri aldı. Hep kilit altında ama bazen bir yolunu bulup kaçıyor, o zaman da hoşuna giden şeyleri alıp, evine götürüyor.

-Keşke Fatih Abi gibi olsaydı O da... 

Fatih, teyzemin oğlu. Hemen hemen aynı yaştalar. Kalbi delik doğmuş ve fiziksel olarak Basri gibi güçlü kuvvetli değil. Zayıf ve minyon ayrıca sempatik ve uyumlu. Arka cebinde sürekli taşıdığı bir tarağı var, ayna bulur bulmaz çıkarır, şarkı söyleyerek saçlarını tarar. Bir de gelişini sesinden anladığımız bir mızıkası var hep çaldığı. Hem de akıllı, teyzeme hep yardım eder, bir yere oturmaya gittiklerinde bir şey unutmasına izin vermez, çok tertiplidir. Çarşıya gider, kahveye gider. Görenler, ''Naber, Fatih nasılsın?'' der, ''Nereye gidiyorsun?'' der. Teyzem ona harçlık da verir, Fatih de bize verir. Bayramlarda, bazen sebepsiz... Herkesle arası iyidir, kimseye zararı yoktur.

Çocukluğum engelliler arasında geçti. Engelli ailelerinin ne hissettiğini anne-babası dışında kimse anlayamaz. Ben de anlayamıyorum. Çocuk aklımda, çok iltimas geçiliyor gibi geliyor bana hep. Ne yapsalar mazur görüyorlar. Biz normaliz diye alttan alalım, hep idare edelim.

Ben yalnız ve sessiz bir çocuğum. Levent' ten başka hiç arkadaşım yok. Futbol beceremiyorum, iyi koşamıyorum, diğerleri gibi alaycı ve kararlı çıkmıyor sesim. Gelişkin değilim, cılız ve zayıfım. Yanlarında rahat olamıyorum. Vaktimin çoğunu odamda çizgi roman okuyarak, resim yaparak ya da bu terasta geçiriyorum. 
-Nerede o günler, keşke bütün deliler Fatih Abim gibi olsa...
Levent gidip arkadaki büyük saksıların ve odunların arasına sakladığımız Maltepe sigarasını ve kibriti getiriyor. Ustaca çıkarıp paketinden bir bana bir kendine, çakıyor kibriti... O anlarda ne Çernobil, ne Michael Jackson, ne Naim Süleymanoğlu ne Hülya Avşar; Levent, ben, tüttürdüğümüz Maltepe ve denizden batan güneş bahtiyarız. On dakika sessizlik..

On dakika sessizlik anlarında on yılıma yetecek kadar hayal kuruyorum. En çok uçmayı hayal ediyorum. Uçabilsem şu denizin üzerinden sonra Aylin' in yanına konsam, balkonuna... Ona bir gül uzatsam, saçlarını geriye atıp, gülümsese bana. Varlığımdan bihaber Aylin, ona olan bu tutkulu aşkımı bilse ne düşünür acaba. Aylin ile olan hayallerimi tamamen yalnız olduğum anlara erteliyorum. İnsanın hayal edecek şeyi olmaması ne kötü bir şey diyorum içimden. İyi ki hayallerim var. Levent' e dönüyorum: 

-Yarın Kumluk' a yüzmeye götürecek ablam, söz verdi. Gelirsin di mi?
Kumluk en yakın yürüme mesafesi yüzebileceğimiz yer. Bir de liman arkası dediğimiz yer var ama orası dalgakırandan etkilenmez, büyük dalgalı ve birden derinleşir. Liman arkasında yüzmemize izin vermezler, oysa Kumluk sığ ve dalgasızdır. Ancak kum olduğu için ve bazen inşaat için kepçeler gelip zeminden kum aldıklarından zemin güvenilmezdir. Bir gün sığ olan yer, ertesi gün çok derin olabilir. Ayrıca denizin altındaki kum gevşektir, bastığın yere dikkat etmek gerekir. Geçen yıl bir çocuk boğuldu burada. Ailesi İstanbul' daydı, anneannesiyle yaz tatilini geçiriyordu. Ölmeden iki saat önce görmüştüm onu, iki saat sonra yoktu. Denizden çıkardıklarında uyuyor gibiydi, kıvırcık siyah saçlarını ve bembeyaz yüzünü unutamıyorum. Boğulma olayları neredeyse her yaz yaşadığımız, sorgulamadığımız bir durum bizim için. Yetişkin sohbetlerine kulak kabartmaya gerek yok. Her şey apaçık ortada yaşanıyor. Varoluşu ve ölümü en hakiki şekilde görebiliyoruz. Çocuklar evlerde doğuyor, beşiklerde, annelerinin sırtlarına bağladığı bezlerin içinde büyüyor.   

-Ayşegül de gelecek mi?

Ayşegül kardeşim, benden üç yaş küçük. Down sendromlu ve anneme bağımlı, daha doğrusu yapışık, ondan hiç ayrılamıyor. Anneni çiz deseler, kucağına Ayşegül' ü kondururum mutlaka. Ablam benden beş yaş büyük, bazen annem azıcık nefes alsın diye bizimle gezmeye getiriyor onu. Levent, Ayşegül' ü çok sever, onunla çok ilgilenir. Ben onları kıskanırım. Ayşegül olmasa nasıl bir hayatımız olurdu diye merak ederim. Annem bana kalırdı belki birazcık o zaman. Şimdi annem tamamen Ayşegül' e ait. Bir de Levent' i alırsa elimden ne yapacağım bilemem.

Bir gün ablam çizdiğim resimleri görmüş. Annem var, babam, ablam, ben ve Levent. Ben annemin kucağındayım. Levent, elindeki topu bize doğru yuvarlıyor. Babam ve ablam da sohbet ediyorlar. Herkes çok mutlu ve gülümsüyor. ''Ayşegül nerede?'' diye soruverdi. O uyuyormuş, diye geçiştirdim ama öyle büyük bir kızgınlık hissettim ki, sanki suç üstü yakalanmışım gibi. Resimlerime bir daha bakmasını yasakladım ablamın. Ayşegül' e ne gerçek hayatımda ne de hayallerimde yer var. 

-Valla bilmem, ablam getirir mi... Bülent Abi' ye de haber verelim, midye toplar pişiririz beraber. 
Bülent Abi, Levent' in abisi üniversiteye gidiyor İstanbul' da. Hayatta tanıdığım en farklı kişi. O kadar değişik şeyler soruyor ve söylüyor ki inanamazsınız. Hiç kimseden de korkmaz, lafını hiç esirgemez. Hep de haklıdan yanadır, reis-i cumhur gelse gene bildiğini okur. Bir keresinde 'Allah nedir?'' diye sordular. ''Allah (tövbe haşa) koskocaman bir hıyardır'' diye cevap verdi. Deli mi deha mı karar veremiyorum. Hep kitap okur, bize nutuk çeker, adaletten, dürüstlükten söz eder. Bir gün büyüdüğümde ben de onun gibi olmak istiyorum. İstanbul' a okumaya gitmek, kimseden korkmadan konuşmak. Herkesi şaşkınlıktan ağzı açık bırakmak istiyorum. 

-Bülent Abim gelmez o arkadaşlarıyla Trabzon' a gidecek yarın, öyle söylemişti. 
Bak sana bir şey anlatacağım kimseye anlatmak yok ama... Geçen gün Şimşirlerin Ahmet' i gördüm, bir sarı kedi geziyordu ya hani ekmek vermiştik de yememişti, onu kuyruğundan yakalamış, duvara çarpa çarpa öldürdü. Ahmet' i görsen, yüzünde mutlu, kötücül bir ifade, zavallı kedi gözlerimin önünden gitmiyor. Bir de ilk vuruşunda bir acı ses çıkardı ki... Unutamıyorum o manzarayı bir türlü...
Onun ölmesini istiyorum, bunun Ahmet' in acımasızlığının varabileceği son nokta olmadığını biliyorum. Kediler, köpekler, kuşlar zavallı hayvanlar üzerinde yapmadığı vahşet kalmadı. Bir kuşu ayağından bağlayıp, üzerine kolonya döküp yaktığını da ben görmüştüm. Sadece hayvanlar olsa iyi, ya bize yaptıkları. Ahmet' i gören yolunu değiştirir. Sanki kafasında iki şeytan boynuzu var. Levent ile sırrımız geliyor aklıma; o küçük kıza yaptıkları. Ne yapmaya çalıştığını yıllar sonra anlamlandırabileceğim ama o an yaptığının çok kötü olduğunu sezinlediğim ve Levent ile engel olamayışımız, çaresizliğimiz, izleyişimiz sadece. Annesi yok zaten, gitmiş; babası da hep sarhoş. Annesiz babasız büyümek mi insanı böyle kötü yapıyor, yoksa kötülük insanın içinde mi diye çok düşündüm. Bütün annesiz babasızlar katil değil, istese Ahmet de böyle olmazdı. Kötülük insanın içinde, kötü olmak bir tercih. O çocukluğumun en kötü kişisi. Ahmet' in, Levent ile aramızdaki sırları çoğalırken, bizim insanlığımız azalıyor. 
-Şikayet etsek, kime edeceğiz... Yeni gelen Kaymakamın oğluna anlatsak her şeyi, belki o da babasına anlatır da bir çare bulurlar.
Onur, mahalleye taşınalı bir ay oluyor. Amerikan tıraşlı saçları, yakışıklılığı, farklı giysileri ve bisikleti ile yaptığı akrobatik hareketler ilgi çekici. Henüz hiç arkadaşı yok ama hepimiz onunla arkadaş olmak için can atıyoruz. Onur' a özeniyorum. Onun yalnız ama güçlü duruşuna. Buraya ait değil de, sanki rüzgarın yanlışlıkla getirdiği biri gibi oluşuna. Ancak O, bu rastlantının keyfini çıkarıyor, kimseye ihtiyacı yok, mutlu. Bisikleti ile geçerken nefesimi tutuyorum. Onun gibi olduğumu hayal ediyorum. Benim için gerçeklikten uzak, masal diyarından gelmiş biri. Bir gürültü kopuyor o sırada:  

-Levent kavga çıktı galiba, şuraya bak, Şimşirlerin evine doğru gidiyor hepsi.
-Kim bilir yine ne oldu, yine ne yaptı Ahmet, kalk hadi gidip bakalım, merak ettim.
Ayaklanan Levent' i takip ediyorum, bu kez görünmeyi umursamadan hızlıca iniyoruz merdivenleri. Çocuk aklımda kediden, kuştan daha önemli bir şey bu, diye geçiriyorum. Ambulansın sesi yaklaşıyor, Levent' in adımları hızlanıyor.

Dışarıda toplanan kalabalığı aşıp, ne olduğunu görmeye çalışıyoruz. Ablamı seçebiliyorum uzaktan, eliyle yüzünü kapatmış. Bülent Abi ve babam da kalabalığın içinde herkes tüm mahalle akıyor Ahmet' lerin evine. Levent' in açtığı aralıklardan öne doğru ilerliyoruz. Onur' u fark ediyorum, yüzündeki, korku ve merakı... Halka olmuş kalabalığın tam ortasında Ahmet' i görüyorum, donmuş gibi, öylece duruyor. Osman Amca, Ahmet' in babası, yerde yatıyor, kan var, karnından akıyor. Siren sesleri, polisler, ambulans görevlileri...
Ahmet: ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.'' Sürekli tekrar ediyor Ahmet:  ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.''...

Osman Amca' yı ve Ahmet' i götürüyorlar. Bir daha onları hiç görmüyoruz. Yıllar sonra, çocukluğumun en derin dehlizlerinden çıkardığım bu anılar ne zaman hatırıma gelse o şimşek çakımı bir kaç an, yaralar hep beni nedense; bir Ahmet' in babasına yaptığı açıklama, iki Onur' un gözlerindeki korku...

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.

3 Ağustos 2019 Cumartesi

Güven

Cumartesi, Ağustos 03, 2019 6
Kaçıncı kez kendine vermiş olduğu aynı sözü yine tutamamıştı. Oysa kendi ile baş başayken düşündüğünde her şey o kadar kolay, net ve anlaşılırdı ki… Kendine yenildiğini, kendi kendinin sözünü dinlemediğini, içinde ondan bağımsız hareket eden ve kontrol edemediği başka bir kendisi olduğunu düşünüyordu şimdi. Şimdi... Şu an; anı gösteren, takvim ve saatlerle zamanı böldüğünde ve saate baktığında gördüğü rakamlar mıydı yoksa bulunduğu yüksek dairesinin penceresinden görünen, rengârenk ışık yollarıyla aydınlanmış bu kent manzarası eşliğinde düşündükleri, hissettikleri, elinde tuttuğu kadehten burnuna ulaşan koku mu? 
Her şey nasıl bu hale gelmişti, nasıl böyle sarpa sarmıştı. Bize bir şey olmaz, biz iyiyiz, sağlıklıyız, mutluyuz, varlıklıyız, güçlüyüz kibrinden şu an ne kadar da uzaktı. Oysa kötülükler kötülerin başına gelmez miydi? Edindiği tüm bilgi ve deneyimler bu fikri desteklese de bazı şeylere engel olamıyordun, nedenini bilemiyor, gelişini göremiyor, anlayamıyordun. Sadece başına geliyor ve sen bununla yaşamaya, başa etmeye çalışıyordun.

Kurgu hep aynı şekilde gerçekleşiyordu. Pazar sabahları, bu kez farklı olacak, kesinlikle atılan her zehirli oktan kaçınacağım, tüm silahlı cümlelere çiçeklerle cevap vereceğim diyerek, kahvaltı için fırından aldıkları ve kuşandığı zırhı ile annesinin evine gidiyor, bir saat sonra öfke ve gözyaşlarıyla oradan olabildiğince hızla uzaklaşıyordu. Bugün de aynı şeyler tekrarlanmış ve gecenin ilerlemiş bu saatinde kendine duyduğu büyük öfke ve başarısızlık hissi uçsuz bucaksız bir çaresizliğe dönüşmüştü. 

Aile bazen güvende olduğumuzu düşünürken, kabuk bağlayıp iyileşmiş olduğunu sandığımız en derin yaralarımızın tekrar kanadığı bir yer olabiliyordu. Ve bunu yapan sizi en çok seven kişi, anneniz de olabiliyordu. Ve bu onun suçu da, kimsenin suçu da olmayabiliyordu. Başlarına gelen şeyin belki açıklaması vardı yeryüzünde; şans, kader, talihsizlik, tecrübesizlik. Onların başına gelmişti işte, hepsi buydu.

Eğer bir yıl önce birisi karşısına geçip, senin hatan yüzünden baban felç olacak, yatağa bağlı kalacak dese; (O bilgili, tuttuğunu koparan, karizmatik, sportif, herkesin imrenerek baktığı, kendini bildiği andan itibaren varlığı ile hep gurur duyduğu başarılı iş adamı) Ve annen, (babanın gözlerinin içine bakan, dünyaya babanın gözleriyle bakan, bir dediğini bin anlayan, babana hücrelerindeki son kromozoma kadar hayran, sana baktığında bile babanı gören annen), seni suçlayacak ve seni hiç affedemeyecek dese, demeyi bırak ima etse, imayı bırak, zihninin ucundan geçirse sadece gülüp geçeceği saçmalıkların onlarcasından biri olacaktı.

Ama olmayacak şey olmuş, darbeyi en savunmasız olduğu anda en güvendiği insandan yemişti. Güven duygusunun paradoksal yapısı hata yapmasına neden olmuştu. Birinin güvenilir olup olmadığını ancak ona güven duyarak anlayabiliyordu insan. O ise güvenilmemesi gereken birine güvenmiş, tüm benliğini ve sahip olduğu her şeyi hesapsızca, bile isteye ona teslim etmişti. 
Düğün günü O gelmeyince, nikah memuru artık daha fazla bekleyemeyeceğini söylediğinde, rimelleri gözyaşlarıyla birlikte çenesinden damlamaya başladığında, annesi tüm nezaketi ile davetlileri oyalamaya çalışırken, şirket avukatının babasını arayıp şirketin tüm hesaplarının boşaldığını, artık şirketin onların olmadığını söylediği andan ne kadar sonra babası yere düşüp fenalaşmış, ne zaman her yer ambulans sesleri ile dolmuştu anımsayamıyordu. Önce yağmur mu başlamıştı yoksa orkestra mı enstrümanları toparlamaya başlamıştı net değildi. Net olan sadece filmlerde olabilecek bir şey olmuş, içlerine aldıkları, kendileri gibi gördükleri biri sahip oldukları her şeyi alıp, bir başkasıyla ortadan yok olmuştu.

Şimdi hayatın ışıl ışıl parladığı, dünyanın güzelliklerle dolu olduğu, mutluluk ve güvenle yaşayacağı yılları sabırsızlıkla beklediği eski günleri, sadece uzak bir masaldı onun için.

Not: Kurgu tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

İllüstirasyonlar Nicoletta Ceccoli' ye aittir. 

21 Temmuz 2019 Pazar

Distopya

Pazar, Temmuz 21, 2019 10
Alkollüyken cep telefonu kullanmak yasaklanmalı bence ve umutsuzken gökyüzüne bakmak da. Ve intiharı düşünüyorsa, bir çocuğun kaydıraktan kayışını izlememeli insan.

''Zafiyet ile Mücadele Derneği'' kurulmalı, ''Kişisel Onuru Koruma ve Kendini Meşgul Etme Politikaları Bakanlığı'' ivedilikle açılmalı. Ne yapsa da kendi tuzağına düşmekten kurtulamayanlar için ''Adsız Kendinden Kaçamayanlar'' grupları oluşturulup, periyodik toplantıları desteklenmeli.
Tüm ''kişisel gerilim'' kitapları toplatılıp, imha edilmeli. Bunların yerine ''Kalp Acısı Çekmeden Yaşama Kılavuzu'', ''Kendine Yüzde Yüz Duyarsız Olabilme'', ''Duygularımı Nasıl Yönetirim'', ''Maskeli Yaşam Hayal Değil'', ''Hayatla Arana En Doğru Mesafeyi Koy'', ''Düşünmeden Kalabilme Süresini Artırma Metodları'', ''Mutluluk Neden Ütopyadır'' konulu kitaplar dağıtılmalı herkese.

''Duyusal ve Duygusal Pazarlar'' her semtte hizmet vermeye başlamalı. Size biraz ''umut'' versem, ne kadar ''mutluluk'' verebilirsiniz bana? Şu içimdeki ''pişmanlığı'' alsanız da yerine biraz ''vurdum duymazlık verseniz'' ne iyi olur.  Kalbimin bu kadar çok hissetmesini istemiyorum, yarısı yeter bana, onun yerine ''tatma'' duyusu vermek isteyen var mı? Hiçbir şey lezzetli değil gibi son zamanlarda...

Farklı meslek dalları oluşturulmalı, fakültelere yeni ana bilim dalları eklenmeli. ''Duyguları Ayarlama Enstitüsü'' örneğin, en çok ihtiyaç duyulacak şifacıları yetiştirebilir. ''Gönüle Ferman Dinletme'' yüksek lisans programı ile desteklenirse daha etkin bir hale bile getirilebilir.
Tur şirketleri yeni gelişen bu sektöre ayak uydurup, insanları kendilerinden en uzağa götürebilmeyi vaat etmeli. Her şeyi biz halledeceğiz siz sakın merak buyurmayın, sizi kendinizden kurtarmak için ne lazımsa yapacağız, her şey dahil olacak ancak siz olmayacaksınız, demeliler.

Kalp ve yaşam aritmisi yaşayanlar için şiir okuma ve şarkı dinleme kotaları uygulanmalı. Sanat, ruhu dengede olanlar için bulunmaz bir gıdadır, herkes için değil. Sanat gösterileri öncesi kalp ve yaşam ritmi testi yapılıp, testi geçemeyenler için spor destekli tedavi programlarına yönelim sağlanmalı.

Kamu spotlarında, gerçekçi idealler ile reel başarı konuları titizlikle ele alınmalı. ''Aşka kandı, olacak sandı'', ''Yüreğinin sesini dinledi, uçurumu göremedi'', ''Aşk bir oyun, oyna ve çık'', ''İki kör aşığın trafik kazası'' gibi kısa filmler ile kamu algısı oluşturulmalı. Romantik mesaj veren tüm uyaranlara ''zararlıdır'' ibaresi konulmalı ve toplum katı bir realizm ile yoğrulmalı. Okullarda çocuklara, hayal etme fırsatı yaratabilecek tüm boşlukların tehlikeleri konusunda dersler verilmeli.
Acil durum cesaret kırma butonları her eve koyulmalı. İnsanlar sonradan pişmanlık duyacakları yanlış bir adım atmak üzereyken son dakikada bu butona basarak, ortama yayılan adrenalin ve kortizol hormonun optimum karışımı sayesinde kendilerini  bu tehlikeden koruyabilmeliler. 

Alkollüyken cep telefonu kullanmak yasaklanmalı bence ve kalp içeren tüm emojiler klavyeden kaldırılmalı. Umutsuzken gökyüzüne bakmamalı ve intiharı düşünüyorsa, bir çocuğun kaydıraktan kayışını izlememeli insan.

Not: Bir distopya kurgusudur.
İllüstrasyonlar Pascal Campion' a aittir.

7 Temmuz 2019 Pazar

Bir Hayalde Kaybolmak

Pazar, Temmuz 07, 2019 11
Ağaçların hüzünle salındığı, aya bakmanın acı verdiği, aklımda dolaşan şarkılardan hızla kaçtığım, sevdiğim dizeleri dile getirmek istemediğim, yazların şaşkın ve sıkıntılı, kışların kaygılı ve kederli geçtiği günlerdi. Gün doğumları birden selamı sabahı kesmiş, üzerimden geçen kuşların hissettirdiği sevinç, yerini kaybedilmiş bir ümide bırakmıştı. Kalbim bozuk bir pusulaydı, nereyi göstereceğini kestiremiyordum. Hayat her şey dahil bir mutsuzluk paketi gibi görünüyordu gözüme.

Bir hayalin sıcaklığına tutunmuştum. Düşündükçe daha da inanılan tüm düşler gibi, içine girip detaylandırdıkça giderek içine gömüldüğüm yumuşacık, kocaman bir sahil minderi gibiydi bu hayal. Yavaş ancak kararlı bir süreklilikle, fersiz bir mum alevinin yanışında, bu hayalin damla damla eriyip yok olacağını, miadını bir gün dolduracağını ve geriye kalanın sadece karanlıkta gördüğüm ışığın sıcaklığı olacağını bile bile yayılmakta sakınca görmemiştim. Yağmur yağmamış, sert bir rüzgar esmemişti. Sadece erimekte olan mum, zamanı gelince bitmiş, zeminle bir bütün olmuştu.
Bin parçaya bölünmüştüm. Hatalarım, pişmanlıklarım, anılarım, zihnim, hayallerim, bedenim, korkularım hepsi farklı bir şey söylüyordu. Henüz yokluğunu kavrayamamışlığın karmaşası hepimizi ele geçirmişti. Apansız, 'gülümsediğin bir an' bomba gibi düşüyordu aramıza, hasar görüyorduk. Sabahları gündeliğin karmaşasında bir koku, akşam üstleri güneşin kızıllığı, geceleri ise ay ve yıldızlar saldırıya geçiyordu. Günün hiç başlamayacak gibi geldiği kederli gecelerin, sabaha yaklaştığı bir zamanında olaysız dağılıyorduk sonra hepimiz.

Boğazımda yutamadığım bir yumru, her nefesim göğsümde alev, mideme bir yumruk yemiş gibi ruhum acıdan iki büklüm olsa da başım yukarıda, bedenim dik. Dışarıdan gözlemlenen bir çift uykusuz gözün daha derinini kimseye göstermiyorum, gururluyum. Bir yas tutuyorum neyin olduğunu bilmediğim, yaşamadığım bir hayatın hasreti içerisindeyim. En büyük kızgınlık, insanın kendisine duyduğu imiş. Kendime kızmaktan bitap düşüyorum. Kendimi suçlu ilan ettiğim her sabahın gecesinde, yine kendimle en büyük suç ortaklığının içindeyim. İhanetim de kendime, farkındayım.
Bir şeye başlamak, onu yaşamak ve sonlandırmak; Kimse bilmeden, tek başına ve düşüncelerin uçsuz bucaksızlığında gerçekle ilişkilendirdiğin her şeyin, seni o hayale bağlayan tüm ipuçlarının toz olup, yok olması birden... Bir duvara toslamak belki ya da kendini birden zifiri karanlıkta bulmak... İstilacı bir sarmaşık gibi zihnimi ele geçiren, beni gerçeklikten uzaklaştıran bu hayalde kaybolmadan, ondan ayrılmaya karar verdim. Hiçbir ağrı kesicinin dindiremediği bir kalp acısı çekiyorum şimdi. Bir hayali unutmak, gerçeğini unutmaktan zormuş. Bir hayali yaşayıp, tüketmek ise daha zor. 

Tesir gücü yüksek bir bombanın dağıtmış olduğu parçalarımı tekrar yerlerine koymak, kendimde yeniden bir bütün olmak mümkün olabilecek mi? Düştüğüm bu uçurumdan çıkarken bana uzattığın hiçbir şeye tutunmak istemiyorum artık. Gözlerine, gülüşüne tutunmadan, başaracağım. 

Bir melankoliğim, hüzün severim ve ne zaman ayrılık düşse takvim yaprağına, hep şairin dizeleri gelir aklıma: 'Ayrılık da sevdaya dahil.' ve eklerim, acı da öyle...
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili   Attila İlhan


Not.Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.
İllüstrasyonlar. Amanda Cass' a aittir.

29 Haziran 2019 Cumartesi

Godot'yu Beklerken'i Beklerken

Cumartesi, Haziran 29, 2019 10
GODOT'YU BEKLERKEN'İ BEKLERKEN | ANTALYA DT
2 perde | 1 saat 45 dakika
Yazan : DAVE HANSON | Çeviren : EKİN TUNÇAY TURAN | Yöneten : İLHAM YAZAR
KONU: Oyun bir tiyatroda sergilenen Samuel Beckett'in "Godot'yu Beklerken" oyununun sahne arkasında iki yedek oyuncunun yaşadıklarını anlatmakta; Godot'yu Beklerken'deki bekleme durumuna geçmeyi bekleyen yedek oyuncuların hikayesidir. Hayatları boyunca görünmeye çalışan ama görünmez olarak kalanların umutlarını, beklentilerini, hayallerini anlatan... sanata ve özellikle oyunculuğa olan tutku ve sevgilerinin ışığında; duygularını, beklentilerini, özlemlerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini ve mutluluklarını paylaşmanın yanı sıra, aktörlerin yaşadıkları zorluklara ve gösterdikleri fedakârlıklara da değinerek çelişkiler içinde devinen. Hırs ve komplekslerini, beceriyle beceriksizlik arasındaki bariz uçuruma nasıl görünmez bir köprü kurup cesaretle dolaştıklarını, büyük bir keyifle egolarını nasıl kabarttıklarını da çarpıcı diyaloglarla gözler önüne sererler… Ve beklemeye devam ederler ta ki... İyi seyirler… 
OYUNCULAR: SEDAT MAYADAĞ-GÖKHAN TÜZÜN-GÖKÇESU ULUKUT
Godot' yu Beklerken; 1949 yılında Fransızca olarak yazılmış Samuel Beckett' e ait eser, başlangıçta avangart "yenilikçi" veya "deneysel” bir tiyatro eseri olarak kabul edilmiş, bazıları tarafından garip ve saçma bulunmuştu. Buna karşın az zamanda oldukça tanınmaya başlayan ve dikkati çeken eser hızla klasik oyunlar arasında görülmeye başlanmıştır. Eser bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların, hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir kimsenin veya "şeyin " kendilerini kurtarmalarını beklemelerini konu alan sıra dışı bir oyundur.
Oyunun iki ana karakteri, Vladimir ve Estragon. Kısa adlarıyla Didi ve Gogo, Godot’yu beklerler. Godot gelmez. Godot’yu beklerken, Didi ve Gogo arasında zekice olmayan, sıradan, gereksiz ve saçma olarak nitelendirilebilecek konuşmalar geçer ama bu konuşmalar asla anlamsız değildir. Beckett, Didi ve Gogo arasında geçen saçma konuşmaların arkasında saklanmış, okuyucuya ileti göndermeye ve onların hayatın gerçekte ne olduğunu anlamalarına yardım etmeye çalışmaktadır.
Bu sene sezonun finalini Antalya Devlet Tiyatrosunun turne oyunu 'Godot'yu Beklerken' i Beklerken' ile yapmış oldum. Yılın yirmi beşinci oyunuydu. Tiyatro, operet, opera, müzikal, müzikal dinleti türlerinde farklı sahne gösterilerini içeren dolu dolu ve tatmin edici bir sene oldu benim için. Gelecek sezonun farklı deneyimleri için ise şimdiden merak ve heyecan duyduğumu ve çok sabırsızlandığımı söyleyebilirim.  
Godot' yu Beklerken' i Beklerken' in, Godot' yu Beklerken' i bilenler için çok daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Böylelikle afişteki ayakkabı ve şapkanın, oyuncuların bir gün sahneye çıkacaklarını beklerken yedikleri havucun, iki karakterin sahnede sürekli bir çatışma halinde oluşlarının ve bazı göndermelerin de anlam kazanacağını sanıyorum.
İki oyuncu Ester-Sedat Mayadağ(Estragon' un yedeği olabilir) ve Val-Gökhan Tüzün (Vladimir' in yedeği olabilir), bir tiyatroda “Godot’yu Beklerken” adlı oyun oynanırken, oyunda görevli aktörlerin yedeği olarak sahne arkasında hazır bekliyorlar. Hiç görmedikleri yönetmenin bir gün gelip onları sahneye çıkaracağını ya da asıl oyuncuların başlarına bir şey geleceğini ve sahneye çıkabileceklerini umut ediyorlar. 
Bu başlangıcı ve sonu belli olmayan belirsizlik halindeki bekleyiş içerisinde iki farklı karakter oyunu izliyoruz. Ester; daha uzun süredir bekleyişte olan ve nispeten daha deneyimli görünen, oyuncu eğitmeni olduğunu iddia ediyor aynı zamanda; bekleyişe daha bağlı olan karakter. Bekleme durumunu kanıksamış ve bu bekleyişin dışına çıkmayı reddediyor. Val ise daha genç ve deneyimsiz ancak zamanı gelince bekleyişi kırabilecek ya da kuralları bozabilecek cesareti içinde barındırdığını gösteriyor bize. Ve her akşam umutla onu izlemeye gelen Marie Hala' nın ölümü ile oyunun iptali üzerine yine de sahneye çıkamamış olmaları dahi Ester' in bekleyiş zincirini kırmasına yetemiyor. Oysa Val, kulisteki tek tuvaleti kullanma sırasının kendisine gelmesini beklemek yerine izleyicilerin kullandığı tuvaleti kullanırken karşılaştığı bir adam ile menajerlik sözleşmesi imzalayabiliyor. Bekleyişi kırdı ve bir şey oldu. Ancak günün sonunda Godot' yu Beklerken' deki 'bekleyişin sürekliliği' anlayışı ile karakterler bu çözümlemede de birbirlerinden ayrılıp, bekleyişi sonlandırmak yerine, birlikte beklemeye devam etmeyi tercih ediyorlar.
Bu metinde Samuel Beckett' in derin içerikli metaforları yerine biraz daha yüzeysel sanata, oyunculuğa, kıskançlığa vb yönelik replikler ile karşılaştım. Oyunun sahnelenişinde çıkış metnine biraz daha fazla gönderme belki Godot' yu hiç bilmeyenler için risk oluşturabilirdi ancak bilenler için lezzet unsurlarını çoğaltırdı diye düşünüyorum. Oyunculukların izleyici açısından inandırıcılığı tartışılabilir. Ancak hem oyuncular hem de izleyici için zor bir oyun olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Her beğeniye hitap edeceğini sanmıyorum. Tiyatroda sadece iki kişinin diyalogları ile ilerleyen ve çok az sayıda olay barındıran metinlerden hoşlanmayanlar için oldukça sıkıcı bir deneyim olacağını düşünüyorum:)

Godot' yu Beklerken' den biraz alıntı yapmak istiyorum:
Godot’yu Beklerken’de sömüren efendi Pozzo ile sömürülen uşak Lucky, Vladimir ve Estragon, ürkütücü boyuta ulaşan nefretlerine karşın birbirlerini bırakamazlar.
Estragon: Bağlı olup olmadığımızı soruyorum.
Vladimir: Bağlı mı?
Estragon: Bağlı.
Vladimir: Nasıl bağlı, yani?
Estragon: Ayaklarımızdan.
Vladimir: Ama kime? Kimin tarafından?
Estragon: Şu senin adama.
Vladimir: Godot'ya mı? Godot'ya bağlı ha! Ne düşünce! Ne alakası var? (Bir an.) Şimdilik.
Ve her gidiş kararında yinelenen replik aynı zamanda oyunun son repliğidir. Akmakta olan zamanın bekleme eylemi içinde açımlandığı Godot’yu Beklerken’de gitmeye karar veren kişiler, yinelemeye dayalı bir hareket görüntüsü oluştururlar:
Vladimir: Eee? Gidiyor muyuz?
Estragon: Evet, hadi gidelim.

Son olarak bana sevdiğim bir şiiri anımsattı bu oyun. Tam da aslında yazarın vermek istediği mesajı yerli yerinde veriyor gibi:

babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. bazen öyle olur, her şey üst üste gelir.
polis olmasaydım katil olurdum çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.
binlerce ceset, binlerce katil, ve bir evlilik gördüm.
seni, intihar ettiğin gün tanıdım kızım.
seninle o gün barıştım.
şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalın ayak anlayabildiğim şeyler var.
şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var.
bütün çaresiz insanlar gibi... dağılan bir okul gibi...
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım.
birbirine benzeyen parmaklar gibi ama her birinin eşsiz bir izi var.
bazen gözlerim dalıyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yine kulağımın dibinde.
hiç susmuyorsun, ağlamama asla müsaade etmiyorsun.
her şey affedildi babacık diyorsun hiç ayrılmayacağız diyorsun.
keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca.
bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana
ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. cesetler de benzemez.
ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.
koşan atlar düşen atları hatırlatır.
yağmur yağar.. durur.. tekrar başlar...
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. beşikten mezara kadar...
karanlıkta herkesle çarpışabilir insan.
yalan mı söylüyorum sana? affet beni kızım, affet!
bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım.

Seneye yeni bir tiyatro sezonuna devam edebilmek umudu ile, iyi ki tiyatro var!

22 Haziran 2019 Cumartesi

Akide Şekeri

Cumartesi, Haziran 22, 2019 6
AKİDE ŞEKERİ | BURSA DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : ALİ MERİÇ | | Yöneten : CENK TURAN
KONU :Güzeller güzeli Akide, ev ararken hayatının aşkını bulur. Geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez motifi olan orta oyunu türündeki oyun seyirciyi Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi renkli karakterlerle buluşturuyor. Sazlı sözlü eski İstanbul komedisine buyurun… 
OYUNCULAR: ACAN AĞIR AKSOY -  - CEREN KAYIŞ - CENK TURAN - ÇAĞRI DULUN - ORHAN ERGÜN - ÇAĞRI ZORA - ÖYKÜ ESENDEMİR - CANSU YILMAZ - ALİ BİRCAN TEKE - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU - EREM NALCI - ZEYNEP YILMAZ - ERDEM ERDOĞAN - SALİH CEM ŞENER - EMRE NURETTİN ÖRÜK - MURAT EMRAH KANRA - IRAZ HAZEL KÖRMÜKÇÜ - SIDIKA DERYA GÜMRAL - AYŞE DİNÇ
KANTOCULAR: IRMAK BAVKIR - NERGİZ ACAR - GİZEM TÜRKÖZ - ÇAĞLA GENÇ - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU
Küçük Tiyatro' da nöbetçi tiyatro kapsamında Bursa Devlet Tiyatrosunu ağırladık bu kez. Sanıyorum sezonun son oyunu da Antalya Devlet Tiyatrosunun 'Godot' yu Beklerken' olacak ve yılı bu şekilde kapatacağız. Eğer düşündüğüm şekilde olursa farklı türlerde 25 sahne gösterimi izlemiş olarak sezonu tamamlamış olacağım:)
Oyunun konusu: Akide, Arap Bacı ile birlikte kiralık ev ararken varlıklı Muhsin' e aşık olur.  Akide' nin babası ilk önce Akide' yi Muhsin´e verir. Ancak Muhsin mal varlığını kaybettikten sonra Akide' nin babası onu başka zengin birisi ile evlendirmek ister. Buna dayanamayan Muhsin intihar etmeye kalkar onu intiharın eşiğinden İsmail ve Kavuklu kurtarır. İsmail ve Kavuklu çevirdikleri oyunlarla gençlerin tekrar evlenmelerini sağlarlar. Finalde tüm sevenler sevdiğine kavuşur:)
Akide Şekeri için geleneksel Türk tiyatrosu, eski İstanbul ve Osmanlı dönemi komedisini içeren bir kabare tiyatrosu diyebiliriz
Oyun 5 müzisyenin sahnede yer almaları ile oldukça hareketli bir şekilde başlıyor. Ve oyunun enerjisi son sahneye kadar hiç düşmüyor.
Yine bir oyun içinde oyun kurgusu, kabaresini sergilemeye çalışan bir ekip, zamanında gelemeyen oyuncular ve yerine acilen sahneye çıkarılan roller, sahne arkası karışıklıkları, sahnede olmaması gerekenlerin durum komedilerine yer veriliyor.  
Aynı zamanda Türk yakın tarihinde yer alan komedi karakterlerini görebiliyoruz zaman zaman.
Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi hatta Karagöz Hacivat esintileri de yer alıyor diyaloglarda kimi zaman. Ayrıca ara ara kanto danslarını da görüyoruz.
İzleyiciler arasında pek çok çocuk seyirci gördüm. Çocuklara tiyatroyu sevdirebilmek adına seçilebilecek bol müzikli, eğlenceli, danslı, enerjisi yüksek bir oyun. Esprilerin ve komedi doğurabilecek unsurların seçiminin de bu düzeyde olduğunu düşünüyorum. Beklentisinin yönü farklı olup, bu türü sevmeyenlere kesinlikle uzak durmalarını önerebilirim :) 

Tiyatro oyunu tercihlerimde farklı türleri izleyip beğeniyor olsam da kalbimin derin replik ve uzun tiratları ile İngiliz ve Rus edebiyatının klasiklerinde olduğunu da belirtmek isterim:)

Bursa Devlet Tiyatrolarına teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli sanatçılarımız, iyi ki varsınız!

Not. Çokça önemsediğim rol-sanatçı eşleşmesini bu oyunda gerçekleştirmekte zorlandım. Ve yanlış bilgi vermek yerine bu kısma hiç girmemeyi tercih ettim.