9 Kasım 2018 Cuma

Tahtsız Kraliçe

Cuma, Kasım 09, 2018 3
TAHTSIZ KRALİÇE | ANKARA DT
1 perde | 1 saat 15 dakika
Yazan : ÖZLEM SARAÇ | | Yöneten : ÇAĞMAN PALA

KONU:
…Aslında sıradan olabilecek bir perşembe gecesiydi… Saat tam 7’de… Tam 5 kişi geldiler… Yediler, içtiler, gittiler… Hayatımın en unutulmaz gecesiydi…

OYUNCULAR:
BAŞAK ANAT ÖZCAN-ABDULLAH İNDİR-ELİF ŞEKER SAKA-SERAP KUNAK-CEVAT DUMAN-TUNÇ YILDIRIM-ZERRİN EPİKMEN-ŞAHNUR DEDEOĞLU


Suç ve Ceza' ya büyük güçlüklerle bilet alıp,oyuncu rahatsızlığı nedeni ile oyunun iptal edilmesi sonucu, yaşanan hayal kırıklığını bir nebze de olsa dindirebilmek adına, tiyatro hayali ile şekillenen günü başarısız bir kurtarma girişimi, olarak tanımlayabilirim bugünü :)
Oyunlara hazırlıklı gitmeyi seviyorum. Konuyu ve varsa eleştiri yazılarını güvendiğim bir kaç siteden okumaya çalışırım genellikle. Bu oyun için kısıtlı sürede okuduğum yorumlar çoğunlukla olumsuzdu. 

Metinde, kahramanımız Sevinç (Başak Anat Özcan)' in özelinde kadının toplumsal statüsü, ''evde misafir ağırlama sınavı'' üzerinden eleştirel bir bakış açısı ile anlatılmaya çalışılmış. Sevinç' in annesinin mutfağından, kendi mutfağına geçişini bir kariyer planlamasına benzetilmiş. 

Bu anlamda malzemesi bol, güzel şeyler çıkarılabilecek bir konu olmasına rağmen metnin yüzeysel kaldığını, zihnimizde bildiklerimiz dışında bir derinlik oluşturmadığını düşünüyorum.
Ancak oyunculuklar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ev sahibi Sevinç rolü ile Başak Onat Özcan' ı oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Diğer oyuncular da uyumlu ve başarılıydı.

Kimsenin kendi gibi olmadığı, mutsuz olmasına rağmen herkesin aslında çok mutluymuş gibi göründüğü 3 evli çift ve 1 bekar kadının akşam yemeği üzerinden ilerleyen konu, örgüsüyle bana Cebimdeki Yabancı filmini anımsattı. 
Dekor, ışık, müzik, kostüm metni ve oyuncuları destekleyen, rahatsızlık uyandırmayan unsurlardı. Son olarak final sahnesinin biraz daha çarpıcı olabileceğini düşündüğümü söylemek istiyor ve tek perdelik bu oyuna vakit ayırmak ile ilgili kararı size bırakmak istiyorum.

2 Kasım 2018 Cuma

Safranbolu

Cuma, Kasım 02, 2018 15
Ankara' dan bir günlüğüne uzaklaşıp, farklı bir yer görmek için iyi bir alternatif Safranbolu. 
1-Kristal Cam Teras
Tokatlı Kanyonu üzerinde yerden 80 metre yükseklikte, 11 metre genişliğinde ve 75 ton ağırlığı taşıyabiliyor.  Enfes bir Tokatlı Kanyonu manzarasını cam bir platformda nefesiniz kesilerek izleyebilirsiniz. Zeminin hafif sallandığını ve yükseklik korkusu olanlar için çok uygun olmadığını söylemekte fayda görüyorum. Bir de camlar çizilmiş ve biraz bulanıklaşmış yepyeni halini de görmek isterdim :)
2-Bulak(Mencilis Mağarası)
Safranbolu merkezine yaklaşık 8 km mesafede Bulak köyü sınırları içerisinde yer alır. Uzunluğu 6 km'ye varan mağaranın yalnızca ilk 400 metresi ziyarete açık olup ülkemizin 4. büyük mağarası niteliği taşıyan bünyesindeki dikitler, sarkıtlar, travertenler, göletler ve yer altı su kaynağı ile bir tabiat harikasıdır. Ziyaretçiler, girişin ardından dar bir bölümden geçerek ulaştıkları ana galeriye girdiklerinde mağaraya özgü muhteşem görüntü ile karşı karşıya kalırlar. Mağaranın içerisinde ilerledikçe de bu güzel görüntü etkisini arttırarak devam eder. Mağaranın ilerleyen bölümlerinde mağara içerisinde yer alan su kaynağı, yer yer 10-15 m'lik yükseklikten düşerek şelale oluşturduktan sonra sifon yaparak yer altında kaybolmaktadır. Daha sonra bu su, birinci giriş ağzının bulunduğu noktada tekrar yüzeye çıkarak, Mencilis kaynağı çıkış ağzını oluşturmaktadır.
Buradan gerçekten büyülendik. 3 milyon yıllık bir doğa harikası ve inanılmazdı. 150 basamaklı zorlayıcı bir merdiven ile mağaraya giriş yapıldığını ve sadece rehber eşliğinde gezilebildiğini eklemek istiyorum. Daha fazlasını istiyorsanız profesyonel ekipler kurup, sadece 400 m ile yetinmeyip 4 km lik parkuru izinli bir şekilde de tamamlayabiliyorsunuz.
3-İki Kaşık Restoran
Yemek için TripAdvisor' da bulduğumuz bu restoranı seçtik. Küçük ve dar bir mekan olduğunu söyleyebilirim. Yöresel lezzetleri tatmak için tavsiye ediyorum. Fiyat-fayda grafiğinin de orantılı olduğunu ve işletmeciliğinden memnun kaldığımızı söyleyebilirim.
4-Safranbolu Çarşı
''Demirciler Çarşısı: İzzet Mehmet Paşa Camisi altından geçen Akçasu deresinin iki yakasına kurulan çarşı sıcak ve soğuk demircilik el sanatlarının üretildiği yaşayan tek Lonca çarşısıdır. Bakırcı ve kalaycı esnaf da bu çarşı içerisinde çalışmaktadır'' burada hem nostaljik hem de hediyelik bir çok obje ile karşılaşabilirsiniz:)
5-Cinci Hamam-Cinci Han
Cinci Han; Safranbolu'lu Karabaşzade Hüseyin Efendi (Cinci Hoca) tarafından 1645 yılında yapılmış.Mimarı kesin olarak bilinmiyor, yalnız Koca Mimar Kazım Ağa tarafından yapıldığı sanılmakta. Tarihi İpekyolu' nun etkinliğini yitirmeye başladığı 20.yy' a kadar kervansaray olarak kullanılan Cinci Hanı 20.yy başlarından itibaren Safranbolu esnafı tarafından depo olarak kullanılmış daha sonra gerekli restorasyonu yapılarak otel olarak kullanılmaya başlanmış. 
Cinci Hamam da aynı şekilde ve hala hamam olarak kullanılmaya devam edilmekte :)
Çarşı içerisinde bol bol lokumcu var. Tabi ki ilçeye adını veren bitki olan 'safran' lı lokum, çay, gazoz, pilav, muhallebi gibi bir çok farklı yiyeceği de tatma imkanı bulabilirsiniz. 
6-Konaklar - Kaymakamlar Gezi Evi
Safranbolu'da oldukça fazla tarihi konak var. Biz içlerinde 18. ve 19.yüzyıl Türk toplumunun geçmişini, kültürünü ve yaşama biçimi ile teknolojisini yansıtan Safranbolu Evleri arasında önemli bir örnek olan Kaymakamlar Gezi Evi' ni gezmeyi tercih ettik. 
7-Hıdırlık Tepesi 
Bu tepede; Safranbolu panoramasını, tarihi konakları ve bu konakların bulunduğu Arnavut kaldırımlı sokakları önünüzde hiç bir engel olmaksızın kahvenizi yudumlayarak kuş bakışı izleyebilirsiniz :)
8-Kent Tarihi Müzesi-Eski Hükümet Konağı
1904-1906 yılları arasında kale olarak adlandırılan tepeye inşa edilen Hükümet Konağı 19 Ocak 1976 yılına kadar hükümet konağı olarak kullanılmış ve bu tarihte çıkan bir yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiştir. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından başlatılan restorasyon çalışmalarına başlanmış ve 2006 yılında tamamlanarak, Kent Tarihi Müzesi olarak hizmete açılmıştır.Kent Tarihi Müzesi, kentin kültürel, tarihsel, sosyal zenginliğini tanıtmak ve gösterebilmek amacıyla Safranbolu ile ilgili her türlü bilgi, belge, eşya, görsel malzeme, ses ve görüntü kayıtlarını bünyesinde bulundurmak, bu verilere dayalı geçici ve sürekli sergiler düzenlemek amacıyla kurulmuş kültür birimidir.
Kent müzelerini çok seviyor ve gezebilmeyi önemsiyorum ancak bu müzede çok çarpıcı ve etkileyici bir kültürel miras göremediğimi söyleyebilirim. Müzenin hemen yanı başında ise saat kulesi vardı;
Safranbolu tarihi eserlerinin bir arada sergilendiği vadinin ortasındaki Kale’nin üzerinde bulunan Saat Kulesi, Padişah III. Selim’ in Safranbolu’ lu sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından 1794-1797 yıllarında yaptırılmıştır.Safranbolu Saat Kulesi ülkemizde bulunan saat kulelerinden çalışır durumda olan ve içine çıkılabilen en eski saat kulesidir.
Safranbolu' dan Ankara' ya dönüş; ''mutlulukla yaşanmış harika bir gün'' kategorisinde anılarımızda yerini aldı :)
Yaşasın yolda olmak:))
DEVAMINI OKU

1 Kasım 2018 Perşembe

Çemberin Altı Noktası-Kulis Sanat

Perşembe, Kasım 01, 2018 1
5 yıl ya da 50 dakika insan hayatında neler değiştirir ?
İş dünyasının önemli isimlerinden biri, tanınmış bir psikolog ve sıradan bir adam! Bir Plaza asansöründe mahsur kalıyor ve hikaye başlıyor. Bu üç hayatı burada birleştiren kader mi? Seçimler mi?
Küçücük dünyamızda büyük kesişimler rastlantı olabilir mi? İster istemez iletişim kuran bu üç yabancı zamanla birbirlerine en gizli anılarını açıyor. Günahlar, sevaplar, hatalar, pişmanlıklar, keşkeler, itiraflar… Masumiyet çok sık el değiştiriyor bu asansörde.
Bu güzel bir terapi biçimi, peki asansörden çıkmadan sorunlarına çözüm bulabilecekler mi?

1 Perde - 1 Saat
Oyun Yazarı: Gasper Jegnar takma adını kullanan Onur Algın.
Oyuncular: İrfan Kılınç - Çisel Ocak - Emre Kaymak
Yönetmen: Emre Yurttakalın

İlk tercihim Devlet Tiyatroları olsa da özel sahnelere şans vermek gerek gerektiğini düşünüyorum. Ve bu şekilde çok farklı topluluklar ile de tanıştığımı söylemek istiyorum. Örneğin Tatbikat Sahnesi, Devinim Tiyatro, Ankara Sanat Tiyatrosu ve son olarak Kulis Sanat deneyip beğendiklerim. Perde Sanat deneyip çok bana hitap etmemiş bir oluşum. Ve Bilkent Tiyatro ile Bambu Tiyatro ise şu an denemek istediklerim :) 
Bu fotoğrafta İrfan Kılınç yerine bazı afişlerde de olduğu gibi Ersen Ocak var. 
Oyunun tek referansı benim için 'İkinci Katil' ile tanışıp çok beğendiğim İrfan Kılınç' tı. Diğer detayların hiçbiri hakkında bir fikrim yoktu, dolayısıyla oldukça düşük beklentiler ile oturdum yerime. 

Sahne açıldığında bir asansörde kapalı kalmış üç kişi görüyoruz, ancak altı kişinin hayatının kesiştiği bir çember içerisinde geçiyor olaylar. Bu nedenle ''Çemberin Altı Noktası'' oyunumuzun adı:) Gerçekten etkileyici bir metin bu kadar iyi olacağını açıkçası beklemiyordum. Rahatsızlık veren en ufak bir cümle, sırıtan tek bir kelime yoktu. Final kurgusunu başarılı bulduğumu eklemeliyim.

Oyunculuklar konusunda ise İrfan Kılınç' ın  inanılmaz olduğunu, ses, mimik, vücut dili her şeyi tam ölçüsünde kullandığını söyleyebilirim. Ve Çisel Ocak' ın da sahnede hiç sönük kalmadığını ve oldukça başarılı bir performans gösterdiğini; Emre Kaymak' ın ise oyun sonlarına doğru artan etkisi ile oyunculuğunu fark ettirdiğini ve sahneye çok yakıştığını düşünüyorum. Üç oyuncunun enerjisi de oldukça uyumluydu.  

Oyun Kulis Sanatta, Kulis Sanat Bahçelievler 7.Caddeye çok yakın, küçük şirin bir yer. Oyun çıkışında oyuncular ile çay, kahve içebilir ve sohbet edebilirsiniz. İrfan Kılınç ile yaptığımız sohbette ''12 Öfkeli Adam'' ın Aralık programında Ankara Devlet Tiyatrolarında olacağı bilgisini de aldığımı paylaşmak istiyor ve 'yaşasın tiyatro!' diyorum :))

24 Ekim 2018 Çarşamba

Napier' in Kemikleri

Çarşamba, Ekim 24, 2018 12


John Napier (1550 - 1617) İskoç bilim adamı ve matematikçidir. Napier matematik işlemlerini basitleştirmeye çalışmış ve bu amaçla logaritmayı ve Napier Kemikleri adı verilen bir hesaplama sistemini geliştirmiştir.
Napier Çubukları da denilen bu sistem sayesinde insanların zorlandığı çarpma, bölme ve karekök alma gibi işlemler oldukça kolay hale gelmiş ve o yıllardaki ticarette sıklıkla kullanılmıştır.Napier kemikleri üzerilerine rakamlar kazınmış tahta çubuklardan oluşur. Bu çubuklar ile sayılar oluşturulur ve basit yöntemler ile hesaplamalar yapılır.
Napier ile Eren' in ödevi sayesinde tanıştım. Ve Napier' in sistemini anlayınca hem çok şaşırdım hem de çok etkilendim. Yapımı oldukça kolay olan Napier kemiklerini, siz de evde çok rahat yapabilirsiniz. Biz sadece çarpma kısmıyla ilgilendiğimiz için diğer işlemlerin nasıl yapıldığını bilmiyoruz.
1.Adım) 10 birime 9 birim karelerden oluşan çizimi yaparak, ilk sırayı 0' dan 9' a kadar numaralandırıyoruz. Her bir kareyi ise köşegenlerinden çapraz olarak ikiye bölüyoruz.
2.Adım) 3 sütunu üzerinden örneklersek, ilk haneler onlar basamağı ve ikinci haneler birler basamağını anlatıyor. Ve 3' ün katları şeklinde gidiyor. 06-09-12-15-18-21-24 ve 27. Her sütunu bu şekilde dolduruyoruz. Bunlar bizim kemiklerimiz olacak :)
3.Adım) Tablayı oluşturmak. Satırları 1' den 9' a kadar numaralandırıyoruz.
4.Adım) Kemiklerimiz tabla üzerinde böyle görünmeli.
5.Adım) Sayı sütunlarımızı kesiyoruz. Ve eğlenmeye hazırız. 
Üç tane örnek üzerinden çarpma yapmaya çalışacağız :)
Örnek 1) 8.491 ile 9 ' u çarpalım. 8-4-9-1 sütunlarını tablaya sırasıyla yerleştiriyoruz. Ve 9 satırına odaklanıyoruz. En son haneden başa doğru çaprazları ok yönünde topluyoruz. Bulduğumuz sonucun son basamağı oluyor. 
(9)-(0+1)-(8+6=14, 14' ün 4' ü, elde var 1)-(3+2=5, 1 de elde=6)-(7)
9-1-4-6-7 biz rakamları aynı çarpmada olduğu gibi tersten yazınca sonuç 76.419:)
En keyifli kısmı ise hesap makinesi ile kontrol etmek.
Örnek 2)82x75=? Önce 5 satırını buluyoruz:410, sonra 7 satırını 574. Ve aynı normal çarpmada olduğu gibi bu iki sayıyı alt alta yazıp, topluyoruz. Sonuç=6.150 :)
Örnek 3) 4.582x59=? Önce 9 satırı ile işimizi hallediyoruz. 41.238.
Sonra 5 satırını yapıyoruz. 22.910. 
Alt alta yazıp normal çarpmada olduğu gibi ilk rakamın son basamağının altı boş kalacak şekilde topluyoruz. 
Sonuç= 270.338 :) 
Hesap makinesi ile kontrol etmeyi unutmayın :)

20 Ekim 2018 Cumartesi

Kış Masalı

Cumartesi, Ekim 20, 2018 10
2 perde | 2 saat 45 dakika
Yazan : WILLIAM SHAKESPEARE | Çeviren : TURAN OFLAZOĞLU | Rejisör : HAKAN ÇİMENSER
KONU: Sicilya Kralı Leontes'in, uzun süredir sarayında ağırladığı eski dostu Bohemya Kralı Polixenes ile karısı Hermione arasında bir ilişki olduğundan şüphelenmesi ile olaylar başlar. Bu kıskançlık Kral ile birlikte etrafındakilerin de hayatına dokunacaktır.
Değiştiren ve dönüştüren, başlatan ve nihayetlendiren, ayıran ve birleştiren, var eden ve yok eden zaman...
Bırakın zaman örtsün üzerini her şeyin, bu masalın sihriyle. 
OYUNCULAR: MESUT TURAN-EKİN TUNÇAY TURAN-MEHMET DEMİRALP-FÜSUN GÜNUĞUR-GÖKÇE YURTSAL-FARUK GÜNUĞUR-BİLAL GÜRDERE-BAHADIR KARASU-EMRE ERÇİL-SELİN KAHRAMAN-KORAY ALPER-GİZEM YÖNEL-İSMET TAMER-DUYGU BİÇER-BENGÜ ATAR-SERCAN ÇELİK-H. ÇAĞRI İLİKOĞLU-S. EYLÜL NALBANTOĞLU-TANSEL AYTEKİN-YAĞMUR EVİN
Bohemya kralı Polixenes Sicilya kralı Leontes'in sarayında konuk olarak kalmaktadır. Karısıyla Polixenes arasında uygunsuz ilişkiler olduğunu sanan Leontes, konuk kralı öldürmeye kalkarsa da, Polixenes kaçmayı başarır. Öfkelenen Leontes, karısı Hermione'u hapse attırır.
Kadın orada bir kız çocuğu doğurur. Sicilyalı soylulardan Antigonus'un karısı Paulina, çocuğu krala gösterip onu merhamete getirmeye çalışır, ama çabası boşa gider. Leontes, çocuğu ıssız bir deniz kıyısına bırakmasını buyurur Antigonus'a. Delphos Tapınağı'nın kâhinleri Hermione'un suçsuz olduğunu bildirdikleri halde, kulak asmaz Leontes. Ancak, oğlu Mamillus, annesine kötü davranılmasına dayanamayıp ölünce, Sicilya kralı kederden allak bullak olur.
Bu arada, Antigonus, Hermione'un küçük kızı Perdita'yı Bohemya kıyılarına bırakır; dönerken bir ayının hücumuna uğrar ve ölür. Perdita genç bir kız olduğunda, Bohemya kralının oğlu Flozel ile karşılaşır. İki genç birbirini sever.
Ancak, Kral Polixenes bunu öğrendiğinde öfkelenir. Sevgililer kaçıp Sicilya kralının sarayına sığınırlar. Perdita'nın kim olduğunu öğrenen Leontes hem sevinir, hem de karısını yitirdiği için üzülür. Bunun üzerine Paulina, karısının bir heykelini göstermeyi vaad eder Leontes'e…
Temsil, 1611 yılında yazılmış oldukça farklı bir Shakespeare eserinin Hakan Çimenser yorumu. İlk perdede Sicilya kralı Loentes(Mesut Turan)' in yaşadığı ağır kıskançlık duyguları ile baş edemediği karanlık bir trajediyi, ikinci perdede ise renkli görüntüler ve dansların yer aldığı, Sicilya kralının kızı Perdita ve Bohemya kralının oğlu Flozel' in aşık olması ile romantik anların da yaşandığı komedi öğeleri de içeren bambaşka bir kurguyu izledik. İlk perdenin sonunda rejisörün tercihi olduğunu düşündüğüm Antigonus' un ayı tarafından parçalanarak öldürülmesi absürt komedi şeklinde canlandırıldı. Ve o ağır trajediden absürt komediye jet gibi geçiş izleyiciden olumlu bir tepki aldı bence :) İkinci perde ise, eserin adının neden 'Kış Masalı' olduğunu fark edeceğiniz masalsı bir final ile sonlandı.
İlk perde boyunca Sicilya kralını oynayan Mesut Turan' ın oldukça başarılı bir performans gösterdiğini düşünüyorum. Mesut Turan' ı daha önce 'Yastık Adam' da iyi polis Tupolski karakteri ile izlediğimi ve orada da başarılı bulduğumu hatırlıyorum.
Ve Emre Erçil de başarılı bulduğum bir diğer oyuncu oldu. Enerjisi ve canlandırdığı karakter ile oyuna iyi bir katalizör olduğunu düşünüyorum. Emre Erçil' i de daha önce 'Çalıkuşu' oyununda izlemiştim.

Bohemya kralı Polixenes' i canlandıran Mehmet Demiralp' i de Şempanzeler oyunundan anımsıyorum:) 

Kış Masalı, Ankara Devlet Tiyatrosunun usta oyuncularını barındıran iyi bir kadroya sahip. Ve bir kaç detay dışında (Sadece Paulina rolü ile Füsun Günuğur' u ses ve görsel olarak oyunun içine tam nüfus edememiş ve sanki oraya ait değilmiş gibi hissettim. Kendisinin tiyatroya yıllarını vermiş usta bir sanatçı olduğunu biliyorum ancak bu oyunda yolunda gitmeyen bir şeyler vardı sanki) oyunun bütününü etkileyecek bir olumsuzluk hissetmedim.

Oyunu ve oyuncuyu destekleyen dekor, kostüm, müzik, koreografi başarılıydı. 
Süre olarak tiyatro için uygun bir süreye sahip olmasına rağmen özellikle ikinci perdedeki bazı sahneler, izleyiciye saatlerine bakmayı hatırlatacak kadar uzatılmıştı. İzlemesi çok kolay olmayan ancak iyi bir metne, iyi bir kadroya sahip Akün Sahnesinde oynanan Kış Masalı' nı Ankara tiyatro izleyicinin izlemesi gerektiğini düşünüyorum :)

15 Ekim 2018 Pazartesi

Şenol Abi

Pazartesi, Ekim 15, 2018 12
Henüz mahallemize taşınırken dikkatimi çekmişti Şenol Abi. Eşyalar kamyondan indirilip yan binamızın üçüncü katına çıkarılırken, O ikili koltuğu saksı taşır gibi omuzlamış, verandadan kendisini şaşkınlıkla izleyen bana gülümseyerek göz kırpmıştı. 

Kısa süre sonra yaptığı güç gösterileri ile mahalledeki tüm çocuklar için büyük bir merak unsuru olmuştu. O da bizleri sevmiş ve sadece arkadaşlığımızı değil hepimizin hayranlığını da kazanmıştı. Çünkü birer tane bacaklarında koala olan, birer tane omuzlarında, bir tane de kucağında beş çocuğu birden taşıyabiliyordu:) 'R' harfini söyleyememesinin sevimliliği ile bizlerle sohbet etmekten hiç sıkılmıyor bize bir sürü hikayeler anlatıyordu. Bakkaldan gazoz, çekirdek ısmarlıyordu. Apartmandan çıkar çıkmaz etrafını saran çocuklardan görünmez oluyor, peşinde bir çocuk ordusu ile dolaşıyordu. Bisikletimiz mi bozuldu çare onda, düştük bir yerimiz mi kanadı doğru Şenol Abi'ye, kavgaya mı tutuştuk Şenol Abi çözerdi. 
Sadece çocukların değil büyüklerin de vazgeçilmezi olmuştu. O kadar güçlüydü ki herkes onu isterdi. Ev mi taşınacak, kum mu çekilecek, tamir işleri mi elinden gelmedik iş yoktu. Fındık toplama vakitleri en aranılan ırgat oydu. Hiç yorulmaz, gık demez akşama kadar gülümseyerek çalışır, en yüksek dallara, en imkansız uçurumlara iner bahçeyi kurtarmadan bırakmazdı. Fındık çuvallarını üst üste koyup ikişerli taşırdı. Hele babam bayılıyordu Şenol Abi' ye. Balığa çıkarken Şenol, ava giderken Şenol, fındıkta Şenol, başakta Şenol :)

Alt katlarında oturanlar hem onların ev sahibi hem benim yakın arkadaşlarımdı o yüzden kardeşim, ben, Ali ve Feyza öncelikli çocuklardık Şenol Abi nezdinde:) Bir de yeğeni Deniz vardı. Şenol Abi' nin ablası boşanmış, kızı Deniz ile birlikte onlara taşınmıştı. Biz beş çocuğa Şenol Abi bir yaz rüyası yaşatıyordu. 
Bir gün dedi ki ''Pıypıylı uçurtma yapacağım size, uçtukça pıy pıy edecek, biz de aşağıdan duyacağız''. Malzemeleri birlikte almış, üç çıtalı, altıgen, rengarenk, uzun kuyruklu uçurtmamızı hep birlikte yapmıştık. Sonra deniz kenarındaki boş alana gidip, uçurtmayı uçurmuştuk. Şenol Abi' nin o gün ne kadar mutlu olduğunu, belki bizlerden çok daha keyifli olduğunu hatırlıyorum. Hepimiz tek tek uçurtmanın ipini tutmuş, uçurtmayı yönlendirmeyi, yükseltmeyi, alçaltmayı öğrenmiştik. O hakimiyet duygusunu ve o gücü hissetmemizi sağlamıştı. Pır pır sesinin bizi çok mutlu ettiği harika bir gündü.  

O yaz en mükemmel tüftüf, en profesyonel sapan, en hızlı tornet, en büyük uçurtma, en güzel ok-yay, en çok gazoz kapağı ve en çok hava bizdeydi:)

Mevsim yazdı ve yüzmek bizim işimizdi :) Şenol Abi ile neredeyse havanın yüzmeye elverişli olduğu her gün limanın ucundaki Kumluk dediğimiz yere yüzmeye giderdik. Liman, mendirek de derdik, büyük kayalıklardan yapılmış bir dalga kırandı. En uçta üzerine tırmanmaya bayıldığım bir deniz feneri vardı. Kasabamız girişinde liman, çıkışında ise iskele olan bir kıyı kasabasıydı ve liman-iskele arası yüzebilmek çocukluğumun en prestijli deneyimiydi. Şenol Abi bir gün bize bu fikir ile geldiğinde kendimi uzaya çıkacak kadar heyecanlı hissetmiştim. Hepimiz yüzme biliyorduk ancak tedbiren simitlerimiz, kolluklarımız, paletlerimiz ile Şenol Abi' nin peşinde ördekler gibi nasıl mendirekten, iskeleye yüzüp geri gelebildik, düşündükçe hala şaşıyorum :) 
Şenol Abi çok spor yapıyordu ve çok güçlü akciğerlere sahipti. Suyun altında hareket halinde olmasına rağmen çok uzun süre kalabiliyordu. Bir gün dedi ki, ben denizin dibinde yürümek istiyorum:) Şnorkellerle onu izledik. Suyun altında devasa bir kayayı kucaklayıp, kaya sayesinde denizin dibinde yolda yürür gibi yürümesi, bir film sahnesi gibi gözlerimin önünden hiç gitmedi. Hatta bir süre sonra işi ilerletmiş o kayayla yürürken biz de beline sarılıp suyun altında onunla gezmeye başlamıştık. Bugün bu kadar iyi yüzüyorsam, bunu Şenol Abi' ye borçluyum.

Suyun altında bu kadar kalabilmenin farklı kazanımları da vardı; Şenol Abi en büyük ve en lezzetli midyeleri bizim için topluyor, onları taş ve tenekeden yapılmış düzenekte pişirerek afiyetle bizlere yediriyordu. Tuz ve ekmek ile yediğimiz bu atıştırmalık, çocukluğumun en lezzetli yiyeceği olmuştur her zaman. 

Şu an nerede ve ne yapıyor hiç bilmiyorum. Sonraki yazlar ya uzak bir inşaatta çalışmaya başlamıştı ya da ben biraz daha büyümüş farklı arkadaşlar bulmuştum. Ancak O, çocukluğumun en güzel yerinden bana hep gülümseyerek bakmaya devam etti. Şenol Abi, yetişkin kavramı ile bağdaşamayacak şekilde hesapsız, hevesli, coşkulu ve tertemizdi. Şenol Abi bir yetişkin değil, sadece biraz fazla büyümüş dev cüsseli bir çocuktu :)

Not. Görseller Pascal Campion.

7 Ekim 2018 Pazar

Sevda Dolu Bir Yaz

Pazar, Ekim 07, 2018 5
SEVDA DOLU BİR YAZ | ANKARA DT
1 perde | 65 dk
Yazan : FÜRUZAN | | Yöneten : ERAY ESEROL

Kız -Kim olduğumu, kimlerden olduğumu bilmek istiyorum!
Anne -Ne diye anlatıyorum bunları? Baştan sona ne diye oynuyorum bütün bunları sana? Kim olduğunu, kimlerden olduğunu bil diye.
Osmanlıdan günümüze nesiler boyu devam eden kimlik kavgasını, Anne ve Kız, tüm hayatı sorgulayarak sona erdirmeye çalışırlar. Sevda Dolu Yazlardan başlayarak, Füruzan’ın güzelim Türkçesiyle…

OYUNCULAR : ŞEYDA AKOVA BALCIOĞLU - YAPRAK SELİN ONAT - AYŞE AKINSAL


Füruzan Kimdir?


Feruze Çerçi veya tanınan adıyla Füruzan (d. 29 Ekim 1932, İstanbul), Türk yazar.
Çağdaş Türk edebiyatının önemli isimlerinden birisidir. Türk öykücülüğünde genellikle "küçük insanlar" diye adlandırılan toplumun ezilmiş, hakkı yenmiş, duyarlıklı iç dünyaları keşfedilmemiş insanlarını yazmıştır. Öykünün yanı sıra şiirden, romana, gezi yazısından, denemeye, şiire ve çocuk kitabına kadar edebiyatın farklı türlerinde eserler vermiş, öykülerinin bazıları tiyatro sahnesine ve sinema perdesine taşınmıştır. 1970' li yıllarda en çok dikkat çeken üç kadın yazardan biri olarak Sevgi Soysal ve Adalet Ağaoğlu' yla birlikte anılır.
Gülsün Кaramustafa ile birlikte yönettiği Benim Sinemalarım filmi, Türk sinema tarihinin en başarılı eserleri arasında sayılır.
Bu sene tiyatro sezonunu Elif ile birlikte Ziraat Sahnesi' nde açtık. Oyunun tek perde oluşu ve konunun anne-kız karakterleri etrafında dönmesi seçim nedenimdi. Elif ilk yetişkin tiyatro deneyiminden başarı ile çıktı. İyi bir tiyatro izleyicisi oldu, metnin ağırlığı ve bazen konunun zor ilerleyişine rağmen sıkılmadığını ve daha çok oyun izlemek istediğini söyledi :) Bu kış hafta sonu matine izleyicilerine biz de dahil olacağız gibi görünüyor.
Füruzan bu eserinde 1940-50' lerden 1970-80' lere uzanan bir öyküyü anlatıyor. Öyküde dört kuşak var. Hikayede, İstanbul' da bir köşkte yaşayan zengin ve köklü bir ailenin; sert, otoriter Büyük hanım figürü, ilk kuşak olarak yer alıyor. Küçük bey (evin oğlu)' in, yoksul komşu kızı ile yaşadıkları ilişki sonucu doğan kız çocuğu ve bu çocuğun ailede kabul görmemesi sonucu gelişen olaylar; kötü anılarla dolu geçen hüzünlü bir çocukluk öyküsü anlatılıyor.
Köşkte, annesini hiç göremeden, babasına baba demesine bile izin verilmeden besleme olarak büyütülen kız çocuğunun, evlendirilip bir kızı (dördüncü kuşak) olması ile kuşaklar tamamlanıyor. Biz temsilde iki kadın oyuncu görüyoruz. İlki köşkte büyüyen ve karşımıza anne olarak çıkan Şeyda Akova Balcıoğlu ve kızı rolündeki Yaprak Selin Onat. Bir de Besime Kalfa var (Ayşe Akınsal) görüntüleri ile oyuna eşlik ediyor.
Oyunun geçtiği zaman ise 80' ler. Sahnede üniversite öğrencisi olan kızını, dikiş dikerek zorluklarla okutmaya çalışan bir anne ve onun geçmişe dair anlattığı hikayeleri izliyoruz.
Perde, İncesaz' ın solistlerinden Melihat Gülses' in nostaljik sesinden ''Rüzgar Kırdı Dalımı'' isimli buselik makamından bir eser ile açılıyor. Oyunda iki kadın oyuncu, oyun içinde oyun oynayarak geçmişte yaşananları rolden role geçip izleyiciye anlatıyorlar. Sahnede büyük hanım, dede, baba, kalfa, anne anneyi farklı farklı şekillerde görüyoruz. Çünkü bu rollere kah Şeyda Akova Balcıoğlu kah Yaprak Selin Onat giriyor.
Yönetmen Eray Eserol, Behzat Ç. dizisindeki Tahsin Amir:) Kostümler, dekor, müzikler, ışık ve sahne detayları iyiydi. Oyunculuk olarak Şeyda Akova Balcıoğlu' nu daha başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Anne-kız rolüne uygun olamayacak kadar yaşları yakındı ancak bunu ben kendi adıma sorun etmedim, hayal gücüm ile yaş farkını artırdım:) Metin; içine alan, sürükleyen, akıcı bir metin değildi. Oldukça hüzünlü ve dramatik bir öyküydü anlatılan ve finalde verilmeye çalışılan olumluluk bu duygusal ağırlığı hiç dağıtamadı. Final, oyunun içerisinde kayboldu. 
Bu oyunun, ulaşım ve zaman avantajı ile Ankara' lı tiyatro severler için güzel bir alternatif olabileceğini düşünüyorum ve her zaman olduğu gibi ''yaşasın tiyatro'' diyorum!

-"Babamla geçen tren yolculuğumu, sıkıntılı, kasvetli zamanlarımda, hatta düğünümde bile düşünmüşümdür.
Bana düğün de yaptılar elbette.
Ayaklı Singer dikiş makinem de çeyizimdendir."
-"Bir ara gözleri bana rastladığında, kimsenin seçemeyeceği çabuklukta, kışkırtıcı bir göz kırpmayla, kaçamak bir şekilde gülümseyiverirdi.
Beni severdi, biliyor musun severdi, sahiden severdi."
-"Bir de 'gençler birbirlerini görsünler' dendi.
Aman bilsen babanın nasıl da bembeyazdı elbiseleri. Ayakkabıları da öyle.
Denizaltıcı.
Boyu boyuma göre uzun, çenesi güzel bir adam. Denizgediklisi.
'Olur efendim' dedim. Ne diyecektim ki...
Evlendik."

25 Eylül 2018 Salı

İkilem

Salı, Eylül 25, 2018 14
Hayatta yaşadığım ilk hayal kırıklığı bir ''değerlendirme hatası''ydı. En sevdiğim öğretmenim karşılaştığı onlarca farklı sorun arasında, benimkini önemsiz görmüş ve mümkün olduğunca az vakit harcayarak çözmek istemiş, arkadaşım ile tutuştuğum kavgada, cezayı bana kesmişti. Oysa ben haklıydım ve haklı olmak, bir çocuk için ölümüne direnmek demekti. Öğretmenim meseleyi kendince çözmüştü. Ancak o zamanki aklımla benim bundan çıkardığım sonuç, dinlenmeye değer bulunmadığım, itirazlarımın etkisizliğinin üzüntüsünden çok, güvendiğim birinin ''değerlendirme hatası'' yapmış olduğuydu. 
O günden sonra pek çok hayal kırıklıklarım oldu. Beklentilerimin, isteklerimin, umutlarımın gerçekleşmediği oldu. Sevdiğim insanlardan beklediğim duygusal yanıtları alamadığımda, işler planladığım gibi gitmediğinde, emeklerim karşılıksız kaldığında, maddi imkansızlıklar karşıma ısrarla çıktığında üzüldüm, hayal kırıklığı yaşadım. Bunun ne demek olduğunu, üstesinden nasıl gelinebileceğini, canımı ne kadar acıttığını ve düştüğüm yerden nasıl kalkabileceğimi öğrendim.

Yeni deneyimlediğim hayal kırıklığı ise benim yüzümden başkalarının yaşadığı hayal kırıklığı ve bu duygunun benim üzerimdeki yansımaları olarak tanımlanabilir. Ve maalesef bu berbat utancın üstesinden gelebilecek kadar donanımlı değilim. 

Bir çok nedenden dolayı ailemin tek çıkış biletiydim. Kardeşlerimin aksine okul ile arası iyi olan, evin akıllı, yakışıklı çocuğuydum. Okul başarılarım arttıkça evde her şey bana göre dizayn edilmeye başladı. İki odalı evimizde rahat ders çalışabileyim diye tek odayı bana tahsis ettiler. Kafam çalışsın diye yemeğin etlisini, tatlının sütlüsünü bana verdiler. İlkokul, ortaokul ve liseden sonra ailemin en büyük hayali mühendislik fakültesine girmeyi de başarmıştım. Eşe, dosta, komşuya, akrabaya nazar değecek diye anlatmıyorlardı ama gururdan gözleri doluyordu. Okulu büyük maddi sıkıntılar içerisinde bitirdiğimde ise tüm zorluklar bir anda uçup gitmiş evde adeta bir bayram yaşanmıştı. Kısa zamanda da mesleğimde tecrübe edinebileceğim kurumsal bir üretim şirketinde işe başladım.
Şimdi yavaş yavaş işin ekilen bahçeler ve biçilen mahsuller kısmına geliyorduk. Benden bekledikleri ekmeğini kazanmış, ayaklarının üzerinde duran, bayramlarda, seyranlarda, doğum günlerinde elinde tatlısıyla gelen, yılda bir kez onları tatile, hastalandıklarında doktora götüren, maddi-manevi desteğini ihtiyaçları olduğu kadar sunan-bana göre hayırlı-evlattan çok; tüm kazancını ellerine sayan, tam zamanlı ve ömürlük bir köleydi. Ben yıllar içerisinde bu beklentinin sinyallerini her ne kadar almışsam da bu kadar net bir şekilde karşıma çıkana kadar çözüme yönelik bir strateji geliştirmemiştim. Bunca zaman üzerimde ödeyemeyeceğim kadar çok emekleri olan, beni seven, canımdan kanımdan bu insanlarla maddi hesaplar yapmak zaten yüzümü yeterince kızartırken yine de içimde hep uzlaşabileceğimize ve beni anlayacaklarına dair bir umut taşıdım.

Bir süre onların hayal ettikleri hayatı sürdürmek için büyük gayret gösterdim. Onlar için mutluluk verici benim için aldığım nefes sayısının bile gözetlendiği hapishane hayatından farksız on ay geçirdik. Artık dayanamadığım noktada, ihtiyaçları olduğunda hep yanlarında olacağımı belirterek, evden ayrılmak istediğimi ve buna saygı duymaları gerektiğini söylediğimde ise, gözlerinde gördüğüm hayal kırıklığının çok ötesinde ihanete uğramışlık duygusuydu. Birden dünyanın en nankör çocuğu olmuş, çıktığı kabuğu beğenmemiş, yemek yediği kaba pislemiş, eli para tutunca baba ocağını unutmuş ve şu an burada saymak istemediğim en kötü şeyleri yapmıştım.
Bir taraftan bana tüm yürekleriyle güvenen, destekleyen, hep ama hep inanan bu insanlara karşı büyük bir utanç içerisindeyim. Yaptıklarını düşündükleri ''değerlendirme hatası'' ile onları baş başa bırakmak, hayatımın geri kalanı için büyük bir iç sıkıntısı olacak. 
Diğer taraftan yaşamak istediğim, beni bekleyen, bunca çalışmanın karşılığını alabileceğim, düşlediğim hayat var. Kendimi bu noktaya taşırken onların beklentilerini görmezden gelmiş ve kolayca çözülebileceğini düşünmüş olmak da benim yaptığım bir ''değerlendirme hatası''. 
Ve yıllar sonra geriye dönüp baktığımda pişmanlıktan öleceğim, beni kahredecek bir ''değerlendirme hatası'' daha yapmaktan çok korkuyorum. Ancak bulunduğum bu durumdan çıkış yolunu da bir türlü bulamıyorum. 

Not. Kurgu tamamen hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar: Avogado6 Art' a aittir.




23 Eylül 2018 Pazar

Ne Olduysa Ondan Sonra Oldu

Pazar, Eylül 23, 2018 18
Üniversitenin ilk senesi, sanıyorum 1995 yılı. Özel sağlık hizmetleri bugünkü kadar yaygınlaşmamış ve oldukça maliyetli. Sağlık sistemi henüz birleşmemiş. SGK, Bağ-Kur, Emekli Sandığı gibi farklı sağlık güvenceleri var. Ben emekli memur çocuğu olarak Emekli Sandığı' ndan faydalanıyorum. En kaliteli sağlık hizmetini de Emekli Sandığı sağlıyor, memnunum da bu durumdan.
Gözlerimde miyopi var ve yıllık düzenli göz kontrolüne gidip bir numara güncellemesi yaptırıyorum. Yalnız göz doktoruna muayene olmak o kadar kolay değil. Doktorun belirli bir hasta görme sayısı var. Örneğin öğleden önce 20, öğleden sonra 20 hasta gibi. MHRS yok, randevu sistemi yok. Tek bir sistem var, erken gelen sırayı alır:)

İyi bir hastanede iyi bir doktora muayene olayım diyorsanız, akşamdan orada yatmayı göze almanız gerekiyor. Benim muayene olduğum yer, eve yakın, az bilinen küçük bir semt polikliniği, dolayısıyla sabaha karşı beşe doğru evden çıkarsam bir sıra alabiliyorum kendime:)
Sabaha karşı evden çıktım, niyetim yürüyerek gitmek, yarım saat kadar bir yürüyüş yolum var. Çok kısa bir süre yürüdükten sonra yanımda lüks bir jeep durdu, içerisinde bir kadın sürücü, bana 'bırakayım gideceğiniz yere sizi' diyor. Biraz ürktüm açıkçası, ama 'benim yapacak hiç işim yok, gece uyuyamadım, kendimi dışarı attım, öyle amaçsız geziniyorum, nereye isterseniz bırakayım' deyince gözüm de tuttu demek ki, işime de geldi biraz, atlayıverdim jeepe :)
Konuşmaya çok ihtiyacı olan bir kadın, geçirdiği geceden başladı anlatmaya. Kayınpederi onlarla yaşıyormuş, kocası sık şehir dışına çıkıyor, oğlu tamamen kendi dünyasını yaşıyormuş, buncağız da kalmış alzeimer kayınpederi ile baş başa. Gece kayınpeder pijamalarla apartmana çıkıp, bağırmaya başlamış eve hırsız girdi diye. Hırsız dediği de torunu. Ne yapacağını bilememiş, neyse komşularla falan adamı sakinleştirip yatırmışlar ama feci sinirleri bozulmuş. Arada bana da soruyor bir şeyler;
-Okuyor musun? Ağzımdan 'evet' çıkar çıkmaz alıyor hemen sözü;
-Aman aman sakın sakın okulunu bırakayım deme. O okulu ne yap et bitir. Ben okulumu yarım bıraktım başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Okulumu yarım bırakıp, evlendim, eşim varlıklıydı, her şeyim oldu ama mutluluğum olmadı vs. Soruyor sonra;
-Gözlük mü takıyorsun? -Evet;
-Aman aman sakın sakın laser olayım deme, o gözlüğünü tak, ameliyat falan olma. Ben oldum, ne olduysa ondan sonra oldu. Gözüm enfeksiyon kaptı, tek gözümde görme kaybı oluştu, uzun tedavi sürecinde eşimle ilişkimiz bozuldu, o da başka biriyle birlikte oldu vs. Soruyor;
-Ailenle mi oturuyorsun? -Evet, dememe kalmadan;
-Sakın ola ki ailenin özelikle babanın ahını alma, sözünden çıkma, onaylamadığı bir evlilik yapma. Ben babama karşı çıkıp, evlendim başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Eşim beni sevmedi, değerimi bilmedi, hor gördü, aşağıladı vs. Soruyor;
-Sevgilin var mı? -Yok;
-Aman aman sakın acele etme o işler için, okulunu bitir, işe gir ondan sonra bulursun. Ben buldum ne olduysa ondan sonra oldu...... Biliyorsunuz :)
Artık iyice çekinmeye, çok da sağlıklı olmadığını düşünmeye başladığım birinin arabasına bindiğim için endişelenmeye başlamış, bir an önce gideceğim yere varıp, inmek istiyordum. Sorulara devam etti;
-Evde kediniz var mı? -Yok;
-Aman aman sakın alayım demeyin. Ben oğlumu kıramayıp, kediyi eve soktum başıma ne geldiyse ondan sonra geldi. Bütün uğursuzluklar bizi buldu. Tüm düzenimiz bozuldu. Sekiz aylık hamileydim, bebeğimi kaybettim, psikolojim bozuldu.

Giderek sertleşen trajediler zincirinden nasıl çıkacağımı bulmaya çalışıyordum. Bir yandan da anlattığı şeyler gerçek mi, bu kadar kötü şey bir kişinin başına gelmiş olabilir mi, yoksa uyduruyor mu diye düşünmekten alamıyordum kendimi. Kadının yüzünde salt acıdan ve üzüntüden başka bir duygu göremiyordum. Bu arada gideceğimiz yere çok yaklaşmıştık. Sağa çekip arabayı durdurdu, yüzüme baktı ve;
-Ben üveymişim biliyor musun, dedi. 13 yaşında öğrendim üvey olduğumu ve evdeki bütün hapları yuttum ama ölmedim, midemi yıkayıp beni kurtardılar. Keşke o zaman ölseymişim. Sence neden ölemedim? Haptan diyorsan sonrasında bileklerimi de kestim, deyip bana bileklerindeki eski ama hala belirgin çizikleri gösterdi. Yine kurtardılar. 
Kadından gözlerimi ayıramıyor, bana bunları neden anlattığını bilemiyordum. Ayrıca öylece kalakalmış arabadan da bir türlü inemiyordum, kadınla bakışıyorduk. Sanki her şeyin cevabı bendeymiş gibi soru dolu gözlerle bana bakıyordu. Oysa 17 yaşındaydım, hayat benim için de çözülmeyi bekleyen bir bulmacadan farksızdı. Anlattıkları ise beni çok derinden sarsmıştı.

Neden sonra kendime geldim. Teşekkür edip, arabadan inmeyi akıl ettim. Hiç hareket etmedi, hiçbir şey söylemedi, arkamdan bakmaya devam etti. Hastanenin bahçesinden girerken, dönüp baktığımda hala orada beni izlediğini görebiliyordum.

Not. Kurgu, yaşadığım bir olaydan esinlenilmiştir.
Görseller Erica Dal Maso' ya aittir.