18 Ağustos 2019 Pazar

Diyalog Arası Anektodları

Pazar, Ağustos 18, 2019 5
-Çekirdekle gazoz alalım mı?
Hacıannenin iki katlı evi bizimkinin hemen yanında, iki büyük dut ağacının arasında ve üzerindeki teras, denizi görür. Belki kat çıkılır düşüncesi ile kapatılmamış, inşaat demirlerinin açıkta olduğu teraslar her yerde ama Hacıanneninki bambaşka. Burada kenarları korkuluksuz terasın kenarına oturabilir, cesaretinizi kendinize ve tüm dünyaya haykırabilirsiniz. Eğer çekirdek kabuklarını aşağı atmayıp, Hacıanneye yakalanmazsanız kimse sizi bulamaz. Dışarıdan fark edilmeden tüm mahalleyi gözetleyebileceğim, çocukluğumun en ipe sapa gelmez hayallerini kurduğum, en önemli kararlarını aldığım, en çaresiz acılarımı dindirdiğim yüksek derecede stratejik öneme sahip bu teras, çok kıymetli benim için. Ve buranın varlığını bilme ayrıcalığını sadece bir kişi hak ediyor benim gözümde, Levent. 
-Arka bakkaldan alalım ama, Aydın Abi Turbo sakızla açacak da verir bize hem bu sefer tuzsuz olsun çünkü geçenkinde dudaklarım fena şişti. 
Gazoz Ufuk olacak, sakız Turbo, çekirdek tuzsuz. Hayaller sınırsız olacak, dostluğumuz daim, yaşadıklarımız sır. Ganimet poşeti Levent' te durur çünkü ben gazozu çok sallayıp, köpürtüyorum hem o daha büyük, daha iyi taşır.

Evin arkasına dolanıp, etrafı kolaçan ettikten sonra dönerli taş merdivenlerden jet hızıyla çıkıyoruz ve Perihan Teyze' nin kapısının önündeki terliklere takılmamaya dikkat ediyoruz. Levent ile aramızda sır olarak kalacak o gece karanlıkta, apartmanın ışığını yakmadan terasa çıkmaya çalışırken bir seferinde, kenarda duran kazma, kürek, tırpanları görmeyip onlara takılmış, düşmüştüm ve büyük bir gürültü kopmuştu. Gürültüye çıkan Perihan Teyze, Allah' tan karanlıkta bizi seçememiş, biz de koşarak kaçmayı başarmıştık. Ama bu akşam sorunsuz çıkıyoruz, iki büyük dut ağacının sanki bizi saklamak istercesine iki yandan önümüze doğru uzanan yemyeşil dalları, yine de denizi, gökyüzünü bize tüm maviliği ile gösteren cömertliği karşısında her seferinde kendimizi Harikalar Diyarında sanıyoruz.
-Dün akşam Basri, babamın radyosunu çalmış, biliyor musun? Babam radyosuz durmaz, Perihan Teyze bildiğinden hemen getirmiş bari...

-Radyo da bir şey mi benim koca bisikletimi alıp götürdü geçen gün, valla gördüm ama sesimi bile çıkarmadım. Nasılsa geri getirirler diye...

Basri, Hacıannenin torunu, Perihan Teyzenin oğlu. Küçükken menenjit geçirmiş ve biraz sinirli. Genç ve güçlü de. Bazen anne babasını dövüyor çok fena. Perihan Teyze bir senesinde onu akıl hastanesine kapattı ama sonra bakımı iyi değil dedi, kıyamadı geri aldı. Hep kilit altında ama bazen bir yolunu bulup kaçıyor, o zaman da hoşuna giden şeyleri alıp, evine götürüyor.

-Keşke Fatih Abi gibi olsaydı O da... 

Fatih, teyzemin oğlu. Hemen hemen aynı yaştalar. Kalbi delik doğmuş ve fiziksel olarak Basri gibi güçlü kuvvetli değil. Zayıf ve minyon ayrıca sempatik ve uyumlu. Arka cebinde sürekli taşıdığı bir tarağı var, ayna bulur bulmaz çıkarır, şarkı söyleyerek saçlarını tarar. Bir de gelişini sesinden anladığımız bir mızıkası var hep çaldığı. Hem de akıllı, teyzeme hep yardım eder, bir yere oturmaya gittiklerinde bir şey unutmasına izin vermez, çok tertiplidir. Çarşıya gider, kahveye gider. Görenler, ''Naber, Fatih nasılsın?'' der, ''Nereye gidiyorsun?'' der. Teyzem ona harçlık da verir, Fatih de bize verir. Bayramlarda, bazen sebepsiz... Herkesle arası iyidir, kimseye zararı yoktur.

Çocukluğum engelliler arasında geçti. Engelli ailelerinin ne hissettiğini anne-babası dışında kimse anlayamaz. Ben de anlayamıyorum. Çocuk aklımda, çok iltimas geçiliyor gibi geliyor bana hep. Ne yapsalar mazur görüyorlar. Biz normaliz diye alttan alalım, hep idare edelim.

Ben yalnız ve sessiz bir çocuğum. Levent' ten başka hiç arkadaşım yok. Futbol beceremiyorum, iyi koşamıyorum, diğerleri gibi alaycı ve kararlı çıkmıyor sesim. Gelişkin değilim, cılız ve zayıfım. Yanlarında rahat olamıyorum. Vaktimin çoğunu odamda çizgi roman okuyarak, resim yaparak ya da bu terasta geçiriyorum. 
-Nerede o günler, keşke bütün deliler Fatih Abim gibi olsa...
Levent gidip arkadaki büyük saksıların ve odunların arasına sakladığımız Maltepe sigarasını ve kibriti getiriyor. Ustaca çıkarıp paketinden bir bana bir kendine, çakıyor kibriti... O anlarda ne Çernobil, ne Michael Jackson, ne Naim Süleymanoğlu ne Hülya Avşar; Levent, ben, tüttürdüğümüz Maltepe ve denizden batan güneş bahtiyarız. On dakika sessizlik..

On dakika sessizlik anlarında on yılıma yetecek kadar hayal kuruyorum. En çok uçmayı hayal ediyorum. Uçabilsem şu denizin üzerinden sonra Aylin' in yanına konsam, balkonuna... Ona bir gül uzatsam, saçlarını geriye atıp, gülümsese bana. Varlığımdan bihaber Aylin, ona olan bu tutkulu aşkımı bilse ne düşünür acaba. Aylin ile olan hayallerimi tamamen yalnız olduğum anlara erteliyorum. İnsanın hayal edecek şeyi olmaması ne kötü bir şey diyorum içimden. İyi ki hayallerim var. Levent' e dönüyorum: 

-Yarın Kumluk' a yüzmeye götürecek ablam, söz verdi. Gelirsin di mi?
Kumluk en yakın yürüme mesafesi yüzebileceğimiz yer. Bir de liman arkası dediğimiz yer var ama orası dalgakırandan etkilenmez, büyük dalgalı ve birden derinleşir. Liman arkasında yüzmemize izin vermezler, oysa Kumluk sığ ve dalgasızdır. Ancak kum olduğu için ve bazen inşaat için kepçeler gelip zeminden kum aldıklarından zemin güvenilmezdir. Bir gün sığ olan yer, ertesi gün çok derin olabilir. Ayrıca denizin altındaki kum gevşektir, bastığın yere dikkat etmek gerekir. Geçen yıl bir çocuk boğuldu burada. Ailesi İstanbul' daydı, anneannesiyle yaz tatilini geçiriyordu. Ölmeden iki saat önce görmüştüm onu, iki saat sonra yoktu. Denizden çıkardıklarında uyuyor gibiydi, kıvırcık siyah saçlarını ve bembeyaz yüzünü unutamıyorum. Boğulma olayları neredeyse her yaz yaşadığımız, sorgulamadığımız bir durum bizim için. Yetişkin sohbetlerine kulak kabartmaya gerek yok. Her şey apaçık ortada yaşanıyor. Varoluşu ve ölümü en hakiki şekilde görebiliyoruz. Çocuklar evlerde doğuyor, beşiklerde, annelerinin sırtlarına bağladığı bezlerin içinde büyüyor.   

-Ayşegül de gelecek mi?

Ayşegül kardeşim, benden üç yaş küçük. Down sendromlu ve anneme bağımlı, daha doğrusu yapışık, ondan hiç ayrılamıyor. Anneni çiz deseler, kucağına Ayşegül' ü kondururum mutlaka. Ablam benden beş yaş büyük, bazen annem azıcık nefes alsın diye bizimle gezmeye getiriyor onu. Levent, Ayşegül' ü çok sever, onunla çok ilgilenir. Ben onları kıskanırım. Ayşegül olmasa nasıl bir hayatımız olurdu diye merak ederim. Annem bana kalırdı belki birazcık o zaman. Şimdi annem tamamen Ayşegül' e ait. Bir de Levent' i alırsa elimden ne yapacağım bilemem.

Bir gün ablam çizdiğim resimleri görmüş. Annem var, babam, ablam, ben ve Levent. Ben annemin kucağındayım. Levent, elindeki topu bize doğru yuvarlıyor. Babam ve ablam da sohbet ediyorlar. Herkes çok mutlu ve gülümsüyor. ''Ayşegül nerede?'' diye soruverdi. O uyuyormuş, diye geçiştirdim ama öyle büyük bir kızgınlık hissettim ki, sanki suç üstü yakalanmışım gibi. Resimlerime bir daha bakmasını yasakladım ablamın. Ayşegül' e ne gerçek hayatımda ne de hayallerimde yer var. 

-Valla bilmem, ablam getirir mi... Bülent Abi' ye de haber verelim, midye toplar pişiririz beraber. 
Bülent Abi, Levent' in abisi üniversiteye gidiyor İstanbul' da. Hayatta tanıdığım en farklı kişi. O kadar değişik şeyler soruyor ve söylüyor ki inanamazsınız. Hiç kimseden de korkmaz, lafını hiç esirgemez. Hep de haklıdan yanadır, reis-i cumhur gelse gene bildiğini okur. Bir keresinde 'Allah nedir?'' diye sordular. ''Allah (tövbe haşa) koskocaman bir hıyardır'' diye cevap verdi. Deli mi deha mı karar veremiyorum. Hep kitap okur, bize nutuk çeker, adaletten, dürüstlükten söz eder. Bir gün büyüdüğümde ben de onun gibi olmak istiyorum. İstanbul' a okumaya gitmek, kimseden korkmadan konuşmak. Herkesi şaşkınlıktan ağzı açık bırakmak istiyorum. 

-Bülent Abim gelmez o arkadaşlarıyla Trabzon' a gidecek yarın, öyle söylemişti. 
Bak sana bir şey anlatacağım kimseye anlatmak yok ama... Geçen gün Şimşirlerin Ahmet' i gördüm, bir sarı kedi geziyordu ya hani ekmek vermiştik de yememişti, onu kuyruğundan yakalamış, duvara çarpa çarpa öldürdü. Ahmet' i görsen, yüzünde mutlu, kötücül bir ifade, zavallı kedi gözlerimin önünden gitmiyor. Bir de ilk vuruşunda bir acı ses çıkardı ki... Unutamıyorum o manzarayı bir türlü...
Onun ölmesini istiyorum, bunun Ahmet' in acımasızlığının varabileceği son nokta olmadığını biliyorum. Kediler, köpekler, kuşlar zavallı hayvanlar üzerinde yapmadığı vahşet kalmadı. Bir kuşu ayağından bağlayıp, üzerine kolonya döküp yaktığını da ben görmüştüm. Sadece hayvanlar olsa iyi, ya bize yaptıkları. Ahmet' i gören yolunu değiştirir. Sanki kafasında iki şeytan boynuzu var. Levent ile sırrımız geliyor aklıma; o küçük kıza yaptıkları. Ne yapmaya çalıştığını yıllar sonra anlamlandırabileceğim ama o an yaptığının çok kötü olduğunu sezinlediğim ve Levent ile engel olamayışımız, çaresizliğimiz, izleyişimiz sadece. Annesi yok zaten, gitmiş; babası da hep sarhoş. Annesiz babasız büyümek mi insanı böyle kötü yapıyor, yoksa kötülük insanın içinde mi diye çok düşündüm. Bütün annesiz babasızlar katil değil, istese Ahmet de böyle olmazdı. Kötülük insanın içinde, kötü olmak bir tercih. O çocukluğumun en kötü kişisi. Ahmet' in, Levent ile aramızdaki sırları çoğalırken, bizim insanlığımız azalıyor. 
-Şikayet etsek, kime edeceğiz... Yeni gelen Kaymakamın oğluna anlatsak her şeyi, belki o da babasına anlatır da bir çare bulurlar.
Onur, mahalleye taşınalı bir ay oluyor. Amerikan tıraşlı saçları, yakışıklılığı, farklı giysileri ve bisikleti ile yaptığı akrobatik hareketler ilgi çekici. Henüz hiç arkadaşı yok ama hepimiz onunla arkadaş olmak için can atıyoruz. Onur' a özeniyorum. Onun yalnız ama güçlü duruşuna. Buraya ait değil de, sanki rüzgarın yanlışlıkla getirdiği biri gibi oluşuna. Ancak O, bu rastlantının keyfini çıkarıyor, kimseye ihtiyacı yok, mutlu. Bisikleti ile geçerken nefesimi tutuyorum. Onun gibi olduğumu hayal ediyorum. Benim için gerçeklikten uzak, masal diyarından gelmiş biri. Bir gürültü kopuyor o sırada:  

-Levent kavga çıktı galiba, şuraya bak, Şimşirlerin evine doğru gidiyor hepsi.
-Kim bilir yine ne oldu, yine ne yaptı Ahmet, kalk hadi gidip bakalım, merak ettim.
Ayaklanan Levent' i takip ediyorum, bu kez görünmeyi umursamadan hızlıca iniyoruz merdivenleri. Çocuk aklımda kediden, kuştan daha önemli bir şey bu, diye geçiriyorum. Ambulansın sesi yaklaşıyor, Levent' in adımları hızlanıyor.

Dışarıda toplanan kalabalığı aşıp, ne olduğunu görmeye çalışıyoruz. Ablamı seçebiliyorum uzaktan, eliyle yüzünü kapatmış. Bülent Abi ve babam da kalabalığın içinde herkes tüm mahalle akıyor Ahmet' lerin evine. Levent' in açtığı aralıklardan öne doğru ilerliyoruz. Onur' u fark ediyorum, yüzündeki, korku ve merakı... Halka olmuş kalabalığın tam ortasında Ahmet' i görüyorum, donmuş gibi, öylece duruyor. Osman Amca, Ahmet' in babası, yerde yatıyor, kan var, karnından akıyor. Siren sesleri, polisler, ambulans görevlileri...
Ahmet: ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.'' Sürekli tekrar ediyor Ahmet:  ''Vurma demiştim sana, vurma demiştim, yetti demiştim, al işte gördün, ne olduğunu.''...

Osman Amca' yı ve Ahmet' i götürüyorlar. Bir daha onları hiç görmüyoruz. Yıllar sonra, çocukluğumun en derin dehlizlerinden çıkardığım bu anılar ne zaman hatırıma gelse o şimşek çakımı bir kaç an, yaralar hep beni nedense; bir Ahmet' in babasına yaptığı açıklama, iki Onur' un gözlerindeki korku...

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.

3 Ağustos 2019 Cumartesi

Güven

Cumartesi, Ağustos 03, 2019 3
Kaçıncı kez kendine vermiş olduğu aynı sözü yine tutamamıştı. Oysa kendi ile baş başayken düşündüğünde her şey o kadar kolay, net ve anlaşılırdı ki… Kendine yenildiğini, kendi kendinin sözünü dinlemediğini, içinde ondan bağımsız hareket eden ve kontrol edemediği başka bir kendisi olduğunu düşünüyordu şimdi. Şimdi... Şu an; anı gösteren, takvim ve saatlerle zamanı böldüğünde ve saate baktığında gördüğü rakamlar mıydı yoksa bulunduğu yüksek dairesinin penceresinden görünen, rengârenk ışık yollarıyla aydınlanmış bu kent manzarası eşliğinde düşündükleri, hissettikleri, elinde tuttuğu kadehten burnuna ulaşan koku mu? 
Her şey nasıl bu hale gelmişti, nasıl böyle sarpa sarmıştı. Bize bir şey olmaz, biz iyiyiz, sağlıklıyız, mutluyuz, varlıklıyız, güçlüyüz kibrinden şu an ne kadar da uzaktı. Oysa kötülükler kötülerin başına gelmez miydi? Edindiği tüm bilgi ve deneyimler bu fikri desteklese de bazı şeylere engel olamıyordun, nedenini bilemiyor, gelişini göremiyor, anlayamıyordun. Sadece başına geliyor ve sen bununla yaşamaya, başa etmeye çalışıyordun.

Kurgu hep aynı şekilde gerçekleşiyordu. Pazar sabahları, bu kez farklı olacak, kesinlikle atılan her zehirli oktan kaçınacağım, tüm silahlı cümlelere çiçeklerle cevap vereceğim diyerek, kahvaltı için fırından aldıkları ve kuşandığı zırhı ile annesinin evine gidiyor, bir saat sonra öfke ve gözyaşlarıyla oradan olabildiğince hızla uzaklaşıyordu. Bugün de aynı şeyler tekrarlanmış ve gecenin ilerlemiş bu saatinde kendine duyduğu büyük öfke ve başarısızlık hissi uçsuz bucaksız bir çaresizliğe dönüşmüştü. 

Aile bazen güvende olduğumuzu düşünürken, kabuk bağlayıp iyileşmiş olduğunu sandığımız en derin yaralarımızın tekrar kanadığı bir yer olabiliyordu. Ve bunu yapan sizi en çok seven kişi, anneniz de olabiliyordu. Ve bu onun suçu da, kimsenin suçu da olmayabiliyordu. Başlarına gelen şeyin belki açıklaması vardı yeryüzünde; şans, kader, talihsizlik, tecrübesizlik. Onların başına gelmişti işte, hepsi buydu.

Eğer bir yıl önce birisi karşısına geçip, senin hatan yüzünden baban felç olacak, yatağa bağlı kalacak dese; (O bilgili, tuttuğunu koparan, karizmatik, sportif, herkesin imrenerek baktığı, kendini bildiği andan itibaren varlığı ile hep gurur duyduğu başarılı iş adamı) Ve annen, (babanın gözlerinin içine bakan, dünyaya babanın gözleriyle bakan, bir dediğini bin anlayan, babana hücrelerindeki son kromozoma kadar hayran, sana baktığında bile babanı gören annen), seni suçlayacak ve seni hiç affedemeyecek dese, demeyi bırak ima etse, imayı bırak, zihninin ucundan geçirse sadece gülüp geçeceği saçmalıkların onlarcasından biri olacaktı.

Ama olmayacak şey olmuş, darbeyi en savunmasız olduğu anda en güvendiği insandan yemişti. Güven duygusunun paradoksal yapısı hata yapmasına neden olmuştu. Birinin güvenilir olup olmadığını ancak ona güven duyarak anlayabiliyordu insan. O ise güvenilmemesi gereken birine güvenmiş, tüm benliğini ve sahip olduğu her şeyi hesapsızca, bile isteye ona teslim etmişti. 
Düğün günü O gelmeyince, nikah memuru artık daha fazla bekleyemeyeceğini söylediğinde, rimelleri gözyaşlarıyla birlikte çenesinden damlamaya başladığında, annesi tüm nezaketi ile davetlileri oyalamaya çalışırken, şirket avukatının babasını arayıp şirketin tüm hesaplarının boşaldığını, artık şirketin onların olmadığını söylediği andan ne kadar sonra babası yere düşüp fenalaşmış, ne zaman her yer ambulans sesleri ile dolmuştu anımsayamıyordu. Önce yağmur mu başlamıştı yoksa orkestra mı enstrümanları toparlamaya başlamıştı net değildi. Net olan sadece filmlerde olabilecek bir şey olmuş, içlerine aldıkları, kendileri gibi gördükleri biri sahip oldukları her şeyi alıp, bir başkasıyla ortadan yok olmuştu.

Şimdi hayatın ışıl ışıl parladığı, dünyanın güzelliklerle dolu olduğu, mutluluk ve güvenle yaşayacağı yılları sabırsızlıkla beklediği eski günleri, sadece uzak bir masaldı onun için.

Not: Kurgu tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

İllüstirasyonlar Nicoletta Ceccoli' ye aittir. 

21 Temmuz 2019 Pazar

Distopya

Pazar, Temmuz 21, 2019 5
Alkollüyken cep telefonu kullanmak yasaklanmalı bence ve umutsuzken gökyüzüne bakmak da. Ve intiharı düşünüyorsa, bir çocuğun kaydıraktan kayışını izlememeli insan.

''Zafiyet ile Mücadele Derneği'' kurulmalı, ''Kişisel Onuru Koruma ve Kendini Meşgul Etme Politikaları Bakanlığı'' ivedilikle açılmalı. Ne yapsa da kendi tuzağına düşmekten kurtulamayanlar için ''Adsız Kendinden Kaçamayanlar'' grupları oluşturulup, periyodik toplantıları desteklenmeli.
Tüm ''kişisel gerilim'' kitapları toplatılıp, imha edilmeli. Bunların yerine ''Kalp Acısı Çekmeden Yaşama Kılavuzu'', ''Kendine Yüzde Yüz Duyarsız Olabilme'', ''Duygularımı Nasıl Yönetirim'', ''Maskeli Yaşam Hayal Değil'', ''Hayatla Arana En Doğru Mesafeyi Koy'', ''Düşünmeden Kalabilme Süresini Artırma Metodları'', ''Mutluluk Neden Ütopyadır'' konulu kitaplar dağıtılmalı herkese.

''Duyusal ve Duygusal Pazarlar'' her semtte hizmet vermeye başlamalı. Size biraz ''umut'' versem, ne kadar ''mutluluk'' verebilirsiniz bana? Şu içimdeki ''pişmanlığı'' alsanız da yerine biraz ''vurdum duymazlık verseniz'' ne iyi olur.  Kalbimin bu kadar çok hissetmesini istemiyorum, yarısı yeter bana, onun yerine ''tatma'' duyusu vermek isteyen var mı? Hiçbir şey lezzetli değil gibi son zamanlarda...

Farklı meslek dalları oluşturulmalı, fakültelere yeni ana bilim dalları eklenmeli. ''Duyguları Ayarlama Enstitüsü'' örneğin, en çok ihtiyaç duyulacak şifacıları yetiştirebilir. ''Gönüle Ferman Dinletme'' yüksek lisans programı ile desteklenirse daha etkin bir hale bile getirilebilir.
Tur şirketleri yeni gelişen bu sektöre ayak uydurup, insanları kendilerinden en uzağa götürebilmeyi vaat etmeli. Her şeyi biz halledeceğiz siz sakın merak buyurmayın, sizi kendinizden kurtarmak için ne lazımsa yapacağız, her şey dahil olacak ancak siz olmayacaksınız, demeliler.

Kalp ve yaşam aritmisi yaşayanlar için şiir okuma ve şarkı dinleme kotaları uygulanmalı. Sanat, ruhu dengede olanlar için bulunmaz bir gıdadır, herkes için değil. Sanat gösterileri öncesi kalp ve yaşam ritmi testi yapılıp, testi geçemeyenler için spor destekli tedavi programlarına yönelim sağlanmalı.

Kamu spotlarında, gerçekçi idealler ile reel başarı konuları titizlikle ele alınmalı. ''Aşka kandı, olacak sandı'', ''Yüreğinin sesini dinledi, uçurumu göremedi'', ''Aşk bir oyun, oyna ve çık'', ''İki kör aşığın trafik kazası'' gibi kısa filmler ile kamu algısı oluşturulmalı. Romantik mesaj veren tüm uyaranlara ''zararlıdır'' ibaresi konulmalı ve toplum katı bir realizm ile yoğrulmalı. Okullarda çocuklara, hayal etme fırsatı yaratabilecek tüm boşlukların tehlikeleri konusunda dersler verilmeli.
Acil durum cesaret kırma butonları her eve koyulmalı. İnsanlar sonradan pişmanlık duyacakları yanlış bir adım atmak üzereyken son dakikada bu butona basarak, ortama yayılan adrenalin ve kortizol hormonun optimum karışımı sayesinde kendilerini  bu tehlikeden koruyabilmeliler. 

Alkollüyken cep telefonu kullanmak yasaklanmalı bence ve kalp içeren tüm emojiler klavyeden kaldırılmalı. Umutsuzken gökyüzüne bakmamalı ve intiharı düşünüyorsa, bir çocuğun kaydıraktan kayışını izlememeli insan.

Not: Bir distopya kurgusudur.
İllüstrasyonlar Pascal Campion' a aittir.

7 Temmuz 2019 Pazar

Bir Hayalde Kaybolmak

Pazar, Temmuz 07, 2019 11
Ağaçların hüzünle salındığı, aya bakmanın acı verdiği, aklımda dolaşan şarkılardan hızla kaçtığım, sevdiğim dizeleri dile getirmek istemediğim, yazların şaşkın ve sıkıntılı, kışların kaygılı ve kederli geçtiği günlerdi. Gün doğumları birden selamı sabahı kesmiş, üzerimden geçen kuşların hissettirdiği sevinç, yerini kaybedilmiş bir ümide bırakmıştı. Kalbim bozuk bir pusulaydı, nereyi göstereceğini kestiremiyordum. Hayat her şey dahil bir mutsuzluk paketi gibi görünüyordu gözüme.

Bir hayalin sıcaklığına tutunmuştum. Düşündükçe daha da inanılan tüm düşler gibi, içine girip detaylandırdıkça giderek içine gömüldüğüm yumuşacık, kocaman bir sahil minderi gibiydi bu hayal. Yavaş ancak kararlı bir süreklilikle, fersiz bir mum alevinin yanışında, bu hayalin damla damla eriyip yok olacağını, miadını bir gün dolduracağını ve geriye kalanın sadece karanlıkta gördüğüm ışığın sıcaklığı olacağını bile bile yayılmakta sakınca görmemiştim. Yağmur yağmamış, sert bir rüzgar esmemişti. Sadece erimekte olan mum, zamanı gelince bitmiş, zeminle bir bütün olmuştu.
Bin parçaya bölünmüştüm. Hatalarım, pişmanlıklarım, anılarım, zihnim, hayallerim, bedenim, korkularım hepsi farklı bir şey söylüyordu. Henüz yokluğunu kavrayamamışlığın karmaşası hepimizi ele geçirmişti. Apansız, 'gülümsediğin bir an' bomba gibi düşüyordu aramıza, hasar görüyorduk. Sabahları gündeliğin karmaşasında bir koku, akşam üstleri güneşin kızıllığı, geceleri ise ay ve yıldızlar saldırıya geçiyordu. Günün hiç başlamayacak gibi geldiği kederli gecelerin, sabaha yaklaştığı bir zamanında olaysız dağılıyorduk sonra hepimiz.

Boğazımda yutamadığım bir yumru, her nefesim göğsümde alev, mideme bir yumruk yemiş gibi ruhum acıdan iki büklüm olsa da başım yukarıda, bedenim dik. Dışarıdan gözlemlenen bir çift uykusuz gözün daha derinini kimseye göstermiyorum, gururluyum. Bir yas tutuyorum neyin olduğunu bilmediğim, yaşamadığım bir hayatın hasreti içerisindeyim. En büyük kızgınlık, insanın kendisine duyduğu imiş. Kendime kızmaktan bitap düşüyorum. Kendimi suçlu ilan ettiğim her sabahın gecesinde, yine kendimle en büyük suç ortaklığının içindeyim. İhanetim de kendime, farkındayım.
Bir şeye başlamak, onu yaşamak ve sonlandırmak; Kimse bilmeden, tek başına ve düşüncelerin uçsuz bucaksızlığında gerçekle ilişkilendirdiğin her şeyin, seni o hayale bağlayan tüm ipuçlarının toz olup, yok olması birden... Bir duvara toslamak belki ya da kendini birden zifiri karanlıkta bulmak... İstilacı bir sarmaşık gibi zihnimi ele geçiren, beni gerçeklikten uzaklaştıran bu hayalde kaybolmadan, ondan ayrılmaya karar verdim. Hiçbir ağrı kesicinin dindiremediği bir kalp acısı çekiyorum şimdi. Bir hayali unutmak, gerçeğini unutmaktan zormuş. Bir hayali yaşayıp, tüketmek ise daha zor. 

Tesir gücü yüksek bir bombanın dağıtmış olduğu parçalarımı tekrar yerlerine koymak, kendimde yeniden bir bütün olmak mümkün olabilecek mi? Düştüğüm bu uçurumdan çıkarken bana uzattığın hiçbir şeye tutunmak istemiyorum artık. Gözlerine, gülüşüne tutunmadan, başaracağım. 

Bir melankoliğim, hüzün severim ve ne zaman ayrılık düşse takvim yaprağına, hep şairin dizeleri gelir aklıma: 'Ayrılık da sevdaya dahil.' ve eklerim, acı da öyle...
ay ışığına batmış
karabiber ağaçları
gümüş tozu
gecenin ırmağında yüzüyor zambaklar
yaseminler unutulmuş
tedirgin gülümser
çünkü ayrılmanın da vahşi bir tadı var
çünkü ayrılık da sevdaya dahil
çünkü ayrılanlar hala sevgili
hiç bir anı tek başına yaşayamazlar
her an ötekisiyle birlikte
her şey onunla ilgili   Attila İlhan


Not.Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.
İllüstrasyonlar. Amanda Cass' a aittir.

29 Haziran 2019 Cumartesi

Godot'yu Beklerken'i Beklerken

Cumartesi, Haziran 29, 2019 10
GODOT'YU BEKLERKEN'İ BEKLERKEN | ANTALYA DT
2 perde | 1 saat 45 dakika
Yazan : DAVE HANSON | Çeviren : EKİN TUNÇAY TURAN | Yöneten : İLHAM YAZAR
KONU: Oyun bir tiyatroda sergilenen Samuel Beckett'in "Godot'yu Beklerken" oyununun sahne arkasında iki yedek oyuncunun yaşadıklarını anlatmakta; Godot'yu Beklerken'deki bekleme durumuna geçmeyi bekleyen yedek oyuncuların hikayesidir. Hayatları boyunca görünmeye çalışan ama görünmez olarak kalanların umutlarını, beklentilerini, hayallerini anlatan... sanata ve özellikle oyunculuğa olan tutku ve sevgilerinin ışığında; duygularını, beklentilerini, özlemlerini, kıskançlıklarını, üzüntülerini ve mutluluklarını paylaşmanın yanı sıra, aktörlerin yaşadıkları zorluklara ve gösterdikleri fedakârlıklara da değinerek çelişkiler içinde devinen. Hırs ve komplekslerini, beceriyle beceriksizlik arasındaki bariz uçuruma nasıl görünmez bir köprü kurup cesaretle dolaştıklarını, büyük bir keyifle egolarını nasıl kabarttıklarını da çarpıcı diyaloglarla gözler önüne sererler… Ve beklemeye devam ederler ta ki... İyi seyirler… 
OYUNCULAR: SEDAT MAYADAĞ-GÖKHAN TÜZÜN-GÖKÇESU ULUKUT
Godot' yu Beklerken; 1949 yılında Fransızca olarak yazılmış Samuel Beckett' e ait eser, başlangıçta avangart "yenilikçi" veya "deneysel” bir tiyatro eseri olarak kabul edilmiş, bazıları tarafından garip ve saçma bulunmuştu. Buna karşın az zamanda oldukça tanınmaya başlayan ve dikkati çeken eser hızla klasik oyunlar arasında görülmeye başlanmıştır. Eser bir bekleyişe kapılan, kurtulma ümidi ile ayakta kalmaya ve varoluşlarını sürdürmeye gayret eden insanların, hiçbir şey yapamadan kurtulmayı beklemeleri ve ne olduğunu dahi bilmedikleri Godot adında bir kimsenin veya "şeyin " kendilerini kurtarmalarını beklemelerini konu alan sıra dışı bir oyundur.
Oyunun iki ana karakteri, Vladimir ve Estragon. Kısa adlarıyla Didi ve Gogo, Godot’yu beklerler. Godot gelmez. Godot’yu beklerken, Didi ve Gogo arasında zekice olmayan, sıradan, gereksiz ve saçma olarak nitelendirilebilecek konuşmalar geçer ama bu konuşmalar asla anlamsız değildir. Beckett, Didi ve Gogo arasında geçen saçma konuşmaların arkasında saklanmış, okuyucuya ileti göndermeye ve onların hayatın gerçekte ne olduğunu anlamalarına yardım etmeye çalışmaktadır.
Bu sene sezonun finalini Antalya Devlet Tiyatrosunun turne oyunu 'Godot'yu Beklerken' i Beklerken' ile yapmış oldum. Yılın yirmi beşinci oyunuydu. Tiyatro, operet, opera, müzikal, müzikal dinleti türlerinde farklı sahne gösterilerini içeren dolu dolu ve tatmin edici bir sene oldu benim için. Gelecek sezonun farklı deneyimleri için ise şimdiden merak ve heyecan duyduğumu ve çok sabırsızlandığımı söyleyebilirim.  
Godot' yu Beklerken' i Beklerken' in, Godot' yu Beklerken' i bilenler için çok daha keyifli olduğunu düşünüyorum. Böylelikle afişteki ayakkabı ve şapkanın, oyuncuların bir gün sahneye çıkacaklarını beklerken yedikleri havucun, iki karakterin sahnede sürekli bir çatışma halinde oluşlarının ve bazı göndermelerin de anlam kazanacağını sanıyorum.
İki oyuncu Ester-Sedat Mayadağ(Estragon' un yedeği olabilir) ve Val-Gökhan Tüzün (Vladimir' in yedeği olabilir), bir tiyatroda “Godot’yu Beklerken” adlı oyun oynanırken, oyunda görevli aktörlerin yedeği olarak sahne arkasında hazır bekliyorlar. Hiç görmedikleri yönetmenin bir gün gelip onları sahneye çıkaracağını ya da asıl oyuncuların başlarına bir şey geleceğini ve sahneye çıkabileceklerini umut ediyorlar. 
Bu başlangıcı ve sonu belli olmayan belirsizlik halindeki bekleyiş içerisinde iki farklı karakter oyunu izliyoruz. Ester; daha uzun süredir bekleyişte olan ve nispeten daha deneyimli görünen, oyuncu eğitmeni olduğunu iddia ediyor aynı zamanda; bekleyişe daha bağlı olan karakter. Bekleme durumunu kanıksamış ve bu bekleyişin dışına çıkmayı reddediyor. Val ise daha genç ve deneyimsiz ancak zamanı gelince bekleyişi kırabilecek ya da kuralları bozabilecek cesareti içinde barındırdığını gösteriyor bize. Ve her akşam umutla onu izlemeye gelen Marie Hala' nın ölümü ile oyunun iptali üzerine yine de sahneye çıkamamış olmaları dahi Ester' in bekleyiş zincirini kırmasına yetemiyor. Oysa Val, kulisteki tek tuvaleti kullanma sırasının kendisine gelmesini beklemek yerine izleyicilerin kullandığı tuvaleti kullanırken karşılaştığı bir adam ile menajerlik sözleşmesi imzalayabiliyor. Bekleyişi kırdı ve bir şey oldu. Ancak günün sonunda Godot' yu Beklerken' deki 'bekleyişin sürekliliği' anlayışı ile karakterler bu çözümlemede de birbirlerinden ayrılıp, bekleyişi sonlandırmak yerine, birlikte beklemeye devam etmeyi tercih ediyorlar.
Bu metinde Samuel Beckett' in derin içerikli metaforları yerine biraz daha yüzeysel sanata, oyunculuğa, kıskançlığa vb yönelik replikler ile karşılaştım. Oyunun sahnelenişinde çıkış metnine biraz daha fazla gönderme belki Godot' yu hiç bilmeyenler için risk oluşturabilirdi ancak bilenler için lezzet unsurlarını çoğaltırdı diye düşünüyorum. Oyunculukların izleyici açısından inandırıcılığı tartışılabilir. Ancak hem oyuncular hem de izleyici için zor bir oyun olduğunu rahatlıkla ifade edebilirim. Her beğeniye hitap edeceğini sanmıyorum. Tiyatroda sadece iki kişinin diyalogları ile ilerleyen ve çok az sayıda olay barındıran metinlerden hoşlanmayanlar için oldukça sıkıcı bir deneyim olacağını düşünüyorum:)

Godot' yu Beklerken' den biraz alıntı yapmak istiyorum:
Godot’yu Beklerken’de sömüren efendi Pozzo ile sömürülen uşak Lucky, Vladimir ve Estragon, ürkütücü boyuta ulaşan nefretlerine karşın birbirlerini bırakamazlar.
Estragon: Bağlı olup olmadığımızı soruyorum.
Vladimir: Bağlı mı?
Estragon: Bağlı.
Vladimir: Nasıl bağlı, yani?
Estragon: Ayaklarımızdan.
Vladimir: Ama kime? Kimin tarafından?
Estragon: Şu senin adama.
Vladimir: Godot'ya mı? Godot'ya bağlı ha! Ne düşünce! Ne alakası var? (Bir an.) Şimdilik.
Ve her gidiş kararında yinelenen replik aynı zamanda oyunun son repliğidir. Akmakta olan zamanın bekleme eylemi içinde açımlandığı Godot’yu Beklerken’de gitmeye karar veren kişiler, yinelemeye dayalı bir hareket görüntüsü oluştururlar:
Vladimir: Eee? Gidiyor muyuz?
Estragon: Evet, hadi gidelim.

Son olarak bana sevdiğim bir şiiri anımsattı bu oyun. Tam da aslında yazarın vermek istediği mesajı yerli yerinde veriyor gibi:

babamın öldüğü gün birine aşık olmuştum. bazen öyle olur, her şey üst üste gelir.
polis olmasaydım katil olurdum çünkü sahici bir sarsıntı sahte bir dengeden iyidir.
binlerce ceset, binlerce katil, ve bir evlilik gördüm.
seni, intihar ettiğin gün tanıdım kızım.
seninle o gün barıştım.
şimdi sadece geceleri yapayalnız ve yalın ayak anlayabildiğim şeyler var.
şimdi benim de yalanlara inanmaya ihtiyacım var.
bütün çaresiz insanlar gibi... dağılan bir okul gibi...
acılarımız da birbirine benziyor artık kızım.
birbirine benzeyen parmaklar gibi ama her birinin eşsiz bir izi var.
bazen gözlerim dalıyor karanlıkta ama fısır fısır konuşmaya başlıyorsun yine kulağımın dibinde.
hiç susmuyorsun, ağlamama asla müsaade etmiyorsun.
her şey affedildi babacık diyorsun hiç ayrılmayacağız diyorsun.
keşke hep yanımda olsaydın diyorum öyle konuştuğunu duyunca.
bu kış çok kar yağar belki beraber kayboluruz diyorsun sen bana
ama kar taneleri birbirine benzemez ki kızım. cesetler de benzemez.
ama bir cinayet başka bir cinayeti hatırlatır her zaman.
koşan atlar düşen atları hatırlatır.
yağmur yağar.. durur.. tekrar başlar...
yanlış yolda yürümek doğru yolda beklemekten iyidir. beşikten mezara kadar...
karanlıkta herkesle çarpışabilir insan.
yalan mı söylüyorum sana? affet beni kızım, affet!
bir sürü doğru söyledik ama hiç burnumuz kısalmadı ki kızım.

Seneye yeni bir tiyatro sezonuna devam edebilmek umudu ile, iyi ki tiyatro var!

22 Haziran 2019 Cumartesi

Akide Şekeri

Cumartesi, Haziran 22, 2019 6
AKİDE ŞEKERİ | BURSA DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : ALİ MERİÇ | | Yöneten : CENK TURAN
KONU :Güzeller güzeli Akide, ev ararken hayatının aşkını bulur. Geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez motifi olan orta oyunu türündeki oyun seyirciyi Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi renkli karakterlerle buluşturuyor. Sazlı sözlü eski İstanbul komedisine buyurun… 
OYUNCULAR: ACAN AĞIR AKSOY -  - CEREN KAYIŞ - CENK TURAN - ÇAĞRI DULUN - ORHAN ERGÜN - ÇAĞRI ZORA - ÖYKÜ ESENDEMİR - CANSU YILMAZ - ALİ BİRCAN TEKE - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU - EREM NALCI - ZEYNEP YILMAZ - ERDEM ERDOĞAN - SALİH CEM ŞENER - EMRE NURETTİN ÖRÜK - MURAT EMRAH KANRA - IRAZ HAZEL KÖRMÜKÇÜ - SIDIKA DERYA GÜMRAL - AYŞE DİNÇ
KANTOCULAR: IRMAK BAVKIR - NERGİZ ACAR - GİZEM TÜRKÖZ - ÇAĞLA GENÇ - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU
Küçük Tiyatro' da nöbetçi tiyatro kapsamında Bursa Devlet Tiyatrosunu ağırladık bu kez. Sanıyorum sezonun son oyunu da Antalya Devlet Tiyatrosunun 'Godot' yu Beklerken' olacak ve yılı bu şekilde kapatacağız. Eğer düşündüğüm şekilde olursa farklı türlerde 25 sahne gösterimi izlemiş olarak sezonu tamamlamış olacağım:)
Oyunun konusu: Akide, Arap Bacı ile birlikte kiralık ev ararken varlıklı Muhsin' e aşık olur.  Akide' nin babası ilk önce Akide' yi Muhsin´e verir. Ancak Muhsin mal varlığını kaybettikten sonra Akide' nin babası onu başka zengin birisi ile evlendirmek ister. Buna dayanamayan Muhsin intihar etmeye kalkar onu intiharın eşiğinden İsmail ve Kavuklu kurtarır. İsmail ve Kavuklu çevirdikleri oyunlarla gençlerin tekrar evlenmelerini sağlarlar. Finalde tüm sevenler sevdiğine kavuşur:)
Akide Şekeri için geleneksel Türk tiyatrosu, eski İstanbul ve Osmanlı dönemi komedisini içeren bir kabare tiyatrosu diyebiliriz
Oyun 5 müzisyenin sahnede yer almaları ile oldukça hareketli bir şekilde başlıyor. Ve oyunun enerjisi son sahneye kadar hiç düşmüyor.
Yine bir oyun içinde oyun kurgusu, kabaresini sergilemeye çalışan bir ekip, zamanında gelemeyen oyuncular ve yerine acilen sahneye çıkarılan roller, sahne arkası karışıklıkları, sahnede olmaması gerekenlerin durum komedilerine yer veriliyor.  
Aynı zamanda Türk yakın tarihinde yer alan komedi karakterlerini görebiliyoruz zaman zaman.
Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi hatta Karagöz Hacivat esintileri de yer alıyor diyaloglarda kimi zaman. Ayrıca ara ara kanto danslarını da görüyoruz.
İzleyiciler arasında pek çok çocuk seyirci gördüm. Çocuklara tiyatroyu sevdirebilmek adına seçilebilecek bol müzikli, eğlenceli, danslı, enerjisi yüksek bir oyun. Esprilerin ve komedi doğurabilecek unsurların seçiminin de bu düzeyde olduğunu düşünüyorum. Beklentisinin yönü farklı olup, bu türü sevmeyenlere kesinlikle uzak durmalarını önerebilirim :) 

Tiyatro oyunu tercihlerimde farklı türleri izleyip beğeniyor olsam da kalbimin derin replik ve uzun tiratları ile İngiliz ve Rus edebiyatının klasiklerinde olduğunu da belirtmek isterim:)

Bursa Devlet Tiyatrolarına teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli sanatçılarımız, iyi ki varsınız!

Not. Çokça önemsediğim rol-sanatçı eşleşmesini bu oyunda gerçekleştirmekte zorlandım. Ve yanlış bilgi vermek yerine bu kısma hiç girmemeyi tercih ettim. 

16 Haziran 2019 Pazar

Antalya II

Pazar, Haziran 16, 2019 8
''Aramamalıyım, aramamalıyım...'' 
Kaçıncı kez son bir şey için açılan telefonlar ve yazılan cümleler, dilenen iyi dilek ve temennilerden sonra hala gösterebildiği bu zafiyet ile yüzleşebilmek ne zordu. Hayatı daha yaşanılası, güneşi daha parlak, tüm esprileri daha komik yapan şeyin; evrende bir araya gelen bir kaç harfin oluşturduğu cümlelerin zihninde anlam bulduğu o dakikalar olması kabul edilemezdi. Bu hafif, keyifli akıntının, bir süre sonra hızlanarak, adrenalini yüksek bir lunapark oyuncağına dönüşmesi öngörülemez bir gelişmeydi. Hayat da zaten öngörülemez oluşu ile cezbedici değil miydi? Yine yeni bir mesaj ile: ''Yeterince iyi tatiller dilemiş miydim sana, üç kez dilemek yeterli mi peki iyi bir tatil için :))'' Dayanamayışının dayanağı, hep bulunan bahaneler :)
''Eğer bir gün aşık olursam, bunu nasıl anlayacağım?'' 
Öyle masum, bir o kadar da açık yüreklilikle sormuştu ve cevabıma göre aşık olup olmadığına karar verecekti;
-Eğer onu her an merak ediyorsan ve yaşıyorsan ancak gündelik rutinin içerisinde zihninin geri planında hep çalışan bir arayüze hapsolmuşsa bu fikir; gündeliğin tüm yoğunluğuna rağmen boş kaldığın ilk anda bir sağanak yağmur gibi yağıyorsa içine; bir şarkı, bir şiir, bir film hep onu hatırlatıyorsa sana hiç boşuna uğraşma bence, mücadele etme, teslim ol...
Sınavın en zor sorusunun kopyasını almış gibi yüzüne yayılan bir gülümseme ile ayrıldı yanımdan.
''Hiç yapmayacağım şeyleri yapıyorum ağğbiii... Düşünebiliyor musun ben, sırf o seviyor diye Çin Lokantasına gittim örneğin. Yani diyorum ki tek yanımda olsun, yanında olayım da diğer tüm detaylar hiç önemli değil.''
-Geçer, dedim. Ama öyle ne zaman geçer, nasıl geçer diye benden reçete isteme, yaşa sadece... Hayatta bazı şeyler yaşanmadan, görülmeden, tüketilmeden geçmez, geçmemeli de. Hiç bitmez sanıyorsun ya hani, sonsuza dek sarılayım, doyamam diyorsun ya... Doyarsın...
Evrenin en büyük sırrını açıklıyormuşum gibi baktı yüzüme ve: ''Doyamam ağğbii'' dedi :)
''Vazgeçtim'', dedi. Benim olmayacak, beni sevmeyecek. Ağzımla kuş tutsam da o menekşe gözler bana aşkla bakmayacak.
-Bu kadar kolay mı vazgeçiyorsun, dedim. Hani konuşacaktın, anlatacaktın her şeyi?
''Başkasını seviyormuş'', dedi. Mangaldan yükselen dumanın arkasından buğulanmış gözlerini seçebiliyordum.
''Ama ben onu sevmeye devam edeceğim. O kadar çok seviyorum ki onu, iyi olsun, mutlu olsun, benimle olmasın, hayatta olsun sadece, yeter bana, varlığıyla avunacağım ve bekleyeceğim, 'olur ya bir gün' ün cılız umut ışığını saklayıp en derinimde, bekleyeceğim.''
Hayranlıkla baktım yüzüne;
-Bravo dedim, şimdi inandım gerçekten ne kadar sevdiğine. Ve ekledim; ''Annesinden dayak yediği halde, yine ‘Anne’ diye ağlayan bir çocukmuş aşk...(CS)''
''Şımarıyor iltifat edince, sevdiğimi bile söylemiyorum artık. Daha ne yapayım, e anlasın birazcık o da... İşten doğru eve geliyorum, kazandığım hep onlara, nereye isterlerse götürüyorum daha ne yapayım?''
Dedim ki: - Ya bir gün sen söylediğinde onu sevdiğini, o duymazsa yüreğinin sesini? Sen şimdi sevgini esirgeyerek terbiye verdiğini sanıyorsun ya, yapma... Sevmek böyle bir şey değil, sevgide hesap kitap olmaz. Esirgediğin her sevgi sözü, bir gün karşına sevgisizlikten taşlaşmış bir kalp olarak çıkarsa eğer, sakın suçlama onu ve şaşırma sakın...
''Tam 38 saat oldu görüşmeyeli ve hiç aramadım ve yazmadım da biliyor musun?'', dedi. Belli ki o da telefonunu yüreğinin yerine koymuş, ekg' sinin çıktısını whatsapp mesajlarından alıp, yaşayıp yaşamadığına oradan karar veriyordu.
-Peki dedim, hiç dayanabildiğin oldu mu? Yani sen yazmadan onun seni arayıp, sorduğu?
Düşündü, 'yok' dedi, olmadı ama hiç cevapsız bırakmadı beni.
-Bekle, dedim. Hiç kimse hatırlamayacak kadar meşgul değildir, kendi önceliğini öğrenmek istiyorsan, beklemeyi bilmelisin...
Belli belirsiz bir ''doğru tabi'' sonrası telefonu alıp, uzaklaşırken, son rekor denemesini sonlandırdığını anladım: 38 saat 7 dakika ile...
---------------------------------------------------------------------------------
''Beni hatırladığını umuyorum, yazmış. Ben de 'hatırlamak için önce unutmak gerekir, hiç unutamadım ki seni' yazmak istedim, yazamadım. Elim gitmedi. Her gece sana uyuyorum, sabahları sana uyanıyorum, aklımdan çıkaramıyorum ki, diyemedim. Hatta cevap bile yazmadım, umutlanmasın diye.''
-Peki, dedim. Eğer sen değilsen, kalbinin sesini kim dinleyecek? Herkes aynı yolda aynı yöne yürüyor diye bunun en doğru yol olduğunu söyleyebilir miyiz? Sevginin sıcaklığında erit egonu ve sevgiye teslim et kendini, en güvenli yol budur.
Beni anladı mı bilmiyorum ama kuyruğu dik tutmak uğruna yitirilen bir mutluluk olasılığı daha evrende toz oldu sanki...
Gelişinde ilkbahar çiçeklerinin rüzgarda salınışı vardı. Hem uçuyor gibi hem de mutlu bir rüya görüyor gibiydi.
-Ne oldu dedim, söyleyebildin mi?
''Söyledim,'' derken yüzüne yayılan gülümsemenin tüm dünyayı ısıtabileceğini düşündüm. ''O da beni seviyormuş, dedi. Her şey birden o kadar farklı görünmeye başladı ki gözüme, daha önce yaptığım her şeyi tekrar yapmak istiyorum onunla yeniden. O kadar merak ediyorum ki her anını, yüzünden geçen her ifadenin yüreğindeki yansımasını bilmek istiyorum. Benden habersiz hiçbir şey geçmesin aklından, kaçırmak istemiyorum. Her an onu düşünüyorum, ona düşüyorum. Aklımdan hiç çıkmıyor. O da beni seviyormuş anne'', diye ekledi, gülümseyişine engel olamadan.
-Bazı şeyleri biz zorlaştırıyoruz aslında, dedim. Oysa hep dürüst ve içten olursan hiç yanlış anlaşılmazsın. 
Huzurla baktı yüzüme ve sanıyorum ilk kez biri bana gözleriyle sarıldı.
---------------------------------------------------------------------------------
''Siz böyle hep birlikte tüm gücünüzle ötmezseniz eğer, güneş doğmayacak sanki...'' Yorucu, geç sonlanmış ve uykusuz bir gecenin bir kaç saat sonrasında gün doğumuna uyanmanın serzenişiydi bu.
Bir süre kuş cıvıltılarının güneşi doğurmasını dinledi. Sonra cama vuran yağmur damlalarının sesini duydu. Bu hoş sürprizin anımsattıkları içini ısıttı.
Bu mevsimde buralarda sabahı yağmur ile karşılayabilmenin ancak kalpten istenmiş bir dileğin mucizesi olduğuna hükmetmişti perdeyi aralarken. “Tüm dileklerin kabul olsun” diye geçirirken içinden yağmur damlaları saçları ile buluşmuştu bile...

Not: Bir süredir Antalya' daydık. Ve bunlar da gezi notlarımız:) Bir öncekiler için tık.

Metinler arasında kurgusal bütünlük bulunmayıp, tamamı farklı zamanlarda farklı durum ve manzaraların çağrıştırdığı kurgusal notlar olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ben Ödüyorum

Cumartesi, Haziran 01, 2019 7
BEN ÖDÜYORUM | TRABZON DT
2 perde | 2 saat 15 dakika
Yazan : YVES JAMIAQUE | Çeviren : HÜSEYİN MEVSİM | Yöneten : VLADLEN ALEXANDROV
KONU : Hayat bir tiyatrodur, tiyatro da bir hayattır düşüncesi ile yazılan oyun da aşkta aldatılmış ve dostlukta satılmış yalnız ve mutsuz bir erkek, aile mutluluğu yani “çalışır vaziyette bir aile takımı” satın almak ister. Tek kural ise bu oyunda hangi duyguların sahici hangi duyguların çakma olduğu ayırt edemeyecek duruma gelen, elemanların sözleşmesi anında iptal edilecektir. Para vererek oluşturulan kurmaca yaşamla yüzleşmenin hüzünlü ve neşeli halleri ile ‘’insan mutlu olabilir mi’’ sorusunu sorarak sorguluyor. 
OYUNCULAR : ALEXANDRE AMİLCAR - M. CEYHUN GEN / ELEONORA - ELVAN SALİHA KARAHASAN / MASHU - EMRE ÖN / VİRGİNİA - RÜMEYSA GÜLENDAM SAĞLAM / PAULO - OGÜN KILIÇ / MELİA - AYŞE SONGÜL NATIR

Sezonu yavaş yavaş kapatırken Devlet Tiyatrolarının geçen yıl başlattığı nöbetçi tiyatro uygulaması kapsamında Haziran ayında da tiyatro izleyebilme şansı bulabildik. Trabzon Devlet Tiyatrosu yorumu ile 'Ben Ödüyorum' isimli oyunu Küçük Tiyatro' da izledik dün akşam ve uzun zaman sonra (ya da bana uzun gelen bir zaman sonra) tekrar izleyici koltuğunda oturup, sahneye bakabilmek bana çok iyi hissettirdi. 'Ben Ödüyorum' 2012 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş ve Alexandre rolünü Olcay Kavuzlu oynamış, Şevki Çapa da ekipteymiş. Nasıl bir performans olduğunu hayal etmeye çalışınca o yorumu kaçırmış olmama üzüldüğümü söylemeliyim:) Ancak Trabzon Devlet Tiyatrolarının da bu konuda iyi bir işe imza attıklarını düşünüyorum. 
En başta metin, gerçekten çok ilgi çekici ve merak uyandırıcı zaten. Metnin kurgusal işleyici ve ilerleyişi de çok başarılı.  Bir film ya da dizi konusu olabilecek bol malzemeli ve doğurgan bir konuya sahip metinde; yalnızlık, satın alınan mutluluklar, kaybetmek, aşk, dostluk, aile kavramları farklı bir bakış açısı ile adeta bir sosyal deney düzleminde ele alınmış. 

Alexandre, yaşadığı kötü deneyimler nedeni ile kendini mutsuz hisseden yalnız bir adam. Aşk hayatında aradığını bulamamış, aldatılmış. Yakın dostundan darbe yemiş. Ve sahnenin açılışı ile onu iş bulma kurumundan çıkan işsiz bir ressama kartvizit uzatırken görüyoruz. Sonrasında bir aktriste ve genç bir hayat kadınına da aynı iş teklifinde bulunarak herkesi ertesi gün saat altıda evine beklediğini söylüyor.

Ressama yani Mashu' ya (Emre Ön, aynı zamanda yönetmen yardımcılığı yaptığını da belirtelim) yeni bir isim verip, en yakın dostu rolünü oynamasını istiyor. Aktriste yani Elenora' ya (Elvan Saliha Karaaslan) onu çok seven eşi olmasını ve genç hayat kadınına yani Virginia' ya (Rümeysa Gülendam Sağlam) asi kızları rolünü oymalarını teklif ediyor. Detay kurallar, sözleşme ve oldukça tatminkar bir ücret karşılığında anlaşıp, tiyatroya başlıyorlar.
Ara sıra sahneye dahil olan Virginia' nın erkek arkadaşı ve Elenora' nın annesi ile satın alınan mutlu aile paketinin aslında hiç de Alexandre' nin planlandığı gibi gitmediği ve öngörülemez bir şekilde başka bir şeye evrildiği farklı bir düzeneğin içine çekiliyoruz sonrasında...
Neredeyse tüm oyuncuların ellerinde mikrofon ile söylediği şarkıların hoş bir lezzet bıraktığını düşünüyorum ve son sahne tangosu gerçekten izlenmeye değer ve başarılıydı. Tango müziği de öyle : link Sahne geçişlerinde duyduğumuz Fransızca ezgiler de güzeldi.
Zaman zaman akmayan sahneler olsa da, örneğin ilk perdenin ikinci kısım replikleri ve oyunculukları kesinlikle izleyiciyi içine almadı ancak ikinci perdenin açılışından itibaren oyun yeniden hareketlendi. Karakterlerin yaşadığı duygusal değişimin yansımasının ipuçları daha belirgin olabilirdi. Ana karakter ile diğer karakterlerin birbirinden etkilenişleri daha detaylı anlatılabilirdi. Böylece biz nasıl olup da Elenora' nın, Alexandre gibi duygusuz ve katı adama birdenbire aşık olduğuna şaşırmayabilirdik :) Komedi öğelerinin ele alınışı biraz daha iyi olabilirdi. 
Oyunculuklardan en çok Alexandre rolü ile M. Ceyhun Gen ' i ve Viriginia rolü ile Rümeysa Gülendam Sağlam' ı beğendim. Tam bir ekip çalışması, ışık, ses, kostüm, dekor yerli yerinde ve tatmin ediciydi. Trabzon Devlet Tiyatrosunu bu başarılı oyunları için tebrik ediyor ve bir kez daha alkışlıyorum:)
İyi ki tiyatro var !

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Perde

Pazartesi, Mayıs 20, 2019 16
Günün akşama kavuştuğu saatlerde denizden, bunaltıcı yaz sıcağını usul usul dağıtan meltem esmeye başlardı. Kafamın üzerinde hışırdayan asma yapraklarının da en az saçlarım kadar mutlu olduğunu hissediyordum bu anlarda. Rüzgarın hareket ettirebildiği her şey mutluydu, hareket edebilen her şey mutluydu. Havada saatlerdir asılı duran nem bile artık hükümranlığını sonlandırıp, gitmek istiyordu. Oysa ki ben kalmak istiyordum. Verandada kalıp, beklemek. Onun işten dönüşünü beklemek. Geçerken başını eğip, gülümseyerek bana verdiği selamı beklemek, o selamı havada yakalayıp, gidip kitabımın arasında kurutmak istiyordum. Bundan sonrası için hayatımda beklenen tek gelişmeden beni biraz uzaklaştıran bu seremoni bana umut veriyor, iyi geliyordu. 
Ergin tersanede yapımına yeni başlanan yat inşaatında çalışan işçilerden biriydi. Diğerleri ile birlikte yan binanın giriş katında lojman gibi kullandıkları bakımsız evde yaşıyordu. Ve son bir aydır aklımı ve zihnimi oyalayabilen beni biraz olsun tatsız gerçeklerden uzaklaştırabilen kişiydi. Tek bir bakış, tek bir selam ve kalpten bir gülümseme; bedenimin kayıtsızlığına inat yüreğimde lunapark ışıkları yakıyordu.

Kendi kendime oynadığım bir oyun gibi başlayan bu ilgi, sonraları tatlı bir meraka dönüşmüştü. Onunla tanışmak istiyordum. Benim için çok kolay olmayan bir iletişim metodum vardı ve çok az kişiyle iletişim kurabilmek için kullanıyordum bunu. Bir not yazmayı başardım: ''Selamını ve gülümseyişini tanımak, ilk izin gününde buluşmak istediğimi'' söyleyen bir not. Kimse görmeden notu ona ulaştırabilmek için ise kardeşimi kullandım. Yeterli bir para karşılığında yapmayacağı şey yoktu. En son tuttuğu orucu, satmak için babamla pazarlık yapıyordu. Tekne orucu 25, tam gün 50, iki gün üst üste tutarsam 125 TL diye... Kardeşimle ikimizi de memnun edecek bir zeminde anlaştık.
Tüm olumsuzluklara rağmen onunla arkadaş olabileceğimi, bir şekilde iletişim kurabileceğimizi düşünüyordum. Yıllardır içine çekildiğim asosyallik, istemli tercihim değildi. Bedenim tutuklanmış olsa da ruhum özgürdü. Gözlemlerim, hislerim güçlü; heyecanım yüksek, cesaretim ve kendime güvenim tamdı. Pazar gününü beklemeye başladım. Aklımda  durmadan her olasılığın sayısız versiyonu ve onların sonsuz değişkenleri ile farklı senaryolar oluşturuyordum. Zihnim bir bilgisayara dönüşmüştü.

Ama O gelmemişti... Bu durum bende hayal kırıklığı yaratmak yerine, durmaya niyeti olmayan zihnimi daha çok çalıştırmaya ve analiz etmiş olduğum tüm olasılıklar içerisinde bu sonucu doğurabilecek nedenleri aramaya itmişti beni. Örneğin, beni ciddiye almamış olabilir, görüntüm onu korkutmuş olabilir, not eline ulaşmamış olabilir, hastalanmış olabilir, bizim eve gelmekten çekinmiş olabilir... Liste böyle uzayıp gidiyordu.

Ertesi gün meltem esmeye gün akşama kavuşmaya başladığında, Ergin, işten dönüp, bizim evin önünden geçerken, bana bakmadı, gülümsemedi, selam vermedi. Başını önüne eğdi, yürüdü, yürüdü, yürüdü ve gitti. Ertesi gün, daha ertesi gün ve daha ertesi gün de öyle.

Kitabın arasında kuruttuğum gülümsemelerin hepsi birer birer kanatlanıp, uçup gitmişti. Projem, gözlemlerim, notlarım, olasılık kartelam hepsi yeniden güncellenmeliydi. Oysa ilk kez zihnim yeni bir oyuna başlamak için isteksizdi. Ne yapacaktım şimdi? Evet bir süre odamda kitapların arkadaşlığına sığınabilirdim belki ama hayatımın dip akıntılarının beni ıssızlığa sürüklememesi için kendimi bir yere demirlemem şarttı.
Daha önceleri de çapa halatımın koptuğu ve gözlerimi bilinmez denizlerde açtığım olmuştu. Ateş püskürten ejderhaların, deniz dibi cinlerinin, beş başlı köpek balıklarının olduğu güvensiz suları iyi bilirdim. Oraya, o kabusa, o cehenneme dönemezdim, rotamı Ergin' e çevirmeye karar verdim. Ona doğru gidecektim. Eğer ben bir nehirsem, denizimdi. Bir söğütsem, güneşimdi. Yaptığım astral seyahatlerin adresiydi.

Annemin sesi: ''Alya'm, acıktın mı? Verandaya çıkarayım mı seni? Bugün hava muhteşem, hem akşam esintisi de başladı.''
Sonra kardeşim: ''Ablaların şahı nasılmış bugün, gelmeyenler kaybederler, moral bozmak yok, bak ne aldım sana?: 'Tehlikeli Oyunlar', biraz tehlike diyorum, şu güvenlik çemberini kıralım seninle. Bak erken uyumak yok, kitap okuyacağız bu gece.''
Babam, hastalığımı en zor kabullenen, akşam rutinini tekrarlıyor bıkmadan, bence aşık bana:) ''Gayret et güzelim, hayat varsa umut vardır, teslim olma kimseye ve hiçbir şeye... ALS üç harf sadece, oysa sen Alya' sın, Alyam' sın, en yüksektesin, bunu yenebilirsin.''
Ve ben: ''ALS teşhisini alalı altı yıl oluyor. İlk başlarda çok sorun yoktu ama son iki yıldır, vücudumdaki kaleleri birer birer kaybetmeye başladım. Sol ayak parmaklarım düştü önce, sonra da elim karıncalanmaya başladı. Kol ve bacaklar teslim olmadan sanırım, yutamaz oldum. İsyanım onbindebirlik piyangoyu yakalamış olmamdan çok, neden tüm gemi su alırken, hafızam ve zihnim tertemiz kalıyor, diyeydi. Uçsuz bucaksız özgür zihnimin bir hapishaneye kapatılmasından nefret ettim. Zihnim berrak ve henüz okuyabiliyor, okuduğumu anlayabiliyor olduğu için; hastalığımın ilerleyen safhalarında yutma kaslarımın kaybına bağlı mideme yerleştirilen bir tüp ile besleneceğimi ve hatta akciğer ile yeterli solunum yapamadığım için treakestomi açılması ve solunum cihazına bağlanmam gerekeceğini biliyordum. Ve bunları biliyor olmam bence haksızlıktı. Adımdan nefret ettim ALya ile ALs, ilk iki harf ile hastalığa senkronize giriş, şaka mı kader mi bilemedim
Ergin' den vazgeçmiyorum. Zihnimde bıraktığı izleri takip ediyorum, konuşamıyorum ama gözlerimi kımıldatabiliyorum, hayal kurabiliyorum, yetiyor bana. Her şey silinirken yavaş yavaş, sessizleşirken etraf, yalnızlaşırken ben; gülümsemesini, başını önüne eğişini, selamını getiriyorum aklıma. Düşerken tutunacağım bir siluet ise paraşütüm, adı Ergin oluyor. İsyanım yok, isyan etmek mizacımda yok. Ellerimi kaldırıp, çekiyorum beyaz bayrağı, teslim oluyorum. 
Selama çıkan da yok, alkışlayan da... Kimsesiz bir çadır tiyatrosu oynanıyor ve benim için perde kapanıyor.

Not: İllüstrasyonlar Jose De La Barra' ya aittir.
Öykü tamamen kurgusal olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.