15 Aralık 2018 Cumartesi

Lena, Leyla ve Diğerleri

Cumartesi, Aralık 15, 2018 0
LENA, LEYLA VE DİĞERLERİ | SİVAS DT
1 perde | 1 saat 5 dakika
Yazan : ZEHRA İPŞİROĞLU | | Yöneten : AYŞEN İNCİ
KONU: 
Giyindim, Üst üste
Bir ben vardı içimde
Matruşka bebekler gibi…
Bir bedenin içine kaç ruh, kaç dünya sığar? Kaç kadın içinde yaşadığı kimlik karmaşasını sağlıkla atlatır? Yaşadığımız coğrafyanın etkin baskılarını göz önünde bulundurduğumuzda; hayır demekle diyememek arasındaki çizgiyi, baş kaldırmakla boyun eğmek arasındaki keskinliği ve bir kadının içindeki kargaşayla dışındaki düzenin çarpışması sonucu oluşan durumu tüm gerçekliğiyle izlemeye çağırıyor sizi Lena, Leyla ve Diğerleri… İyi Seyirler… 
OYUNCULAR : Filiz DEMİRALP

Turne oyunlarını, başka türlü izleme şansını çok zor yakalayabileceğim farklı oyuncular ile beni buluşturduğu için çok seviyorum. Lena, Leyla ve Diğerleri bu anlamda kendimi çok ama çok şanslı hissettirdi :)
Lena' nın öyküsü, erkek egemen bir kurgu içerisinde kaybettiği kendini arayan ve tekrar özgürleşmek isteyen bir kadını; Ukrayna Kiev' de üniversitede sosyoloji okurken tanışıp, aşık olduğu Mustafa' nın peşinden İstanbul Güneşören'e, varoşa sürüklenen Lena' yı anlatıyor. Lena içine düştüğü sert eril aile düzeni içerisinde var olabilmek için Lena' yı susturup, kendinden bir Leyla yaratıyor. Bilgili, eğitimli, yetenekli, cesur, eğlenmeyi bilen, erkeklerle eşit koşullarda büyümüş Lena yerini korkak, annelik kimliği ve zaafları altında güçsüzleşmiş, kaderine razı, bulunduğu toplumun kültürüne uyum sağlamış bir kopya insana, Leyla' ya bırakıyor. Ya da ne kadar istese de bırakamıyor ve sonu akıl hastanesine kadar varan içsel bir çatışma yaşamaya başlıyor. Burada sadece Lena' ya değil, Lena özelinde ataerkil düzen içerisinde kimliğini ve özgürlüğünü kaybetmiş tüm kadınlara üzülüyoruz. Öykü izleyiciyi duygu düzeyi olarak yakalamakla kalmıyor, düşünsel olarak da bir açılım sağlamayı başarıyor.
Filiz Demiralp, tanışmaktan çok memnun olduğum bir sanatçı oldu ve aklımdan hiç çıkmayacak başarılı performansı ile hayranlığımı kazandı. Bundan sonra tüm oyunlarının takipçisi olacağım :) Rolünü bu kadar hissederek oynamasının ve hissettiklerini izleyiciye bu kadar iyi geçirebilmesinin her oyuncuya nasip olmayacak özel bir yetenek olduğunu düşünüyorum. Ayrıca söylediği duygusal şarkılar ile ses ve müzikal anlamda da oldukça başarılı bulduğumu belirtmek istiyorum kendisini.
Oyunu yöneten Ayşen İnci' yi daha önce İkinci Bölüm isimli oyunda izleme şansı bulmuş ve oldukça beğenmiştim. Rejide de iyi bir iş çıkardığını düşünüyorum. Metin belirli bir kronolojik sıralama izlemeksizin olayları dağınık bir şekilde aktarıyor. Sanki Lena o anda aklına gelen geçmişindeki kesitleri doğallıkla anlatıyormuş gibi ve oldukça başarılı bir şekilde bu parçaların izleyiciye ulaştığını düşünüyorum. Zaten Filiz Demiralp' in etkileyici ve doğal oyunculuğu ile izleyiciyi yakalamak konusunda hiç bir sorunu olmuyor.
Lena, günün sonunda her şeyi geride bırakıp, yeni bir başlangıç yapabilecek gücü içinde buluyor. Başka türlüsünü bilmediği ve hayal edemediği için hayır diyemeyen, hayatına başka bir yön veremeyen kadınlara umut oluyor. 
Metindeki bir kaç yüzeysel ve klişe anlatımı göz ardı edersek genel anlamda başarılı bulduğum ve izlemekten keyif aldığım bir temsil oldu. Yolunuz Sivas' a düşerse Lena' ya bir uğrayın derim :)  

12 Aralık 2018 Çarşamba

12 Öfkeli.

Çarşamba, Aralık 12, 2018 8
12 ÖFKELİ. | ANKARA DT
1 perde | 1saat 40 dakika

Yazan : REGİNALD ROSE | Çeviren : Ş. NECATİ ŞAHİN | Yöneten : M. AKİF YEŞİLKAYA
KONU: Bir insanın “hayatı” söz konusuyken “beş” dakikada karar verebilir miyiz? Ya yanılıyorsak?

OYUNCULAR : (8)ALPER TAZEBAŞ- (4)ULAŞ ERSOY- (3)İRFAN KILINÇ- (7)EDİP TÜMERKAN- (10)ŞEKİP TAŞPINAR- (9)MEVA KÜÇÜKAKYÜZ- (1)DİLEK ARIBAL- (6)MURAT KESİM- (5)ONUR KAYABAŞI- (12)AKIN BERK SAĞIROĞLU- (2)EREN ÖZKAN- (11)KADİRCAN ŞEREN- DOĞUKAN SOYKÖK(Mübaşir)

YARGICIN KONUŞMASI: MEHMET ATAY

Bilet alabilmek konusunda Ankara tiyatro izleyici ile bu sene yarışamıyorum. Biletler ne olduğunu anlamadan internet gişesinde tükeniyor. İzlemeyi çok istediğim oyunlar için gişeden bilet almanın yanı sıra yeni bir alternatif olarak '12 Öfkeli Nokta' da 'seyircili genel prova' yı deneyimledim.

Seyircili genel prova sahneye yeni konulan bir oyunun, prömiyer öncesi; oyun ekibinin arkadaşları, öğrencileri, hocaları, yakınlarından oluşan izleyiciye son kez ve son haliyle oynanması. Her oyun için şart olmamakla birlikte duyurulan kitlenin de kısıtlı olduğu düşünülürse, duyunca gitmek gerek bence :) İrfan Kılınç instagram hikayesinde paylaşınca ben de duymuş oldum :) 
Sidney Lumet’in ilk uzun-metraj denemesi olan film 1957, ABD yapımıdır. Reginald Rose’un aynı adlı oyunundan esinlenerek uyarlanan film, 1957 Amerika'sını karakterlerin psikolojik, sosyolojik ve dönemin toplumsal yapısını ele alarak ön yargıları kırmaya yönelik, insan hayatının önemini vurgulayıcı doktrinler sunar.
12 Öfkeli Adam, filmini yakın zamanda izlemiş ve oldukça etkilenmiştim. Filmin tek mekanda geçiyor oluşu zaten hemen bir tiyatro uyarlamasını getiriyor akla ki zaten ilk hali oyunmuş. Konu, babasını öldürmekle suçlanan bir gencin idamla yargılanması ve bu konu hakkında son kararı verecek olan 12 jüri üyesinin karar verme sürecini kapsıyor. İlk oylamada 11 suçlu-1 suçsuz oya karşılık, gelişen diyaloglarla sürecin farklı bir noktaya ulaşması çok çarpıcı repliklerle işleniyor. Bu süre zarfında yabancı düşmanlığı, sürü psikolojisi, geçmişinden etkilenme, bencillik gibi bir çok eğilimi jüri üzerinden gözlemleyebiliyoruz. 
Birinci Jüri: Moderatör konumunda diyebiliriz. Tartışmaya şekil vererek grubu düzenlemeye çalışıyor. Oylamaları yaparak sonuca ulaşmaya çalışmaktadır. Bu karaktere, eseri yazanın ve yönetmenin gözünden bakarsak ‘’sistem adamı’’ olduğunu görebiliriz.
İkinci Jüri: Minyon tipli ve gözlüklü olan ikinci jüriyi, Amerikan kültürünün yarattığı korkak ve sürü psikolojisine uyan, kafası karışık sâde bir vatandaş olarak görebilmek mümkündür.
Üçüncü Jüri: En öfkeli, aksi, ön yargısından ödün vermeyen geçmişinde yaşadığı olaylar, hayatını önemli bir şekilde etkilemiş olsa ki ‘’kendi çocuğunun’’ onu terk edişinden ötürü çocuklardan nefret eden bir psikoloji sunan, üçüncü jüri filmin demirbaşlarından.
Dördüncü Jüri: Mükemmelliyetçi, mantığına güvenen kibirli bir izlenim yaratmaktadır. Yorumlarıyla ‘’suçlu’’ diyen çoğunluğu merkezine toplamak isteyerek bu durumu da amerikan iktidar arzusunu akıllara getirmektedir.
Beşinci Jüri: Çekingen sade bir vatandaşın izlerini görmek mümkün. Çocukluğunda yoksul mahallelerde yaşadığından kaynaklı özgüven sorunu yaşayan biri görünümünde. Sıra ona geldiğinde ‘’-beni atlayabilir misiniz’’ diyerek konuşmak istememiştir.
Altıncı Jüri: Sürü psikolojisinden sıyrılamayıp kendi düşüncelerini tam anlamıyla yansıtamayan bir görüntü çizmektedir.
Yedinci Jüri: Umursamaz, bencilce davranışlar sergileyerek biran önce odadan çıkmak isteyenlerin başını çekenler arasındadır. Sabırsız bir Amerikalıyı görmek mümkün.
Sekizinci Jüri: Muhalif, akılcı, merhamet duygusunu yitirmemiş, olaylara değişik taraflardan bakabilen, kendinden emin ve kafaları karıştırıcı söylemleriyle diğerlerini kızdıran, gösterdiği davranışlarıyla amerikan adalet sistemine karşı bir karakter çizmektedir. Filmin ana karakteri.
Dokuzuncu Jüri: Gruptaki en yaşlı adam. Tecrübe ve gözlemleriyle sekizinci jüriye en çok yardımı dokunan ihtiyar. İlk başta çoğunluğa ayak uydursa da sonrasında daha geniş düşünmeye başlayarak tartışmalara sürpriz tezler sunmaktadır.
Onuncu Jüri: Filmin başından sonuna kadar burnundan mendili düşürmeyen, sürekli terleyen, huysuz yaşlı bir adam. Israrla ‘’suçlu’’ diyenler arasında görmek mümkün.
Onbirinci Jüri: Bırakmış olduğu bıyıkla amerikalı sosyal-demokrat imajı yaratan konuşmaktan çok dinlemeyi ve dinlerken de an an müdahele ederek sorular sormayı seven bir karakter çizmekte.
Onikinci Jüri: Grubun en kafası karışık adamı. Sürekli karar değiştirip kızgınlıklara yol açmaktadır. Bu durumda da normal bir amerikan vatandaşının nasıl bir oy kullanma potansiyeli olduğunu göstermeye çalışılmış.
Filmde tüm jüri erkek karakterlerden oluşmakta iken; oyunda 9 ve 1 numarada iki kadın jüri var ve onlar dışındaki tüm oyuncular ''İkinci Katil'' de izlediğimiz tiyatrocular. Bu anlamda aynı kadronun yeni bir oyunda bir araya gelmesinin uyum ve sinerji açısından katkı sağladığını düşünüyorum. İrfan Kılınç, Şekip Taşpınar, Ulaş Ersoy performanslarıyla lokomotif konumunda ve çok çok başarılılardı. Alper Tazebaş, ilk oylamada ''suçsuz'' oyu kullanan jüri olarak oldukça etkileyiciydi. Diğer oyunculuklarla ilgili olarak izleyiciyi rolüne inandırmak konusunda sıkıntılı duran 9 numaralı jüri dışında tamamının sahnede iyi durduğunu düşünüyorum. 

Dekor uzun dikdörtgen masa etrafında sıralanmış sandalyeler, sol köşede lavabo, solda ise çay, kahve standından oluşuyor. Oyunu ilginç kılan detaylardan biri de sahnenin dört köşesinde yer alan dört adet izleyici koltuğu. Biri boştu ve oraya geçmeyi düşündüm ancak oyunu izlemek ve bütüne hakim olabilmek açısından oyuncular ile o kadar yakın olmanın çok da iyi bir fikir olmadığına karar verdim:) Kostüm, ışık, müzik, dekor oyuna destek veren unsurlardı ancak ikinci yarıdan sonra başlayan yağmur sesinin şiddetinin biraz düşürülmesi gerektiğini düşünüyorum, çünkü bir süre sonra gereksiz bir şekilde kulakları rahatsız etmeye başladı.

Metin anlamında oyuna bayıldığımı söyleyebilirim.  1 saat 40 dakika süren tek perdelik oyun boyunca bir an bile ilgi ve merakınızı kaybetmiyor, oyundan kopmuyorsunuz. İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesinde gösterilen 12 Öfkeli.' nin, kesinlikle sezonun en iyileri arasında anılacak çok başarılı, harika bir kadroya sahip, tatmin edici bir temsil olduğunu ve kaçırılmaması gerektiğini düşünüyorum. Ve ''İyi ki tiyatro var!'' diyorum:)

Not. Oyuna ait görseller henüz yayınlanmadığından daha sonra eklenecektir.

9 Aralık 2018 Pazar

Annemin İşleri

Pazar, Aralık 09, 2018 24
Yatağımda gözlerimi açmaya çalışıyorum, mutfaktan sesler geliyor, dışarı bakıyorum henüz aydınlanmamış hava, saate uzanıyorum altıya çeyrek var. Ama mutfaktan gelen sesler öyle demiyor, seslere göre saat, kahvaltı öncesi sabah sekiz suları. 
Çok alışık olmadığım bu duruma tepkisiz kalamıyor, çıkıyorum yataktan. Artık ezbere bildiğim uzun koridordan geçip, mutfak kapısına yaklaştıkça iştah kabartan kokularla ve annemle karşı karşıya geliyorum. Annem: "Telefon geldi anneanneni hastaneye kaldırmışlar, İzmir' de. Dayınla yengen başındaymış." derken sakin görünüyor aslında. Ama ben mutfağa bakar bakmaz yolunda gitmeyen bir şey olduğunu anlıyorum. Ocağın üstünde üç tencere kaynıyor, tezgahta pişirilip kenara alınmış iki tane daha var. Bakıyorum göz ucuyla, biri domates çorbası, diğeri mercimek. Annem bir taraftan soğan doğramaya devam ediyor, fırına takılıyor gözüm, nar gibi kızarmış börekleri görüyorum. Bu kadar şeyi pişirebilmek için saat kaçtan beri uğraş içinde olunur, hesap etmeye çalışıyorum. "Ara bir diyor bana, dayını ara da sor, durumu nasılmış." Ne yapıyorsun anne, bu kadar yemek ne olacak, kim yiyecek, diyemiyorum. Çünkü biliyorum ki annemin kendini sağaltma yöntemi bu. 
Ne zaman ailede yolunda gitmeyen bir şeyler olsa anneme bir haller olur. Ablamın boşanma haberi geldiğinde de böyle olmuştu. Eve geldiğimde annem evin halılarını yıkayıp balkona atmış, koltukları silmiş, camları, kapıları parlatmış, mutfak dolaplarını boşaltmaya geldiği sıra yakalamıştım onu. Bana demişti ki:"Ablanla enişten boşanmışlar dün, sabah haber verdiler" yine gayet sakindi ve bu sorunla başa çıkabilmenin tek yolunun evi iyice bir temizlemek olduğuna emindi sanki. Mutfak dolaplarını bitirip, buzdolabını temizlemeye geçtiğinde; ellerini tutup, gözlerine bakıp: "Anne böylesi daha iyi oldu, gel hadi birer çay içelim" demeyi düşündüm. Öylesine işine konsantre olmuş ve dış dünyadan kopuk görünüyordu ki o an bir deprem olsa bile annemin buzdolabını temizlemeye devam edeceği gibi bir hisse kapılıp, bundan vazgeçtim.  
Böyle durumlarda bazıları ağlar, bazıları kapıyı çeker çıkar, bazıları, kızar bağırır, bazıları konuşmaz; benim annem iş yapar. Temizlik yapar, pasta, börek yapar, yemek yapar, dolapları boşaltır, yüklüğü indirir, yün yorganları açar ama hiç durmaz. Tansiyonu düşene, takati kalmayana, eli ayağı tutmayana kadar yapar. Ben o enerjiyi nereden bulduğunu hiç anlayamadım bu yaşıma kadar. 
Bir gün okuldan eve geldim annem çekmiş tüm eşyaları ortaya, muşambayla örtmüş hepsini, boya badana yapıyor. Epey de ilerlemiş. İki odayı bitirmiş, salonda merdivenin tepesinde elinde rulo boya fırçası. Allah dedim kesin bir şey oldu. Ne oldu acaba, inşallah çok kötü değildir falan diye düşünüyorum. "Gel gel" dedi. "Baban bizi terk etti, başka biri varmış, ayrıldı benden." Sanırsın baban ekmek almaya gitti, birazdan gelecek diyor. O derece sakin bir ifade var yüzünde, sesinde. Bütün evi o gün boyadı ama durmak bilmiyor. Bir ara dedim acaba ambulans mı çağırsam, iğneyle falan mı bayıltsalar, ne yapsam da durdursam. Neyse kendiliğinden bayıldı sonra o gün yorgunluktan. 
Dayımı arıyorum hemen. Durum ümitsiz, anneannem zaten 87 yaşında, yoğun bakımda, yaşam desteğe bağlı, iç organlar iflas etmiş, çoklu organ yetmezliği baş göstermiş, her an bekliyoruz diyor dayım. Dayım diyor demesine de gel bunu anneme anlat. Annemden kaçıp, tuvalete kilitliyorum kendimi, ablamı arıyorum, gelsin beraber söyleyelim, gerekirse İzmir' e gidelim.
Bir keresinde çok pis aşık olmuştum. Yemeden içmeden kesildim, kız bana yüz vermiyor, başkasıyla beraber. Kendimi odaya kapatmakla kalmadım, tüm şalterlerimi indirdim, var mıyım, yok muyum, varlığımdan haberdar değilim. Kanım akmıyor, kalbim atmıyor, nefes alamıyorum. Annem arada geliyor odama bakıyor suyumu falan tazeliyor, dualar ediyor başımda, sabırlar çekiyor. Böyle bu üç, dört ay sürdü. Ben kendimi öldüm falan sanmıştım artık. Bir ara nasıl olduysa gözüm pencereden odaya süzülen gün ışığının oyunlarına takıldı. Güneşi göresim geldi, perdeyi araladım, bahardı sanırım. Odadan çıktım, koridordan geçtim, mutfağı aştım, annemi gördüm. Elinde beş numara şişler, habire örüyor. Salonu trikotaj atölyesine çevirmiş. Her yerde ipler, yünler, örülmüş kazaklar, battaniyeler, yer görünmüyor. Renk renk, sıra sıra, ters düz, haroşa, selanik, yün, penye, merserize alakalı alakasız örmüş de örmüş. Annem diyor ki:"Hah oğlum, geldin mi, hadi gel markete gidelim, bir şey kalmadı evde." İçim ısınıyor o anda, donmuş kalbim tekrar atmaya başlıyor sanki.
Ablam geliyor, annem mutfakta un helvası kavuruyor. Ablamı görünce annem işin ciddiyetini daha bir anlıyor sanki, elindeki tahta kaşık daha hızlı dönmeye başlıyor tencerenin içinde. "Anneanneniz ölmüş mü?" diye sorarken çok uysal. 
Annemi İzmir' e götüreceğiz ama sekiz saat otobüste nasıl oyalarız diye konuşuyoruz ablamla. Mümkün değil durmaz, bir meşgale bulmalıyız. Otobüsü temizlemeye kalkabilir, diyorum. Bir yolunu bulmak zorundayız, diyor ablam. Aklıma örgü şişleri ve yünler geliyor birden. İzmir biletleri, yünler, örgü şişleri, annem ve ablam ile yola çıkıyoruz. Anneanneme gidiyoruz, son vazifemizi yapmaya.

Görsel: Jose De La Barra
Not: Öykü tamamen hayal ürünü olup, gerçek hayatımla ilgisi bulunmamaktadır.

24 Kasım 2018 Cumartesi

Mutluluk

Cumartesi, Kasım 24, 2018 12

O yaz babam bize bisiklet alacaktı. Bisikleti tüm kardeşler birlikte kullanacaktık ancak kimin standartlarına göre alınacağı, kullanım hakkı sıralamasında kimin öncelikli olacağı, ne renk, ne marka olacağı konusunda benden büyük iki ablam arasında tartışmalar daha kıştan başlamıştı. Babam bu duruma çare olarak bir yarışma düzenleyeceğini ve yarışmayı kim kazanırsa bisikletin öncelikli sahibinin o olacağını ilan etti. Yarışma ''kompozisyon yarışması'', konu ''mutluluk'' :) Süre 1 hafta, jüri de annem ve babam :) 3 yarışmacı var; iki ablam ve okumayı yeni sökmüş olan ben :)

Bu nedenle mutluluk üzerine düşünmeye başlayışım, ilkokulun ilk yıllarına dayanır ;) Yarışmada sonuncu oldum ama hem düşündüklerim hem de ablamlarımın yazdıkları, mutluluk algımın şekillenmesinde büyük katkı sağladı. 

Mutluluk neydi, neredeydi? İçimizde mi, yanı başımızda mı, Kaf Dağı' nın ardında mıydı? Başkalarını mutlu etmekte mi gizliydi mutluluk yoksa salt kendi tatminimizi ön planda tutmakta mı? Çok zengin olmakta, çok gezmekte, sonsuz özgürlükte, dilediğini yapabilmekte miydi yoksa bir hırka bir lokmada mı? Düşündüm, çok düşündüm...

Sonra bu tablo çıktı kaşıma. Bizim gibi altı çocuklu bu sıcacık ailenin her birinin yüzündeki gülümsemeyi tek tek itinayla inceledim. Kedinin yastığın altında bulduğu o küçücük yere sığdırdım zihnimi. Sonra köpeğin altında yatan ortadaki çocuk oldum ve köpeğin sıcaklığında ısıttım üşümüş duygularımı. Dışarının soğuk ıslaklığı hiç sokulamadı bana. Şemsiyede şarkı söyleyen yağmur sesini dinledim bolca. Hele o güvenli uyku... En lüks otellerin, en ayrıcalıklı suitlerine değişmezdim hissettiğim güveni. Sağım, solum, önüm, arkam hep güven, huzur ve mutluluktu. Onlar yatağa hep beraber sığmakla kalmamış, yaşamın tüm güzelliklerini, en derin, en kuvvetli duygularını ve kocaman muhteşem bir dünyayı da o yatağa sığdırmayı başarmışlardı. Penceredeki iki kuş, tüm aileyi birleştiren yorgan, yorgandan taşan mutlu ayaklar, her şeyi izleyen tavuk, odayı ısıtan soba ve en sonunda tek ayağı kırık karyolayı dengede tutmak için konulmuş iki tuğlanın gururunu iliklerime dek hissettim. 

Ve ne zaman Nazım Hikmet'in dizelerini okusam ''Sen mutluluğun resmini yapabilir misin Abidin?'' ile başlayan, bu tablo geldi aklıma ve ''mutluluk'' deyince de hep çocuk aklımla yazmış olduğum bir kaç kırık dökük tedirgin cümle; 'yaşlı bir teyzeyi karşıdan karşıya geçirmeye yardım edersek, mutlu olur sevinir' :)

Yıllar geçtikçe insanların hayatta önemsedikleri ve amaç edindikleri şeylerin temelindeki mutlu olma arzusunu daha kolay seçebildim. Para, başarı, şöhret, aşk, aile, çocuk, tatil, bolca arkadaş, seyahatler, şık kıyafetler, alışveriş, ev, araba gibi şeylere sahip olarak elde edilen duygu, mutluluk gibi görünse de saman alevi gibi parlayıp sönen haz anlarıydı, sonra herkes yine kendi iç sıkıntısı ile baş başa kalıyordu.

Oysa benim keşfettiğim ve anladığım mutluluk suyun yüzeyinde değil dipte, en derinlerdeydi.
Benim için mutluluk;
Ailende, kardeşlerinde, eşinde, çocuklarında kuracağın sağlıklı, kaliteli ve doğru iletişimde, anlayabildiğini ve anlaşılabildiğini bilmekte, huzurlu ve güvenli hissetmekteydi.
Hayatı paylaştıklarının bireysel özerkliklerine saygı duyabilmekte, aynı saygıyı görebilmekteydi.
Düşüncelerini hürce açıklayabilmekte, korkusuzca savunabilmekteydi.
Sanattın her dalındaki üstün yaratıcılığı hissedebilmekte, takdir edebilmekte, öz beğenilerini oluşturabilmekteydi.
Maskesiz sohbetlerde, yüreğine dokunabildiğin, gözlerinin içine bakabildiğin gerçek insanlarla yaptığın derin ve içten paylaşımlardaydı. 
Kendini yakın hissettiğin ve içini teklifsizce açabildiğin, tamamıyla kendin olabildiğin, güvenebileceğin insanların varlığındaydı.
Mutluluk bakış açısında, düşünce tarzında, hayatın olumlu ve pozitif yanlarını görebilmekteydi.
Mutluluk yaşamın dinamizmini hissedebilmekte, hayatın ritmini fark edebilmekteydi.
Mutluluk doğayla arana hiçbir şey almadığında hissettiğin ait olma duygusunda; kristalleşen karların ışıltısında, düşen ilk sonbahar yaprağında, açan ilk çağla çiçeğinin beyazlığında, kulaçladığın sonsuz mavilikteydi.
Sağlıkla aldığın her nefeste, hayatına kopmaz halatlarla bağlı olanların sağlıklı olduğunu bilmekteydi.

Mutluluk tıpkı bu fotoğraftaki gibi başını huzurla yastığına koyabilmekte ve güvenle uykuya dalabilmekteydi.

Not: Çoğu kişinin ressamını Abidin Dino olarak bildiği bu tablo, mütevazi ve özgün bir çizgisi olan ressam Dianne Dengel'a aitmiş:) 


18 Kasım 2018 Pazar

Fare Kapanı

Pazar, Kasım 18, 2018 8

FARE KAPANI | ANKARA DT

2 perde | 2 saat 25 dakika
Yazan : AGATHA CHRISTIE | Çeviren : SAVAŞ ÖZDURAL | Yöneten : İPEK ÇEKEN
KONU:Fare Kapanı, Agatha Christie'nin aynı adlı romanından uyarlanmış oyunudur. Oyunda; soğuk bir kış günü, Londra'da işlenmiş bir cinayet sonrası, bir dağ motelinde mahsur kalan insanların gittikçe ilginçleşen, gizemli öyküleri anlatılıyor.
OYUNCULAR: PINAR GÜN TOPÇU-ALPAY ULUSOY-ŞEVKİ ÇEPA-ŞEBNEM GÜRSOY-NEZİH IŞITAN-GAYE ALACACI-LEVENT ŞENBAY-DURUKAN ORDU
RADYO ANONSLARINI SESLENDİRENLER:
PSİKİYATRİST: AHMET ERKUT-HABER SPİKERİ: HAKAN ASLAN





Agatha Christie' nin Fare Kapanı isimli eseri, 1947'de İngiliz Kraliyet ailesi için yazılmış bir radyo oyunu olan Üç Kör Fare'den uyarlanmış. 66 yıldır sürekli oynanan oyun; 1952' deki çıkışından bu yana, 18 Kasım 2012' de gerçekleşen yirmi beş bininci performansı ile, Londra' nın West End tarihindeki en uzun süre oynanan oyun olmuş. Agatha Christie, bu oyunun tüm haklarını torununa dokuzuncu yaş günü hediyesi olarak vermiş. Ancak ülkemizde devlet tiyatrolarında ilk sergilenişiymiş.

Giles Ralston (Alpay Ulusoy)

Oyun, Monkswell Malikanesinin salonunda geçiyor. Sahne açılıp da salonun ışıkları yandığında, harika detayların bir bütünlük içerisinde var olduğunu görüyorsunuz. Solda ışıltılar saçarak yanan şömine, yanında kütüphaneye açılan kapı, diğer yanında mutfak ve dışarıya giden bölümü görüyoruz. Solda küçük masa, sandalye üzerinde radyo ve piyanolu yemek odasına açılan bir kapı var. Tam karşımızdaki pencereden ise fırtınalı havayı ve dışarıda yağmakta olan karı görebiliyoruz. Avizelerden, koltuklara, çalışma masasından perdeye her detay titizlikle düşünülmüş, dönemin renk ve izlerini yansıtıyor. 

Mollie Ralston (Pınar Gün Topçu)

Molllie(Pınar Gün Topçu) ve Gilles (Alpay Ulusoy) giriyor sahneye, aralarındaki konuşmalardan onların karı-koca olduğunu burayı bir pansiyon olarak işlettiklerini ve heyecanla gelecek konukları beklemekte olduklarını anlıyorsunuz. O sırada radyodan gelen ses: ''Scotland Yard' a göre, Londra' da bir caddede, saat 24:00' te bir kadının öldürüldüğünü haber veriyor. Cinayet şüphelisinin tarifini ve hava koşullarının çok kötü olduğunu, yolların kapanmak üzere olduğunu söylüyor.

Bayan Casewell (Gaye Alacacı)
Ve kapı çalınarak gizemli konuklar teker teker gelmeye başlıyorlar. Bu noktada kostümlere de değinmeden geçemeyeceğim. Şapkalar, farklı yakalar, yelekler, süveterler dönemin İngiltere' sini oldukça başarılı bir şekilde yansıtıyor. En sonunda da işlenen cinayeti sorgulamak ve yeni cinayetlerin işlenmesini önlemek için gelen polis memuru ile kadro tamamlanıyor.
Komiser Trotter (Durukan Ordu)

İzleyici olarak; ''katil kim'' sorusunun cevabını, tüm oyuncular üzerinde gezinerek arıyoruz. Bunu yaparken tereddüte yer kalmayacak şekilde gerçek ipuçlarının izini sürerken, yanlış noktalara odaklandığımızı fark ediyoruz. Final sahnesine kadar da bu tahminler, bilinmezlik ve merak hep canlı kalıyor. Finalde Agatha Christie' nin zekasına hayran kalmamak olanaksız, tahmin edilemez bir katil, ters köşe, kusursuz bir son :)

Bayan Boyle (Şebnem Gürsoy)

Oyunun dördüncü gösterimine gitmiş olmama rağmen rollerin oyunculara tam olarak oturduğunu, sanki uzun süredir oynuyorlar izlenimi bıraktığını söyleyebilirim. Her ne kadar gerilimi yüksek bir oyun izlesek de, komedi öğelerine de yer verilmiş ve bu küçük espri unsurları eşliğinde cinayeti çözmeye çalışmak izleyicide farklı bir lezzet bıraktı diye düşünüyorum. Oyunculuk performansları anlamında herkesi çok beğensem de içlerinden birinin sevimliliği ve doğallığı ile rolünü bir kaç adım öne taşıdığını kendini de izleyiciye çok sevdirdiğini söylemek istiyorum. Christopher rolü ile yetenekli Şevki Çapa' yı buradan ayrıca tebrik etmek isterim :)

Christopher Wren (Şevki Çapa)
Müzik olarak sadece klasik gerilim temalı melodiler kullanılmış. Ancak oyuna adını veren şarkı ''üç kör fare'' şarkısını oyunculardan, ıslıkla, piyanoyla sık sık dinliyoruz. 
Üç fare
Üç kör fare
Bakın nasıl da koşmaktalar
Çiftçinin karısının ardından
Kör bir bıçakla hepsinin kuyruğunu kesmiş
Hayatınızda hiç böyle bir şey
Gördünüz mü üç kör fare olarak
Üç fare
Üç kör fare
Bay Paravicini (Levent Şenbay)

Dekoru ve kostüm tasarımlarını o kadar beğendim ki, yazımda bunları da yansıtabilecek renkli görseller aradım ancak devlet tiyatroları resmi sitesinde sadece bunlar vardı. İpek Çeken; reji, kostüm, dekor konusundaki özeni nedeni ile kuvvetli bir alkışı hak ediyor. 

Binbaşı Metcalf (Nezih Işıtan)

Ankara Devlet Tiyatrosu' nun çok fazla emek verildiği her anında hissedilen beğeni garantili bu başarılı yapımı mutlaka izlemelisiniz. Sizleri İngiliz cinayet gizemini çözmeye davet ediyorum ancak tabii ki katilin kim olduğunu oyunu izlemeyenlere söylememek şartı ile :)

9 Kasım 2018 Cuma

Tahtsız Kraliçe

Cuma, Kasım 09, 2018 6
TAHTSIZ KRALİÇE | ANKARA DT
1 perde | 1 saat 15 dakika
Yazan : ÖZLEM SARAÇ | | Yöneten : ÇAĞMAN PALA

KONU:
…Aslında sıradan olabilecek bir perşembe gecesiydi… Saat tam 7’de… Tam 5 kişi geldiler… Yediler, içtiler, gittiler… Hayatımın en unutulmaz gecesiydi…

OYUNCULAR:
BAŞAK ANAT ÖZCAN-ABDULLAH İNDİR-ELİF ŞEKER SAKA-SERAP KUNAK-CEVAT DUMAN-TUNÇ YILDIRIM-ZERRİN EPİKMEN-ŞAHNUR DEDEOĞLU


Suç ve Ceza' ya büyük güçlüklerle bilet alıp,oyuncu rahatsızlığı nedeni ile oyunun iptal edilmesi sonucu, yaşanan hayal kırıklığını bir nebze de olsa dindirebilmek adına, tiyatro hayali ile şekillenen günü başarısız bir kurtarma girişimi, olarak tanımlayabilirim bugünü :)
Oyunlara hazırlıklı gitmeyi seviyorum. Konuyu ve varsa eleştiri yazılarını güvendiğim bir kaç siteden okumaya çalışırım genellikle. Bu oyun için kısıtlı sürede okuduğum yorumlar çoğunlukla olumsuzdu. 

Metinde, kahramanımız Sevinç (Başak Anat Özcan)' in özelinde kadının toplumsal statüsü, ''evde misafir ağırlama sınavı'' üzerinden eleştirel bir bakış açısı ile anlatılmaya çalışılmış. Sevinç' in annesinin mutfağından, kendi mutfağına geçişini bir kariyer planlamasına benzetilmiş. 

Bu anlamda malzemesi bol, güzel şeyler çıkarılabilecek bir konu olmasına rağmen metnin yüzeysel kaldığını, zihnimizde bildiklerimiz dışında bir derinlik oluşturmadığını düşünüyorum.
Ancak oyunculuklar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Ev sahibi Sevinç rolü ile Başak Onat Özcan' ı oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Diğer oyuncular da uyumlu ve başarılıydı.

Kimsenin kendi gibi olmadığı, mutsuz olmasına rağmen herkesin aslında çok mutluymuş gibi göründüğü 3 evli çift ve 1 bekar kadının akşam yemeği üzerinden ilerleyen konu, örgüsüyle bana Cebimdeki Yabancı filmini anımsattı. 
Dekor, ışık, müzik, kostüm metni ve oyuncuları destekleyen, rahatsızlık uyandırmayan unsurlardı. Son olarak final sahnesinin biraz daha çarpıcı olabileceğini düşündüğümü söylemek istiyor ve tek perdelik bu oyuna vakit ayırmak ile ilgili kararı size bırakmak istiyorum.

2 Kasım 2018 Cuma

Safranbolu

Cuma, Kasım 02, 2018 17
Ankara' dan bir günlüğüne uzaklaşıp, farklı bir yer görmek için iyi bir alternatif Safranbolu. 
1-Kristal Cam Teras
Tokatlı Kanyonu üzerinde yerden 80 metre yükseklikte, 11 metre genişliğinde ve 75 ton ağırlığı taşıyabiliyor.  Enfes bir Tokatlı Kanyonu manzarasını cam bir platformda nefesiniz kesilerek izleyebilirsiniz. Zeminin hafif sallandığını ve yükseklik korkusu olanlar için çok uygun olmadığını söylemekte fayda görüyorum. Bir de camlar çizilmiş ve biraz bulanıklaşmış yepyeni halini de görmek isterdim :)
2-Bulak(Mencilis Mağarası)
Safranbolu merkezine yaklaşık 8 km mesafede Bulak köyü sınırları içerisinde yer alır. Uzunluğu 6 km'ye varan mağaranın yalnızca ilk 400 metresi ziyarete açık olup ülkemizin 4. büyük mağarası niteliği taşıyan bünyesindeki dikitler, sarkıtlar, travertenler, göletler ve yer altı su kaynağı ile bir tabiat harikasıdır. Ziyaretçiler, girişin ardından dar bir bölümden geçerek ulaştıkları ana galeriye girdiklerinde mağaraya özgü muhteşem görüntü ile karşı karşıya kalırlar. Mağaranın içerisinde ilerledikçe de bu güzel görüntü etkisini arttırarak devam eder. Mağaranın ilerleyen bölümlerinde mağara içerisinde yer alan su kaynağı, yer yer 10-15 m'lik yükseklikten düşerek şelale oluşturduktan sonra sifon yaparak yer altında kaybolmaktadır. Daha sonra bu su, birinci giriş ağzının bulunduğu noktada tekrar yüzeye çıkarak, Mencilis kaynağı çıkış ağzını oluşturmaktadır.
Buradan gerçekten büyülendik. 3 milyon yıllık bir doğa harikası ve inanılmazdı. 150 basamaklı zorlayıcı bir merdiven ile mağaraya giriş yapıldığını ve sadece rehber eşliğinde gezilebildiğini eklemek istiyorum. Daha fazlasını istiyorsanız profesyonel ekipler kurup, sadece 400 m ile yetinmeyip 4 km lik parkuru izinli bir şekilde de tamamlayabiliyorsunuz.
3-İki Kaşık Restoran
Yemek için TripAdvisor' da bulduğumuz bu restoranı seçtik. Küçük ve dar bir mekan olduğunu söyleyebilirim. Yöresel lezzetleri tatmak için tavsiye ediyorum. Fiyat-fayda grafiğinin de orantılı olduğunu ve işletmeciliğinden memnun kaldığımızı söyleyebilirim.
4-Safranbolu Çarşı
''Demirciler Çarşısı: İzzet Mehmet Paşa Camisi altından geçen Akçasu deresinin iki yakasına kurulan çarşı sıcak ve soğuk demircilik el sanatlarının üretildiği yaşayan tek Lonca çarşısıdır. Bakırcı ve kalaycı esnaf da bu çarşı içerisinde çalışmaktadır'' burada hem nostaljik hem de hediyelik bir çok obje ile karşılaşabilirsiniz:)
5-Cinci Hamam-Cinci Han
Cinci Han; Safranbolu'lu Karabaşzade Hüseyin Efendi (Cinci Hoca) tarafından 1645 yılında yapılmış.Mimarı kesin olarak bilinmiyor, yalnız Koca Mimar Kazım Ağa tarafından yapıldığı sanılmakta. Tarihi İpekyolu' nun etkinliğini yitirmeye başladığı 20.yy' a kadar kervansaray olarak kullanılan Cinci Hanı 20.yy başlarından itibaren Safranbolu esnafı tarafından depo olarak kullanılmış daha sonra gerekli restorasyonu yapılarak otel olarak kullanılmaya başlanmış. 
Cinci Hamam da aynı şekilde ve hala hamam olarak kullanılmaya devam edilmekte :)
Çarşı içerisinde bol bol lokumcu var. Tabi ki ilçeye adını veren bitki olan 'safran' lı lokum, çay, gazoz, pilav, muhallebi gibi bir çok farklı yiyeceği de tatma imkanı bulabilirsiniz. 
6-Konaklar - Kaymakamlar Gezi Evi
Safranbolu'da oldukça fazla tarihi konak var. Biz içlerinde 18. ve 19.yüzyıl Türk toplumunun geçmişini, kültürünü ve yaşama biçimi ile teknolojisini yansıtan Safranbolu Evleri arasında önemli bir örnek olan Kaymakamlar Gezi Evi' ni gezmeyi tercih ettik. 
7-Hıdırlık Tepesi 
Bu tepede; Safranbolu panoramasını, tarihi konakları ve bu konakların bulunduğu Arnavut kaldırımlı sokakları önünüzde hiç bir engel olmaksızın kahvenizi yudumlayarak kuş bakışı izleyebilirsiniz :)
8-Kent Tarihi Müzesi-Eski Hükümet Konağı
1904-1906 yılları arasında kale olarak adlandırılan tepeye inşa edilen Hükümet Konağı 19 Ocak 1976 yılına kadar hükümet konağı olarak kullanılmış ve bu tarihte çıkan bir yangın sonucunda kullanılamaz hale gelmiştir. 2000 yılında Kültür Bakanlığı tarafından başlatılan restorasyon çalışmalarına başlanmış ve 2006 yılında tamamlanarak, Kent Tarihi Müzesi olarak hizmete açılmıştır.Kent Tarihi Müzesi, kentin kültürel, tarihsel, sosyal zenginliğini tanıtmak ve gösterebilmek amacıyla Safranbolu ile ilgili her türlü bilgi, belge, eşya, görsel malzeme, ses ve görüntü kayıtlarını bünyesinde bulundurmak, bu verilere dayalı geçici ve sürekli sergiler düzenlemek amacıyla kurulmuş kültür birimidir.
Kent müzelerini çok seviyor ve gezebilmeyi önemsiyorum ancak bu müzede çok çarpıcı ve etkileyici bir kültürel miras göremediğimi söyleyebilirim. Müzenin hemen yanı başında ise saat kulesi vardı;
Safranbolu tarihi eserlerinin bir arada sergilendiği vadinin ortasındaki Kale’nin üzerinde bulunan Saat Kulesi, Padişah III. Selim’ in Safranbolu’ lu sadrazamı İzzet Mehmet Paşa tarafından 1794-1797 yıllarında yaptırılmıştır.Safranbolu Saat Kulesi ülkemizde bulunan saat kulelerinden çalışır durumda olan ve içine çıkılabilen en eski saat kulesidir.
Safranbolu' dan Ankara' ya dönüş; ''mutlulukla yaşanmış harika bir gün'' kategorisinde anılarımızda yerini aldı :)
Yaşasın yolda olmak:))
DEVAMINI OKU

1 Kasım 2018 Perşembe

Çemberin Altı Noktası-Kulis Sanat

Perşembe, Kasım 01, 2018 2
5 yıl ya da 50 dakika insan hayatında neler değiştirir ?
İş dünyasının önemli isimlerinden biri, tanınmış bir psikolog ve sıradan bir adam! Bir Plaza asansöründe mahsur kalıyor ve hikaye başlıyor. Bu üç hayatı burada birleştiren kader mi? Seçimler mi?
Küçücük dünyamızda büyük kesişimler rastlantı olabilir mi? İster istemez iletişim kuran bu üç yabancı zamanla birbirlerine en gizli anılarını açıyor. Günahlar, sevaplar, hatalar, pişmanlıklar, keşkeler, itiraflar… Masumiyet çok sık el değiştiriyor bu asansörde.
Bu güzel bir terapi biçimi, peki asansörden çıkmadan sorunlarına çözüm bulabilecekler mi?

1 Perde - 1 Saat
Oyun Yazarı: Gasper Jegnar takma adını kullanan Onur Algın.
Oyuncular: İrfan Kılınç - Çisel Ocak - Emre Kaymak
Yönetmen: Emre Yurttakalın

İlk tercihim Devlet Tiyatroları olsa da özel sahnelere şans vermek gerek gerektiğini düşünüyorum. Ve bu şekilde çok farklı topluluklar ile de tanıştığımı söylemek istiyorum. Örneğin Tatbikat Sahnesi, Devinim Tiyatro, Ankara Sanat Tiyatrosu ve son olarak Kulis Sanat deneyip beğendiklerim. Perde Sanat deneyip çok bana hitap etmemiş bir oluşum. Ve Bilkent Tiyatro ile Bambu Tiyatro ise şu an denemek istediklerim :) 
Bu fotoğrafta İrfan Kılınç yerine bazı afişlerde de olduğu gibi Ersen Ocak var. 
Oyunun tek referansı benim için 'İkinci Katil' ile tanışıp çok beğendiğim İrfan Kılınç' tı. Diğer detayların hiçbiri hakkında bir fikrim yoktu, dolayısıyla oldukça düşük beklentiler ile oturdum yerime. 

Sahne açıldığında bir asansörde kapalı kalmış üç kişi görüyoruz, ancak altı kişinin hayatının kesiştiği bir çember içerisinde geçiyor olaylar. Bu nedenle ''Çemberin Altı Noktası'' oyunumuzun adı:) Gerçekten etkileyici bir metin bu kadar iyi olacağını açıkçası beklemiyordum. Rahatsızlık veren en ufak bir cümle, sırıtan tek bir kelime yoktu. Final kurgusunu başarılı bulduğumu eklemeliyim.

Oyunculuklar konusunda ise İrfan Kılınç' ın  inanılmaz olduğunu, ses, mimik, vücut dili her şeyi tam ölçüsünde kullandığını söyleyebilirim. Ve Çisel Ocak' ın da sahnede hiç sönük kalmadığını ve oldukça başarılı bir performans gösterdiğini; Emre Kaymak' ın ise oyun sonlarına doğru artan etkisi ile oyunculuğunu fark ettirdiğini ve sahneye çok yakıştığını düşünüyorum. Üç oyuncunun enerjisi de oldukça uyumluydu.  

Oyun Kulis Sanatta, Kulis Sanat Bahçelievler 7.Caddeye çok yakın, küçük şirin bir yer. Oyun çıkışında oyuncular ile çay, kahve içebilir ve sohbet edebilirsiniz. İrfan Kılınç ile yaptığımız sohbette ''12 Öfkeli Adam'' ın Aralık programında Ankara Devlet Tiyatrolarında olacağı bilgisini de aldığımı paylaşmak istiyor ve 'yaşasın tiyatro!' diyorum :))

24 Ekim 2018 Çarşamba

Napier' in Kemikleri

Çarşamba, Ekim 24, 2018 12


John Napier (1550 - 1617) İskoç bilim adamı ve matematikçidir. Napier matematik işlemlerini basitleştirmeye çalışmış ve bu amaçla logaritmayı ve Napier Kemikleri adı verilen bir hesaplama sistemini geliştirmiştir.
Napier Çubukları da denilen bu sistem sayesinde insanların zorlandığı çarpma, bölme ve karekök alma gibi işlemler oldukça kolay hale gelmiş ve o yıllardaki ticarette sıklıkla kullanılmıştır.Napier kemikleri üzerilerine rakamlar kazınmış tahta çubuklardan oluşur. Bu çubuklar ile sayılar oluşturulur ve basit yöntemler ile hesaplamalar yapılır.
Napier ile Eren' in ödevi sayesinde tanıştım. Ve Napier' in sistemini anlayınca hem çok şaşırdım hem de çok etkilendim. Yapımı oldukça kolay olan Napier kemiklerini, siz de evde çok rahat yapabilirsiniz. Biz sadece çarpma kısmıyla ilgilendiğimiz için diğer işlemlerin nasıl yapıldığını bilmiyoruz.
1.Adım) 10 birime 9 birim karelerden oluşan çizimi yaparak, ilk sırayı 0' dan 9' a kadar numaralandırıyoruz. Her bir kareyi ise köşegenlerinden çapraz olarak ikiye bölüyoruz.
2.Adım) 3 sütunu üzerinden örneklersek, ilk haneler onlar basamağı ve ikinci haneler birler basamağını anlatıyor. Ve 3' ün katları şeklinde gidiyor. 06-09-12-15-18-21-24 ve 27. Her sütunu bu şekilde dolduruyoruz. Bunlar bizim kemiklerimiz olacak :)
3.Adım) Tablayı oluşturmak. Satırları 1' den 9' a kadar numaralandırıyoruz.
4.Adım) Kemiklerimiz tabla üzerinde böyle görünmeli.
5.Adım) Sayı sütunlarımızı kesiyoruz. Ve eğlenmeye hazırız. 
Üç tane örnek üzerinden çarpma yapmaya çalışacağız :)
Örnek 1) 8.491 ile 9 ' u çarpalım. 8-4-9-1 sütunlarını tablaya sırasıyla yerleştiriyoruz. Ve 9 satırına odaklanıyoruz. En son haneden başa doğru çaprazları ok yönünde topluyoruz. Bulduğumuz sonucun son basamağı oluyor. 
(9)-(0+1)-(8+6=14, 14' ün 4' ü, elde var 1)-(3+2=5, 1 de elde=6)-(7)
9-1-4-6-7 biz rakamları aynı çarpmada olduğu gibi tersten yazınca sonuç 76.419:)
En keyifli kısmı ise hesap makinesi ile kontrol etmek.
Örnek 2)82x75=? Önce 5 satırını buluyoruz:410, sonra 7 satırını 574. Ve aynı normal çarpmada olduğu gibi bu iki sayıyı alt alta yazıp, topluyoruz. Sonuç=6.150 :)
Örnek 3) 4.582x59=? Önce 9 satırı ile işimizi hallediyoruz. 41.238.
Sonra 5 satırını yapıyoruz. 22.910. 
Alt alta yazıp normal çarpmada olduğu gibi ilk rakamın son basamağının altı boş kalacak şekilde topluyoruz. 
Sonuç= 270.338 :) 
Hesap makinesi ile kontrol etmeyi unutmayın :)