3 Aralık 2020 Perşembe

Üç Dilek

Perşembe, Aralık 03, 2020 0
-Esma Hanım sizinle iki dakika dışarıda görüşebilir miyiz?
-Geliyorum...
...
-Sabah sabah ne bu telaş...
-Esma yeminlen bak gördüm diyorum kız.
-Ya Ceren emin misin bak geçen sefer de öyle demiştin, çocuk şehir dışındaymış.
-Bak bana şu gözlerimi görüyor musun, işte onlarla bizzat gördüm.

Yüksek katlı plazaların açılmayan camlı, yapay havalandırmalı şirketlerinden birinde çalışıyorum. Oturduğum masadan sadece sonsuz gökyüzünü, bulutları ve bazen de kuşları görebiliyorum. Her şey o kadar suni ve samimiyetsiz ki... Işıklandırma, havalandırma, ısıtma, masalar, sandalyeler... Ve tabi insanlar, aslında oldukları kişiye ne kadar uzak olduklarını hissedebiliyorum. Bazen camı kırıp taze havayı ciğerlerime doldurmak, hepiniz yalancısınız diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyorum. Meetingler, trainingler, timelinelar artık midemi bulandırıyor. Kendi dilimi konuşmak istiyorum ama dışarıdan bakıldığında onlardan biriyim, öyle olmak zorundayım. 

Samimi ilişkiler kurmak, iş dışında görüşmek kurumsal şirket etiği nedeniyle yasak. Eğer yakınlık duyduğunuz birileri varsa ilişkilerinizi kimseye fark ettirmeden yürütmelisiniz. Bu nedenle işini kaybedenler de olduğu için belki, hepimiz özen gösteriyoruz. Güvendiğimiz insanlarla gizli saklı buluşmalarımızda, şirket çalışanlarını baştan aşağı masaya yatırmak ise en büyük eğlencemiz. 
-Esma Hanım öğle yemeğinde bana eşlik ederseniz, sizinle aldığımız son ihalenin detaylarını konuşmak istiyorum.
-Peki Ceren Hanım.
.....
-Tamam Ceren anlat tüm detayları duymak istiyorum, hiç bir şeyi atlama.
-Başlıyorum :) Bizim üniversite grubuyla dün akşam değişiklik olsun diye tavukçuya gitmiştik. Ama köşe masalardan birindeyiz, pek görünmüyoruz. Önce Taylan geldi, oturdu. Gördüm ama selam vermedim, bulaşmayım şimdi diye bir yandan da takip ediyorum. Beş dakika sonra da Buse geldi. 
-Eee... Nasıllardı peki, yakınlar mıydı?
-Baştan tam anlayamadım. Uzak duruyorlardı birbirlerine ama gece ilerledikçe el ele tutuşmalar, kaçamak öpücükler... Tuvalete bile gitmedim fark etmesinler diye. Fotoğraflarını çekecektim ama sonra kıyamadım kız, ne olur ne olmaz, çok güzel görünüyorlardı çünkü.
-Vay bee... Bu sefer turnayı gözünden vurmuşsun. Buse' ye kılım biraz ama, ney-seeee...

Biri var ya da ben öyle sanıyorum. Toplantılarda giriş çıkışlarda gözlerinde insana dair, iyiliğe dair, içtenliğe samimiyete dair bir şeyler yakaladığım. Göz göze geldiğimizde ışıldayan, parıldayan bir şeyler. Yeni başlamış olmalı işe, hala içtenliğini dışına yansıtabildiğine göre. Geçen hafta adını öğrendim. Taylan: 1. İnce, kibar, güzel, uzun ve düzgün boylu. 2. Çok yağmur yağmasına karşın işlenebilir durumdaki toprak. Acaba o da ay çöreklerini seviyor mudur, diye düşündüm. Yağmur kokusunu, ağaç gölgesini, martı sesini... Dün tüm sosyal medya hesaplarımdan arkadaşlık isteği gönderdi. Hemen hepsini kabul ettim. Bu sabah: ''Lambadan çıkan cinden dileyeceğin üç dilek ne olurdu?'' yazmış. ''Egolarımdan arınma, kendime yetebilme, analitik düşünebilme.'' diye yanıtladım. Çok sıkıcı biri olduğumu düşünmüş olmalı. Ben ise onun masalsı bir dünyaya ait olduğunu düşündüm.

-Ya Esma inanamıyorum sana, yemekten sonraki toplantıda tavrın neydi öyle, bak daha fazla ileri gidersen ben bile toparlayamam seni. Buse' den ne istedin, kızın bir şeyden haberi yok ki...
-Cerenciğim neyden haberi yok, buz gibi de var yeni projeden haberi, saf ayağına yatıyor ondan sinirleniyorum.

Artık ofise girdiğimde gözlerim onu arıyor. Bir yerden çıksa da karşılaşsak istiyorum. Nihayet bu sabah: ''Bir kahve molanıza talibim.'' yazmış. Heyecanlandım, çok istedim, konuşmak, sesini duymak ama çok dikkat çeker, şirket içerisinde, bir cevap yazamadım. Yemek alırken göz göze geldik, gülümsedik. Dünyanın tüm iyiliği gözlerinden ruhuma aktı sanki. Sonra: ''Sizin belirleyeceğiniz bir yer ve zamanda kahve içmek istiyorum.'' yazdı.

Çok sık görüşür olduk. Kahve içiyoruz genellikle, onunlayken zaman sağanak gibi akıyor. Çok konuşuyoruz, anlatacaklarımız hiç bitmiyor. Şirket hakkında bilmediği şeyler anlatıp, onu şaşırtmayı seviyorum. Ve gülümsemesini... Sürekli bir şeyler planlıyoruz. Dünyayı birlikte gezelim, mehtapta şarap içelim, piramitlerde gün doğumu, Arizona' da gün batımı. Ama bu planlar şaka gibi daha çok, oyun gibi, ciddiye almıyorum. Yine de sahte duyarlılıklardan çok uzak, içtenliğe çok yakınız. Birbirimize güveniyoruz.

-Ceren, Buse ne yaptı az önce gördün mü? Resmen beni küçük düşürmeye çalışıyor milletin içinde. Kesin intikam için yaptı bunu... Şeytan diyor anlat her şeyi de görsün gününü.
-Esma abartıyorsun bence, bu kadar büyütecek bir durum yoktu. Ben de oradaydım. Bak kötü insanlar değil bunlar, bu kariyeri elde etmek için ne yollardan geçildiğini sen biliyorsun. İkisi de işinden olabilir lütfen sana anlattığıma pişman etme beni. 
Görünmemeye özen gösteriyoruz. Şirketten ayrı zamanlarda çıkıyor, fazla tercih edilmeyen yerlere, fazla tercih edilmeyen saatlerde gidiyoruz. Bu kaçamak buluşmalar heyecan veriyor bana. Sohbet esnasında, bu konu açıldığında, yaklaşan fırtınayı seziyoruz aslında. Yine de çocuksu çözümler, romantik önlemlerle geçiştiriyoruz hep. Hüznü birbirimizden uzak tutmaya çalışıyoruz. Dolunaylı gecelere, ilk yaz çiçeklerine, kar tanelerine tutunuyoruz. 

Hala birbirimizi sevdiğimizi söylemedik ama hayallerimiz, heyecanımız, umutlarımız nerede başlıyor nerede bitiyor kestiremiyoruz artık. Bir parça gerçek bir parça masal tadında yaşıyoruz her şeyi. Hayatımızdaki öncelikler listesinin ilk sırasında kariyerlerimiz var. Birer plaza yırtıcısı olmalı kimseye açık vermemeliyiz. Böyle bir şirkette böyle bir pozisyonu böyle bir sebeple kaybetmek intihar bizim için. Bu nedenle hayatta ölçülü, hesaplı yaşamak gerektiği üzerine sağduyulu, üstü kapalı konuşmalar yapıyor sonra yine bir masada baş başa buluyoruz kendimizi. 

-Sen yaptın di mi Esma? Sabah sana anlattıklarımdan sonra zıvanadan çıktın, kız neye uğradığını şaşırdı bak beni korkutmaya başladın. Her ne yapmaya çalışıyorsan durmalısın artık zaten terfiyi de Buse' ye vereceklermiş, yöneticiler toplantısında konuşuldu, benden duy istedim. 
-Sen dur daha Cerenciğim, ben son kozumu oynamadım henüz.
-Saçmalama Esma, Taylan için de istifa etmiş diye bir söylenti geziniyor, kendine gel lütfen. 

Uyandım, dışarıda ılık bir ilkbahar sabahı, bir aşk ihtimali esiyor dağlardan, denizlerden şehre doğru. Sırtımdaki ürpertiye bir şal gerekecek belki. Üstelik ofise gelip bilgisayarımı açtığımda terfi aldığımı ve yöneticimle görüşmem gerektiğini bildiren e-posta eşlik ediyor bir de sabaha. O kadar mutluyum ki, göğsümü ne kadar şişirirsem şişireyim bu haberin heyecanını yatıştıramıyorum. Evet istedim, çalıştım ve aldım, aferin bana. Ve Taylan: ''Çok düşündüm, çok tarttım, bir haberim var, akşam aynı yerde, saat sekizde.'' Aklım karışıyor. Ona terfi aldığımı söylemek için sabırsızlanırken, durduruyorum kendimi. 

Akşam bana istifa ettiğini, daha iyi bir pozisyon için farklı bir şirketle kontrat imzaladığını anlatıyor. Çok seviniyorum, tam o anda göz ucuyla Ceren' i fark ediyorum arka masalarda, bize bakıyor. Eğilip, dudaklarına bir öpücük konduruyorum Taylan' ın. Terfi haberini söylüyorum sonra büyük bir mutlulukla. Ellerimi tutuyor sımsıkı, birbirimize bakıp gülümseyebiliyoruz sadece. Bu kadar güzellik karşısında kanatlanıp, uçacağız sanıyorum. Ve o gece orada Ceren' in meraklı bakışları üzerimizde, Tanrılardan çaldığımız bu ateşi hiç söndürmemeye ant içiyoruz birlikte.

İllistrasyonlar: İgor Morski

18 Eylül 2020 Cuma

Haftanın Günleri

Cuma, Eylül 18, 2020 10
Salı günlerinden nefret ediyorum. Çünkü o gün annemle birlikte pazara gitmek bizim görevimiz. Çünkü evde yaşayan dokuz kişiyiz ve ihtiyaçlarımızı karşılayabilmek için her şeyden fazlaca almalıyız. Bazen tek seferle de bitmiyor ihtiyaçlar, iki sefer yapıyoruz. Lisedeyim ve o günlerde elimde pazar torbalarıyla arkadaşlarımla karşılaşmaktan hoşlanmıyorum. Özellikle de kızlarla. Biz kan ter içinde yüklerimizi taşımaya çalışırken, onların küçümseyen gözlerle bize baktıklarını hissediyorum. Annem ise o günlerde benim aksime çok neşeli olur. Evden çıkınca komşularla selamlaşır, sohbet eder. Mutlu bir ivecenlikle pazar listemizi ve para cüzdanını koyduğu yeri kontrol eder. Bozukluklarını koyduğu ayrı bir fermuarlı küçük çantası da vardır. Pazara varınca önce tüm pazarı baştan aşağı dolaşırız. Ne, nerede ve ne kadar... Ben bu kısmı hiç sevmem, keşke pazarın girişinden ne alacaksak hemen alıp, dönsek, derim. Bir de müdavimi olduğumuz tezgahlar vardır. Meyveleri aldığımız yer belli, patatesleri aldığımız belli. Onlar 'hoş geldin abla' derler anneme. Annem de bazen 'bak geçen hafta patateslerden biri çürük çıktı, bir daha olmasın der.' O zaman poşeti tarttıktan sonra bana uzatırlarken, içine fazladan bir tane daha atarlar.
Yaz ve kış, ilkbahar ve sonbahar bu rutinimiz hep devam eder. Annemin neşesi bana güç verir. Kendimi o kadar güçlü hissederim ki o günlerde, en ağır poşetleri ben alırım. Karpuzun büyüğünü seçtiririm. Nasıl taşıyacağız oğlum, sorusuna tahammülüm yok, taşırım ben. Annem bazen 'domates kaça' diye sorar, pazarcı 'üçe' diye cevap verir. Biz yürüyüp uzaklaşırken arkamızdan bağırır: 'abla iki kilosu beşe olur, gel al'. Annem hiç oralı olmaz, arkasını bile dönmeden gururla uzaklaşır oradan. İşte ben o anları çok severim. Ya, aklın başına geldi ama artık çok geç, diye geçiririm içimden. Pazarcılara karşı öfke doluyum. Anneme en ufacık bir yan bakacaklar diye ödüm kopar. Ters bir laf edecekler diye yüreğim ağzıma gelir. Peşinen hepsine tehditkar ayağınızı denk alın bakışları atarım.

Karşı komşumuz pazara tek başına gider. Bir arabalı çocuk tutar. Çocuk tüm pazarı onunla birlikte dolaşır. Aldıklarını o el arabasına doldururlar. Sonra eve kadar getirip, yukarıya çıkarır alınanları ve parasını kazanır. Ama bizim bunu yapmamıza gerek yok çünkü ben varım. Yorulsam da kendimi çok güçlü ve işe yarar hissettiğim o günleri bazen çok sevdiğimi düşünürüm ama sonra yine sevmemeye karar veririm. Eve dönüşte iki tane mola yerimiz var. Biri yol üzerindeki park. Annem orada durup mutlaka dinlenir. Hiç acele etmeden banklara otururuz birlikte, ben bazen aldığımız mandalinalardan ya da üzümlerden atıştırırım. Bazen de insanların yüzlerine bakarım, hayatlarını anlamaya çalışırım. Hepsine birer hikaye yazar, birer dert uydururum. Kiminin çocuğu hasta, kiminin işi yok. Bu benim için çok kolay olur çünkü çevremde dertsiz insan yok. İkinci mola yerimiz bir yokuşun en orta yerindedir. Orada poşetleri yere koyar, ayakta daha kısa dinleniriz. Ben her seferinde kendimi test edip, daha uzakta mola vermeye çabalarım. Ta ki annem; 'oğlum dur artık, daha gidemiyorum' diyene kadar.
Pazar poşetleri o kadar ağır olur ki, sanki kollarım dirseklerimden ayrılacak sanırım. Bir de poşetler ellerimi keser. Ama kışın bu pek olmaz çünkü eldiven giyerim. Eve yaklaştıkça poşetler ağırlaşır. Sonlara doğru ellerimin ve kollarımın acısından o kadar hızlı yürürüm ki annem bana yetişemez. Alnında boncuk boncuk terleriyle; 'Sen hızlı git, ben dinlene dinlene gelirim', der. Bedensel acılara şerbetliyim, zihinsel acılarımla ise baş etmem güç.

Anneme haşlamalık mısır aldırmaya bayılırım bir de. Haşlamalık mısırın püsküllerinden kardeşim bebeğine saç yapar. Simitsiz eve hiç gitmem, annem bu huyumu çok iyi bilir. En son eve yakın fırından dört simit alırız. O fırından aldığımız simitlerin kokusu eve varana kadar benimle flört eder ama dayanırım, asla yemem. Eve dönünce hemen çay koyarız. Annem pazarlıklar dolaba girmeden, domates, salatalık, peynir, zeytin, simit ve çay ile sofra kurar. Yediğim tüm her şeyden güzeldir o sofrada yediklerim. Kardeşimi dizime oturturum, zaten hayatta durmaz illa gelip kucağıma oturacak. Kulağıma fısıldar, mısır aldırdın mı abi, diye... Annemin bize sevgiyle bakan gözleri, benim içimi taşırır.
Babaannem ve amcamlar aldıklarımıza kusur bulacaklar diye korkarım en çok. Eğer babaannem derse ki, patatesi yine kalın kabuklu almışsınız, annemin yüzü hemen asılır. Ya da amcam keşke kayısıyı şekerpare alsaydın yenge, diyebilir. O zaman da annemin üzüldüğünü hissederim ve hemen lafa karışırım, şekerpare yoktu ki, derim mesela. Bu kez de babam çok sert bakar bana ve annem eğer bu bakışı yakalarsa gene üzülür.  Annemin bir öpücüğü, kardeşimin bir gülücüğü için yapamayacağım şey yoktur. Annemin üzülmediği senaryoları düşünürüm geceleri. Düşlerim hep annemin mutluluğu üzerinedir. Ne hor görülme, ne aşk acısı, ne baba baskısı, ne üniversite sınavı beni üzer, annemin göz yaşı kadar. 
Pazartesileri apartmana sütçü gelir. Komşular birbirlerine haber verirler. Sütçü geldi diye. Tüm kadınlar tencereleriyle aşağı iner. Sütü gidip ben almayı severim çünkü eğer şanslı günümdeysem, beklerken üç numaranın kızını görebilirim. Annem bazen beni gönderir ama tembih eder, dökmeden getirebileceksen git, der. O zaman önce aynada saçlarımı ıslatır, şöyle bir kendime bakarım. Çoğunlukla beğenirim kendimi, yakışıklısın oğlum, derim. Eğer kendimi beğenmişsem, Aysel' i de görmüşsem, sütçünün beş beş iki tencereye üleştirdiği sütleri, dördüncü kata iki seferde kuş tüyü gibi taşırım. Biz on kilo süt alırız. Yedi kilosu ile yoğurt, üç kilosu ile sütlaç yapar annem. Sütün kaymağını kardeşim ve bana ayırır mutlaka. Sütün pişerkenki o kokusu hiç burnumdan gitmez. Süt günleri, pazar günleri kadar telaşlı geçer.

Pazar günleri banyo ve çamaşır günümüzdür. Banyo kazanı o gün yakılır, dokuz kişinin kirlileri ve dokuz kişi o gün yıkanır. Bir kirli çamaşır dağı, döne döne erirken, diğer tarafta sıkılmış dümdüz temiz çamaşır dağı oluşur. Annem ve yengem tüm gün mahvolurlar, akşama kımıldayacak halleri kalmaz. Onları görünce kendi kendime söz veririm, işe girdiğimde ilk olarak taksitle bir otomatik çamaşır makinesi alacağım diye. Eğer hava güzelse çamaşırları ev üstüne asarlar ama kötüyse onların kuruması çok zor olur. O gün evde yemek pişmez, kimse bundan şikayet etmez, ekmek arası ile idare ederiz.  
Bazı yaz geceleri ev üstüne çıkarım. Sırt üstü uzanıp, gökyüzüne bakarım. O an kaç kişinin sırt üstü uzanıp, aynı yıldızlara baktığını merak ederim. Evrenin büyüklüğünü ve benim kapladığım alanı ölçeklendirmeye çalışırım. Şehrin insanlarını düşünürüm, gündüzün kalabalığını, gecenin tenhalığını, onca insanın böcekler gibi bir kapının ardında yok oluşlarını. Bir bunaltı kaplar içimi; ben deyim iç sıkıntısı, anneme göre rahat batması, babaanneme sorsan inanç yoksunluğu, siz deyin varoluş kaygısı.. Böyle zamanlarda üç kötü düşüncem, bir iyi düşüncemi götürür, hissederim. Hiçbir modern teorinin, profesyonel stratejinin, psikoloji bilgisinin, akademik eğitimin çare bulamayacağı bir girdap olur düşüncelerim, hep daha derinlere battıkça batarım.

İllüstrasyonlar: Avogado6 Art' a aittir.

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Bekleyiş

Pazartesi, Ağustos 17, 2020 2
Bir yaz akşamı karpuz kokusu ile kızartma kokusunun buluştuğu yerde bekliyorum seni. Söğüt gölgesinin su ile dansına eşlik eden kurbağanın sesinde. Ve de uçurtma kuyruğunun beyaz buluta takıldığı anın sonsuzluğunda. Hani yağmur yağar da ağacın tüm yaprakları temizlenir tozdan kirden, işte o yaprağın üzerinden düşen son yağmur damlasının güneş ile buluşup parlayışında. Zihnimin en çıkmaz sokaklarında, en derin dehlizlerinde. Hani açıp lime lime baksalar kimsenin bulamayacağı bir yerde. İçinde dalgalar çağlayıp taşarken dışarıdan süt liman görünen bir denizin dinginliğinde bekliyorum seni. Gelmesen de bekliyorum. Gelmeyeceğini bile bile bekliyorum. Biraz da gizlice gelme istiyorum. Sana mı yoksa bu sonu belirsiz bekleyişlere mi tutkunum bilmiyorum. 
Bir bekleyişi güzel kılan nedir biliyor musun? Sonsuz olasılıklı alternatifte, kavuşma senaryosu hazırlarsın dilediğince. Düşünsene bir kere; Sen gelmişsin mesela, ben penceredeyim, kar yağıyor sokak lambalarının pembeliğine... Ya da bir bahar sabahı odanın camını açıyorum, portakal çiçeklerinin kokusuyla birlikte senin kokun da doluyor içeriye... Birbirinin aynı olan günlerden birinde okuldan eve dönüyorum sonbahar yapraklarını çıtırdatarak, sen kapıda bekliyor oluyorsun örneğin. Göz göze gelip gülümsediğimiz anların fotoğraflarını çekiyorum. Sarıldığımızda duyumsadıklarımı hücrelerimin hafızasına kaydediyorum. Kokunu şişelere doldurup raflara diziyorum. Varlığın başımı döndürüyor, sana sarhoş oluyorum. Sadece sana bakmak, sadece seni görmek, sadece seni dinlemek istiyorum. 
Aklım her seferinde hasretinin kurduğu tuzaklara düşüyor. Kafamı nereye çevirsem saçların, bakışların; aklımı nereye yöneltsem fikirlerin, düşlerin var. Bu bekleyişten bir gün vazgeçecek miyim merak içerisindeyim. İmkansızlığın yanı başında hayattan bir güzellik beklemenin umudu ışıldıyor. Bu umut da biterse anlamsızlıklar içerisinde, amaçsız bir güz yaprağı gibi savrulacağım. Ya da gelirsen, eğer gerçekten gelirsen bir gün, seni bu kadar sevebilecek miyim, bilmiyorum... Beklemek güvenli limanım benim, umudum hep var ve sen hayallerimin uçsuz bucaksızlığında benimlesin. 
Yalnızlığın kederi, dönüşünün hayali, yarının ümidi birbirine karışıyor bazen. Derin nefesler almak, göğsümde sıkışan soluklardan, zamansız tükenişlerden, tüm bekleyişlerden kurtarmak istiyorum kendimi. Ev çok eskidi artık. Yılların ağırlığını taşıyan kirişler geceleri benimle konuşuyorlar. Bastığım yerler inliyor, tesisat öfkeli her an patlamaya hazır. Hüzün, yokluğunun resmini astığım duvarlara yakışıyor en çok. Kapılar ve pencereler ise en umutlu olanları aralarında. Gıcırdayarak açılıp kapanan ve her seferinde bir müjde muştulayan... Bırakıp gidemiyorum bu evi... Eğer gidersem beni bulamazsın ki... Burada bekleyeceğim seni, olmamışlığın acı tadında, olamayışın bunaltıcı huzursuzluğunda, varlığın ile yokluğunun buluştuğu bu evde. 

Not:İllüstrasyonlar Pascal Campion' a aittir.

13 Temmuz 2020 Pazartesi

Satılık İlanı: Bebek ayakkabıları. Hiç kullanılmamış.

Pazartesi, Temmuz 13, 2020 4
''Kırmızı pabuçları, duruyor başucunda, başı düşmüş yastığa, uyuyor mışıl mışıl, e bebeğim e e e'' hiç unutamayacağını düşündüğü bu şarkı; sanki annesi kulağının dibinde söylüyor gibi yakın ve tanıdık. Üzerinden geçip giden onca yıla, köprünün altından akan onca suya rağmen taptaze ve canlı.

Nereye kaçarsa kaçsın, ne yaparsa yapsın, ne kadar zaman geçerse geçsin o sakin, uyumlu kıvırcık kahverengi saçlı küçük kız, masanın altına saklanmış, ıslak ve korkmuş gözleriyle her yerden ona bakıyordu. Hep koruduğu bir mesafeden, yaklaşmadan ama uzaklaşmadan da. Ve yaptığı hiçbir şey;  aldığı dondurmalar, şekerlemeler, bindirdiği atlıkarıncalar, oynadığı oyunlar onu teselli etmeye yetmiyordu. Çocukluğunu bir türlü avutamıyor, susturamıyordu.
Kariyerinde ilerlerken ne zaman geriye dönse, saklandığı yerden ona bakan ağlamaklı kız çocuğu ile göz göze geliyordu. Girdiği toplantılarda, çıktığı seyahatlerde, eğlenceli arkadaş buluşmalarında, yorgun biten bir günün akşamında, yatağına uzanıp gözlerini kapattığında hep aynı hayalet karşısındaydı. Disiplinli, sert, rekabetçi, acımasız görüntüsü, aslında içinde ağlayan çocuğu saklama çabasıydı. Geçmişini hiç kimseye anlatmadığı için kendisiyle gurur duyuyor; güçlü ve cesaretli görüntüsünü yorgan yapıp, tüm korkularını, umutsuzluğunu, kimsesizliğini, güvensizliğini örtüyordu. En yakınım dediği arkadaşı bile onun etten kemikten olduğuna inanmıyordu.
Çok mutlu bir çocukluk geçirmemişti bunu kabul ediyordu. Annesinin dokuzuncu gebeliğinde hayata merhaba demişti. Ancak bu doğum, annesinin karnında ölen sekiz bebeğin acılarını dindirmeye yetmemiş, yaşamakta olduğu travmaları dindirememişti. Krizler, buhranlar, kavgalar, ayarlanan ilaç dozları arasında kendi kendini büyütme çabasıydı çocukluğu. Soylu ailenin devamı için gerekli olan veliaht sonunda gelmiş ancak işler daha da zorlaşmıştı. Çözemediği sorunlarla mücadeleye devam etmek yerine uzaklaşmayı tercih eden babasına kızmıyordu. Annesini de hastalığından dolayı suçlayamazdı. Bu hikayenin tek açıklaması şanssızlığıydı. Keşke O da ölen sekiz kardeşi kadar şanslı olabilseydi.

Dokuzuncu yaş doğum günü, dokuz rakamı ve şanssızlık konusunda kesin karara vardığı gün olmuştu. Akşam, annesinin ona her sene ısrarla aldığı kırmızı bebek ayakkabılarının dokuzuncusunu, sekizinci çiftin yanına özenle yerleştirirken, bunların geçen yılkinden farklı olarak deri bağcıklı ve uzun konçlu olduğu düşünüyordu. Tam o sırada gürültüyü duymuş, hızla salona gittiğinde annesinin yerde yattığını ve şakağından hızla halıya yayılan koyu kızıllığı görmüştü. Annesi tek bir kurşun ile ölümü seçmiş ve en sevdiği rengin kollarında sonsuz bir dinginliğe ulaşmıştı. Babası sanki hep bunu beklemiş gibi cenaze işlemleri ile ilgili tüm sorumluluklarını derhal ve hızla tamamlayıp mümkün olduğunca uzağında yeni bir hayata başlamıştı. O ise babaannesinin himayesi ve hayatındaki tüm hayaletlerin varlığı ile huzurun hiç uğramadığı bir dünyaya...
Gittiği danışmanlar, psikologlar, psikiyatristler, yaşam koçları zaman ve para kaybı olarak kalmıştı. Tüm zihinsel yoğunluğuna karşın hep aklında olan, tüm fiziksel yorgunluğuna karşın uyutmayan bu şeyle başa çıkmakta zorlanıyordu. Artık kuşandığı zırh, taktığı maske, taşıdığı kalkan ona çok ağır gelmeye başlamıştı ve hepsinden kurtulup çırılçıplak bir özgürlük yaşamak istiyordu. Son zamanlarda duygularında bir değişim, bir farklılık, içinin en derinlerinden gelen bir güç, tüm bunlara son verebilecek kişinin kendisi olduğunu söyleyen kararlı bir ses duymaya başlamıştı. Çocukluğunu güvenle geçmişe gönderebilmek için yapması gereken şeyi biliyordu aslında. Bugüne kadar hep ertelediği yüzleşme zamanı sonunda gelmişti.


Arkasına yaslandığında, karyolanın altına saklanmış, korkuyla bakan ıslak gözleri gördü yine. Ve mırıldanmaya başladı.: ''Kırmızı pabuçları, duruyor başucunda, başı düşmüş yastığa, uyuyor mışıl mışıl, e bebeğim e e e''. Küçük kız karyolanın altından çıkıp ona doğru yürümeye başladı, ilk kez bu kadar yakınlaşmışlardı. Doğru kelimeleri bulmak için bir an düşündü: ''Artık yalnız olmak zorunda değilsin, ben hep yanında olacağım, korkmana gerek yok, artık ben varım, asla gitmeyeceğim''. Bir gülümseme ile ödüllendirilmiş ve içindeki karanlıkta bir ışık yanmaya başlamıştı. Çocukluğunu kucağına aldı, Ona sarıldı, öpüp kokladı, kıvırcık saçlarını okşadı, sımsıkı kucakladı sonra şifonyerin başına ayakkabıların yanına yürüdü. Kucağında çocukluğu, karşısında dokuz çift kırmızı bebek ayakkabısı, içinde bir yanıp bir sönen deniz feneri vardı şimdi.
Neden kırmızı ayakkabılar ve neden sekiz tane, neden dokuzuncuyu verdiği gün ve dokuzuncu doğum gününde? Sorularla boğuşmaktan bitap düştüğü geceler hep aynı noktada buluyordu kendini. Sekiz çift ayakkabı, sekiz doğamamış bebek. Dokuzuncu ise kendisi. Annesi bilinçli ya da bilinçsiz olarak hayatta olmasının vicdan azabını, utancını hep hissetmesini mi istemişti? Ve en çok ihtiyaç duyduğu anda Onu büyümeyen terk edilmiş çocukluğu ile baş başa bırakıp, gitmişti. Annesi aslında hiç annesi olamamış, onu hiç sevmemişti. İçindeki suçluluk duygusu, içinde kabaran güç dalgası ile tepkimeye girdi ve volkanik bir patlamaya neden olup büyük bir öfkeye dönüştü. Sonrası hayal ile gerçek, rüya ile uyanıklık arasında bir buhrandı. Bağırdılar, dağıttılar, tekmelediler, ağladılar, sarıldılar. İçindeki öfke dindikçe annesinin ve babasının hayali uzaklaştı, sanki hiç olmamışcasına. Onları hep affetmeye, anlamaya çalışmakla şimdiye dek hata yaptığını fark etti. Yapması gereken onları zihninden silmek, süpürmek, yok etmek, öldürmekti. Onlar yoktu ve hiç var olmamışlardı. Sadece kendisi dimdik ayaktaydı. Çocukluğu yavaş yavaş uzaklaşırken son bir kez göz göze geldiklerinde gördüğü durulmuş bir deniz ve dingin çocuk gözleriydi. O gece hiç uyumadığı kadar huzurlu uyudu; deliksiz, kesintisiz.
Ertesi sabah uyandığında kendini yepyeni ve dinlenmiş hissediyordu. Telefonunu tereddütsüz aldı ve sık kullandığı uygulamayı açtı. Letgo, Eşyalarını Sat. Satılık İlanı: Bebek Ayakkabıları. Hiç kullanılmamış.

Not: Ernest Hemingway, “altı kelimelik bir öykü” istendiğinde bunu yazmış. İngilizcede altı kelime: For sale: baby shoes, never worn. Dünyada en az kelime ile en çok şeyi anlatan öykü seçilmiş. 
Buradan yola çıkılarak yazmış olduğum bu öykü ise tamamen kurmacadır.
İllüstrasyonlar: Nicoletta Ceccoli

26 Haziran 2020 Cuma

Çıkmaz Sokak

Cuma, Haziran 26, 2020 2
Mantığım ve kalbim arasında başlayıp, uzayıp giden yüzyıl savaşlarında bir türlü sonuca ulaşamıyordum. Meydan muharebeleri, hilal taktikleri, kale saldırıları sonuçsuz kalıyor, ne içeriden ne dışarıdan galibiyet haberi gelmiyordu. Verilen yaralar büyük, açılanlar ise ondan da büyüktü. Kayıplar vererek azalarak ufalarak bir avuç kalmıştık. Gökyüzü bile bizi izlemeye dayanamamış, küçülüp görünmez olmuştu. Acıdan başka hissedilecek bir duygu kalmamıştı. Savaş meydanını berabere terk etmek, bu mücadeleyi ortada bırakmak en akılcı seçenek gibi görünüyordu. Eğer çıkmaz sokakta olduğunu düşünüyorsan, geri çekilmek bile ilerlemek demekti.
Bazen büyük kararlardan önce yolculuklara çıkmanın iyi olduğu söylenir. Ruhumu, bedenimi, aklımı, yüreğimi akşamdan valiz yapıp, gün doğarken yola koyulmaya karar verdim. Tüm yolculukların geçmişe olduğunu fısıldayan iç sesimi de yolluk yapıp yanıma aldım. Hem onanmamıza hem de sonuca ulaşmamıza faydası olur umudu ile mantığımı sağ ön pencere kenarına, kalbimi de sol pencere kenarına oturttum. Ben de muavin koltuğunda bir barış elçisi, bir arabulucu gibi yerimi aldım. Mantığım tüm yol boyunca, her zamanki gibi 'aşk ve özgürlüğün' karşısına koyabildikleri ile kalbim ise 'esaret ve cesaretsizlik' ithamları ile bana saldırmaya devam ettiler.
Her ikisinden de uzaklaşıp, ruhsal ve bedensel tekillik içerisinde derinliklerime inmeye çalıştım. Geldiğimiz sunağın bize katabilecekleri ve bizden alabilecekleri, sarkaç adaleti gibi dengeli bir salınım halindeydi. Hayat, yine hayallerimizi kolaylıkla vermeye yanaşmıyordu. Ancak biz ümitsiz vazgeçişleri değil, imkansız zaferleri seviyorduk. Suskun bakışmaların ve yıllanmış yorgunlukların arasında özlediğimiz geniş zamanları seviyorduk. Kalabalıklar arasında yakalandığımız yalnızlıklarımız, gündeliğin telaşı içerisinde unutulmaya mahkumdu. Düşlerimiz yağmalanmaya, sevinçlerimiz küçümsenmeye, uçsuz bucaksız umutlarımız yok edilmeye mahkumdu. Yoksunluğumuz, yalnızlığımız ve çaresizliğimize inat, bir solukluk mutluluk uğruna, tutkulu direnişlerin planlarını kuruyor, birlikte gördüğümüz rüyanın sarhoşluğuyla uyuyorduk.       
Sessiz ve güvenli bir huzur iklimine yol almak istiyordum. Deniz kenarındaki masalarda serçelerin aşırdığı simitlerle kahvaltı yapmak, martı çığlıklarının eşlik ettiği sahil boyu uzun yürüyüşlerde artık safımı seçmek, yönümü çizmek istiyordum. Kızıl bir akşamüstü, bir balık sürüsü denizde atlarken, güneş günü bitirip, geceyi aya teslim ederken, bir iki yıldız gökyüzünün koyu maviliğinde belirirken, gözlerinin derinliğinden ruhunun ateşini görebildiğim anlar apansız belleğime düşüyordu. İçime dalga dalga yayılan özlem ve mutluluk, tüm zihnimi esir alıyor, dünyanın geri kalanını bir kitabı okur gibi, 'hissederek' yaşama isteğim ağır basıyordu. Başımı mantıklı bir vicdan yastığına koymak istemiştim ancak yaptığım duygusal çocuksu sakarlıklar buna izin vermemişti. 
Şu an toplumsal dış basınç ile bireysel iç huzurun dengeye gelmeden de yaşanabileceği fikri bana heyecan veriyordu. Bunun için önce, kalbimin şimdiye dek yaşadığı savaşlarda üzerine sinmiş olan kötü kokuları, kirleri ve tüm olumsuzlukları berrak kaynak suları ile yıkadım. Ve gökyüzünün sonsuzluğunda, sevginin sıcaklığında, özgürlük kokuları ile kuruttum. Sonra acılardan, hüzünlerden, bekleyişlerden yılmayan mantığımın; tüm bunlardan mutluluklar kadar haz alıp, isteklerinden vazgeçmeyişini kutsadım. Çocuk gülüşlerinin, çiçek açışlarının, soğuk ayazın, yağmurun ve karın, tüm dünyanın güzelleşmesiyle; günbatımlarının, yakamozların ve takım yıldızlarının içimde büyümesiyle; kuruyup, çatlamış, bir daha yeşermez dediğim kalbimin, tomurcuklanıp da kış ortasında çiçek açmasıyla ise okuduğum kitabın doğruluğuna inandım.  


İllüstrasyon ve fotoğraflar: Bogdan Zwir

9 Haziran 2020 Salı

Bir Hikayem Var

Salı, Haziran 09, 2020 3
Doğumu adeta bir meydan okumaydı. Sancılar içindeki annesini, bastırıp çekmekten kolunda derman kalmayan ebeyi pes ettirmiş, sonunda saatler süren mücadeleden galibiyet ile çıkmıştı. Dışarıdan aldığı ''pes'' yanıtı ile ise kendiliğinden, neredeyse tereyağından kıl çeker gibi, şaşkın bakışlar arasında hop diye ebenin kucaklarına düşmüş, böylelikle izleyicilerine güçlü bir mesaj vermişti. ''Ben ne zaman istersem o zaman.'' Zaten o dakikadan itibaren de izleyicileri hiç eksilmedi hep arttı Naciye' nin. Uzatılan biberonu, yalancı memeyi ne yaptılarsa kabul ettiremediler, ağzına anasının hakiki memesinden başkasını sürmedi. İlk andan itibaren sesini duyan olmadı, ne ağladı, ne hıçkırdı, ne tıksırdı. Kaşları hep çatık, hep bir meydan okuma, bir ciddiyet havası vardı yüzünde. Olanı biteni, gideni kalanı o ürküten sabit bakışlarıyla anlayıp çözecek gibiydi.
Eş, dost, konu, komşu konuştular elbette.. İnli midir, cinli midir, bebek midir, şeytan mıdır? Ne olduğu konusunda çeşit çeşit hikayeler uydurdular. Neredeyse her sohbetin tek konusu, fısır fısır konuşulan, ürkek ürkek seyredilen Naciye bebekti. Naciye ise hepsine inat kendince büyüdü. Herkesin uyuduğu saatte gözünü kırpmadan hareketsiz bekledi. Herkes uyanırken derin uykulara daldı.

Annesi ilk çocuğunun bu kadar zorlu çıkması karşısında isyan etti. Geceler boyu Naciye' yi uyutmaya çalıştı: önce sabırla, şefkatle, sevgiyle; olmadı öfkeyle, dayakla, kötekle; olmadı çaresizlikle, ağlamaklı, yalvar yakar.. Naciye' ye kendi karar vermeden nefes aldırmak bile olanaksızdı. Doktorlara götürdüler: çocuk doktoru, çocuk pedagogu, çocuk psikiyatr... Hocalara, hacılara, türbelere götürdüler, dualardan, muskalardan, büyülerden çare aradılar. En nihayetinde kabullenip bu işin peşini bıraktılar.
Naciye hiç bir emre, komuta itaat etmedi. Asilik onun doğasına işlemişti. Kaydıraklardan ters kaydı, ellerinin üzerinde yürümeyi öğrendi, sol elimle yazacağım diye diretti, kışın ince, yazın kalın, dışarıda yalın, evde ayakkabı giydi. Başı beladan, burnu pislikten kurtulmadan büyümeye devam etti. Ona ne yapacağını söyleyenler hep söyledikleriyle kaldı. Ne misafirlere çay getirdi, ne el öptü, ne etek giydi, ne dantel yaptı. Etinden et koparsan, saçlarının her bir telini birer birer yolsan Nuh dedi peygamber demedi. Çevresindekiler zamanla ona ve tersliklerine alıştılar. Hatta öyle alıştılar ki birbirlerine şakalar bile yapmaya başladılar. ''Yap dediniz ve kaybettiniz, artık öldürsen yapmaz'' dediler, gülüştüler. Annesi de zaman geçtikçe istediklerini yaptırabilmek için bazı küçük yöntemler keşfetti. Örneğin 'seni köye götüreceğim Naciye' m' derse, ne istenilse yapardı. Naciye de sanki biraz yumuşadı, biraz uysallaştı ama sanmayın ki içindeki itaatsizlik ve direniş ruhu yok olup gitti. Sadece toprağın altında yeşermeye can atan tohumlar gibi uykuya daldı.

Şehir hayatını hiç sevmedi, yazları gittikleri memleketlerinden geri dönmemek için her sene bir hadise çıkardı. Gitme vaktinin yaklaştığını anlar anlamaz bebekken ağlamaya başlayan Naciye, az daha büyüyünce ortadan kaybolmaya, az da aklı erince kaçıp, saklanmaya başladı. O toprakla, hayvanlarla, zeytinle, doğayla nefes aldı; şehirde kendisini kafese kapatılmış gibi hissetti.

Kendini diğerlerinden farklı gören, yaptıkları çoğu şeyi budalaca bulan, sohbetlerini zaman kaybı, dertlerini anlamsız, hedeflerini boş bulan Naciye; insanları anlamayı denese de çoğunlukla daha az iletişim kurup, yalnız kalmayı tercih etti. Yalnız kaldığı anlarda hep doğayı, toprağı, denizi, ormanları, hayvanları, çimenleri hayal etti. En çok kendini ve sessizliği dinledi. Yanlış zamanda ve yanlış yerde doğduğuna ilk andan itibaren emindi. O çok daha eski bir zamana aitti.
Ben Naciye' yi bir sonbahar günü, bir deniz kenarında tanıdım. Yazın hınca hınç insan dolu, iyot kokulu popüler tatil yerlerinin okullar açılıp, el ayak çekildiğinde bulduğu dinginliği ve huzuru çok severim. O gün lodosun savurduğu dalgalar kıyıyı dövüyordu. Atkım boynumda, ılıman rüzgar kulaklarımda, açılamayan balıkçı tekneleri denizde dans ediyordu. Kendime oturup çay içebileceğim bir yer arıyordum. Hem de kıyı boyunca gezinip manzarayı zihnime kazımaya, martıların çığlığını, ağaçların çırpınışını, dalgaların sesini içime katmaya çalışıyordum. Uzakta havlusuyla kavga eden bir siluet fark ettim. Biraz yaklaşınca şapkasını başında tutmaya, havlusunu sahile sermeye çalışan bir kadın olduğunu anladım. Merak etmiştim ve denize girmesi durumunun tehlikeli olabileceğine dair bir hisse kapılmıştım. Ben yavaş yavaş o yöne yürürken, O kendini dalgalara bırakıp yüzmeye başlamıştı. Dalgalar yüksek ve dengesizdi. Bu denizde yüzmenin ne kadar yorucu olduğunu, açıldığınız takdirde geri dönüşün zorluklarını çok iyi biliyordum. Adımlarımı hızlandırdım. Ben oraya varıncaya dek korkusuzca yüzmüş, kolaylıkla geri dönüp, çıkıp giyinmişti. Tanışmayı istiyordum ancak hızla bir ata binip, uzaklaşmaya başladı. Bir masal kahramanı gibiydi ve beni çok etkilemişti. O kadar yalın, doğal, cesur ve asi görünüyordu ki mutlaka onu bulmak istiyordum.
Kısa sürede hakkında pek çok bilgi edindim. Zeytin bahçeleri olduğunu, küçük bir dağ evinde yalnız yaşadığını ve biraz sıra dışı, çılgın (hatta 'deli' dediler ama bu şekilde düşünmeleri tamamen Naciye' nin tercihiydi bence) ve tehlikeli olduğunu... Hiç tereddüt etmedim ziyaretine gitmekte ve tam düşündüğüm gibi beni tüfeğiyle iki el ikaz atışı yaparak karşıladı. Yürümeye devam ettim, dur emrine uymadım. Üçüncü fişek ayaklarımın yanına düştü, yürüdüm. Verandasının basamaklarında durdum, berettanın namlusunu kafama dayadı. Ne istediğimi sordu. Yeni mahsül kırma zeytin almak istediğimi ve çarşıdan burayı tarif ettiklerini söyledim. Başıyla içerideki masa ve sandalyeyi işaret etti, oturdum. İkimizde de en küçük bir telaş olmaksızın bakışlarımızla birbirimizi tarttık bir süre. Bir meydan okuma ya da düelloydu sanki. Gözlerinin içindeki her bir parıltıya ilgiyle bakıp, 'merhaba' dedim. O da gözleriyle 'benden uzak dur yabancı.' diye yanıtladı. Evet, deli olabilirdi ama ben de bu konuda fena sayılmazdım. Hem de yeni emekli, dünyalığını çoktan yapmış, yaşamayı hala çok seven, maceraperest, kendine meşgale arayan biriydim ve Naciye kesinlikle ilgimi çekmişti.
Biraz tez canlı olsam da isteklerime ulaşabilmek için gerekiyorsa orta ve uzun vadeli girişimlerde bulunmaktan çekinmem. Bir süre düşündükten sonra coğrafyayı da çok sevmemin etkisiyle bu köye yerleşmeye karar verdim. Öncelikle ona yakın bir ev buldum, kendime iyi bir at ve tüfek edindim. Ege' nin zeytin kokulu, körfez manzaralı dağlarından birinde kendime küçük bir çiftlik kurdum. Zaten yıllardır özlemini duyduğum, hayal ettiğim bu yaşam tarzına; en kötü edindiğim deneyimlerle kalır, bu yaştan sonra bir macera daha yaşamış olurum diyerek gözü kapalı atladım. Paradan puldan konuşmayı sevmem kendime varlıklı da demem. Allah' ın parası çok olan fakir kullarından biriyim diyelim, geçelim. Esnaftan aldığım bilgilerle, baştan planladığım hamleleri ardı ardına yapıp, Naciye' nin gönlüne taht kurmayı planlıyordum. Ancak, bu yaşına kadar yanına yöresine kimseyi yanaştırmamış, çevreyle ilişkisini asgari düzeyde tutmuş, yalnızlığı seven doğa aşığı bu kadının güvenini kazanmanın kolay olmayacağının farkındaydım ve ezberimde olan metropol jestlerinin burada işe yaramayacağını biliyordum. Ben de bir süre her şeyi zamanın akışına bırakıp, kendi hayatıma odaklanmaya karar verdim.
Bir hikaye ne zaman başlar, hayatın gerçekliğinden nasıl uzaklaşır insan? Bir film senaryosuna, bir masal dünyasına, bir efsaneye nasıl yaklaşılır? Orada yaşamaya başladığım hayat ile şehrin koşturmalı, tempolu, sıkışık yaşantısından giderek uzaklaşıp bambaşka bir dinginlikte farklı bir gerçeklik kurmuştum kendime. Aklımın ortasında, gözümün kıyısında, yağmurun tınısında, camın buğusunda, güneşin ışığında ve tüm tomurcuklarda Naciye merkezli, geri planda ise keyif ile sürdürdüğüm bir hayat. Uzun uzun bakışlarım, sabırlı günaydın'larım, yardım lazım mı'larım, kasabaya iniyorum bir ihtiyaç var mı' larım, ne harika bir gün' lerim sanki yavaş yavaş meyvelerini vermeye başlamış ve nihayet üzerime ilgili bir çift gözün gölgesini düşürmüştü. 
Bir gün bahçesine girdiğini iddia ettiği kümesimin as horozu Ökkeş ile tavuklarımdan birinin ayaklarından tutmuş, hışımla bahçeme geldiğini gördüm. Bunun son olduğunu bir daha ürününe zarar verirlerse hiç acımadan onları infaz edeceğini söyledi. Ben de eğer onların tüyüne zarar gelirse, savaş ilanı sayarım, dedim. Karşılık olarak hayvanları elinden bıraktığı gibi, çiftesine davrandı. Horozumun en uzun kuyruk tüylerinden birine nişan aldı ve tetiğe bastı. Hayvanlar korkudan o yana bu yana kaçıştılar. Ökkeş' in en fiyakalı tüyü, bütün kümese caka satıp, çalım attığı o kıymetli tüyü havada bir kaç tur döndükten sonra yere düştü. Ben de zavallının şimdi ne yapacağı, psikolojisinin bozulacağı konusunda veryansın etmeye başladım. Hiç umursamadan arkasını dönüp giderken, büyük bir karar vermem gerektiğini hissediyordum. Attığı adımı olumlu bir iletişim girişimi olarak değerlendirmeyi tercih ettim ve 'bir dakika' diye bağırdım. 
-Böyle arkanı dönüp gidemezsin. Görmüyor musun ki sana deli oluyorum. Sana yakın olmak uğruna, ne varsa ardımda hepsini düşünmeden geride bıraktım ve burada bir hayat kurdum. Artık inadı bırak da bize bir şans ver. 'Zaman' dedim Naciye 'zaman' hepimizi öğütüyor, farkında değil misin? Ne vakit boşaldı yanaklarımın içi, ne zaman ellerim beneklendi, saçların Naciye saçlarına ilk aklar ne zaman düştü? Günler hazana teslim olmadan gel tut seni arayan ellerimi, gel düş gönlümün oduna, bir şans ver bize, Naciye'm!
İşe yaradı mı, yaradı ama benim istediğim zaman değil, o ne zaman isterse o zaman. Naciye ile derin duygusal ilişki kurmamız kolay olmadı. Uzun uzun susarak, sonu gülümseme ile biten soluksuz bakışmalarımızda, yalnızca birbirimizin varlığımızı hissetmek bile o kadar iyi geliyordu ki. Tüm gözde şehirlerin moda trendlerine inat birlikteyken ne giysek yakışırdı bize. Çamurlu botlar, kirli tulumlar, ipliklenmiş hırkalar... Büyük büyük aşkların, toplumsal resmiyet baltalarıyla devrildiği, sonra da o ulu gövdelerin parçalanıp mecburiyet ateşlerine atıldığı bir çağda zeytinliklerin içerisinde yeşeren, umutlu bir sevdaya rastlamıştım. Geçen zaman içerisinde ikimizi de şaşırtan, çelikten köprüler kurduk birbirimize uzanan. Melek değildik, çok kavgalar ettik. En kötü huyumuz sonu gelmez iddialarımız ve rekabetçi tutumumuzdu. Bugün folluktan kaç yumurta alacağız, yağmur ikindiden önce mi sonra mı bastırır, inek bu yıl buzağılayacak mı buzağılamayacak mı, kovan oğul verecek mi, zeytinden kaç fıçı yağ alacağız, Pazarcı Yusuf bu hafta uğrayacak mı uğramayacak mı... aklımıza gelen her şey için iddiaya giriyorduk. En son iddiamız en sert olanıydı, Naciye dedim, kız doğuracaksın. Yok dedi erkek olacak benim yavrum. Oğlan olursa dedim, ikinciyi isterim. Kız olursa dedi, çeker giderim. O an içimi bir korku kapladı çünkü daha önce söylediğini yapmadığı görülmemişti. Çaktırmadan ben de erkek çocuk için dua etmeye başladım. Görürüz dedim, bekleyelim bakalım. Bekleyelim, dedi.   

Doğumu adeta bir meydan okumaydı. Sancılar içindeki annesini, bastırıp çekmekten kolunda derman kalmayan ebeyi pes ettirmiş, sonunda saatler süren mücadeleden galibiyet ile çıkmıştı. Dışarıdan aldığı ''pes'' yanıtı ile ise kendiliğinden, neredeyse tereyağından kıl çeker gibi, şaşkın bakışlar arasında hop diye ebenin kucaklarına düşmüştü. Ama Naciye bir bayrak yarışında bayrağı  takım arkadaşına teslim eden son yarışmacı huzuru ile son nefesini vermişti. Annesi kadar güçlü çıkamamış doğanın en umutlu savaşında, hayata can verirken, bizleri bırakıp gitmişti. 
Gözlerine baktığımda uçsuz bucaksız çayırlarda dört nala koşan atları, saçlarının dalgası rüzgarla dolduğunda, denizde atlayan yunusları, ellerinin maharetinde mucizesine hayran bırakan bereketli toprakları bulduğum, hayatımın son gençliğinde karşıma çıkan en büyük şansım, Naciye' mi unutmam mümkün değil. 

Mükemmel bir baba, eşsiz bir eş olacağım diye iddialarım olmadı ama şimdi bir sözüm var kendime: benim kızım hayatı istediği gibi yaşayacak. O benim olduğu kadar tabiatın da kızı biliyorum. Zamanı geldiğinde öğrenmek istediklerini göstermek için hazır olacağım. Ata binmeyi, papatyalardan taç yapmayı, turunç ağacını aşılamayı, en lezzetli mantarların yerini, kiraz çekirdeklerinden mermi yapmayı öğreteceğim ona.  

Vazgeçmiş ümitsizlere ışık olsun diye; boşalmış kuş yuvalarına, çıkmaz sokaklara, deniz kenarındaki banklara, ağaç kovuklarına, kelebek kozalarına, sokak lambalarının pembe ışıklarına yazacağım bizim hikayemizi. Kardaki ayak izlerine, yalnız deniz fenerlerine, sımsıkı kapalı avuç içlerine, gizli defterlere, kimsesiz çaresiz yüreklere anlatacağım... 
Yeni bir hayat için hep bir şans var. 
İnatla düşleyin, sabırla isteyin yeter...

Not: Öykü kurgusaldır.
İllüstrasyonlar: Radal Albinski

19 Mayıs 2020 Salı

yazıyor...

Salı, Mayıs 19, 2020 8
''Kar taneleri gibi yaşıyoruz şu sıralar; Birbirimize değmeden ayrı ayrı eriyerek...'' yazdım ve gönder tuşunun üzerinde bir süre bekledi parmağım, en sonunda gözlerimi kapatıp bastım, gözlerimi açarken yaptığıma çoktan pişman olmuştum. Sonraki bir dakika boyunca kalbimi ağzımda ve kan basıncımı kulaklarımda hissederek mesajı görmesini bekledim. Devam eden on dakika boyunca 'acaba görmeden silsem mi' diye kendi kendimi yedim. Bu kez de 'bu mesaj silinmiştir' yazısını görecek diye elim silmeye gitmedi. On dördüncü dakikada çift çizginin mavi oluşuyla az önceki kararsızlığım yerini heyecanlı bir bekleyişe bıraktı. Acaba ne düşünmüştü, mesajı ona yanlışlıkla gönderdiğimi düşünmüş olabilir miydi, cevap verecek miydi... Telefon elimde beklemeye başladım. Bir süre sonra ''yazıyor...'' uyarısını görünce kalbim hızlanmaya, sabırsızlığım artmaya başladı.
"Belki de sevmek bir seçenek değil, sadece kalpten gelen bir şeydir, İçime işlemişsin, çıkarıp atamıyorum. Bütün mümkünlerin kıyısındayım. Turgut Uyar'' Yanlış okuyor olabilirim diye bir kez daha okudum, bir kez daha okudum. Hiç acele etmek istemiyordum ama 'içime işlemişsin' kısmı yüzümde kocaman bir gülümsemeye ve içimde havai fişek gösterisine dönüştü. 'Bütün mümkünlerin kıyısındayım' ne kadar da ucu açık, davetkar, ümitvar bir ifade. Ona çok güzel bir şey yazmalıydım hem cesaretlendirici hem de bu heyecanı devam ettirecek bir şeyler... 
''Aşık olamıyorsan, dans edemiyorsan, şarkılar mırıldanamıyor, ıslık bile çalamıyorsan, ne anlamı var ki aklı başında olmanın..? Osho''  Bunu okuduğunda ne hissedecekti acaba, elim gönder tuşunun üzerinde biraz oyalandım. Bastığım anda; hani raftan bir şey alırken, yanlışlıkla kırılacak başka bir şeye çarparsınız ve tam yere düşmek üzereyken yakalarsınız onu. Hani kalbiniz hop diye bir havalanır, sonra tekrar yerine geri döner. İşte benim kalbim de mesajla birlikte havalandı, gökyüzünde kanatlarını açıp süzüldü ve hop diye onun telefonuna kondu. Çift mavi çizgiyi görene kadar kalbim onun telefonunda kaldı, görünce tekrar geri göğüs boşluğuma döndü. 'Aklı başında olmak istemiyorum' demek istiyordum işte, ötesi var mı? Zaman beklerken taş gibiydi, geçmek bilmiyordu. O da ne, çevrimdışı olmuştu, hızla diğer sosyal hesaplarındaki son görünmeleri kontrol ettim, yoktu. O çevrimdışı olunca, tüm sosyal ağlar aynı anda çevrimdışı oldu sanki. Hikayesini görmek istediğim, durum güncellemelerini beklediğim, paylaşımlarını merak ettiğim hiç kimse kalmadı. Belki bir işi vardır diyerek kendimi teselli etmeye çalışırken, ekranımla birlikte tüm sanal ve gerçek alemler yeniden gül bahçesine döndü; çevrimiçi olmuştu.
''Yanımda olmanı istiyorum diyemediğim için bu yağmur içimi ıslatıyor dediğimi nasıl anlamaz? Düpedüz sarıl bana dedikten sonra,sarılmanın ne anlamı kalır! Zülfü Livaneli'' Gözlerime inanamıyordum. Tekrar tekrar okudum. Yanında olmamı, ona sarılmamı istiyordu. Bir çift kanat taktı yüreğim, yükseldi yükseldi, mutluluk pikeleri yaparak bir kaç kez pisti pas geçti, tekrar yükseldi, okyanusların üzerinden, bulutların beyazından geçti; güneşin pırıltılarını taktı, gökkuşağının yedi rengini bezendi, neşeyle süzülerek göğüs kafesime döndü. İşte her şey apaçık ortadaydı, birbirimizi seviyorduk. Bu pek alışık olmadığım flört çeşidini hem çok naif hem de heyecan verici bulmuştum. Artık daha açık olmalıyım diye düşündüm ve belki de bir buluşmaya dönüşebilecek cümlelerimi fırından sıcak sıcak çıkartıp servis ettim.
''Gelecekse beklenen, beklemek güzeldir. Özleyecekse özlenen, özlemek güzeldir. Ve sevecekse sevilen; O hayat her şeye bedeldir. Özdemir Asaf'''  Bu kez gülümseyerek kendimden emin düşünmeden hızlıca gönder tuşuna bastım ama hemen sonrasında içimi bir telaş kapladı; çok mu hızlı gitmiştim acaba? Onunla evlenmek istediğimi düşünmesine yol açacak bir mesaj vermek istemezdim. Sonuçta 'o hayat her şeye bedeldir' kısmından, onunla bir hayat kurmak istediğim anlamını çıkarabilirdi. Oysa henüz onu tam anlamıyla tanımıyordum. Evlilik işleri bir çırpıda karar verilecek işler değildi. Etraf birbirini ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırmış evli çiftlerle doluydu. Sadece 'özlüyorum, bekliyorum, seviyorum, gel buluşalım konuşalım, birbirimizi daha iyi tanıyalım' demeyi arzu etmişken, yanlış anlaşılma ihtimali açıkçası beni biraz tedirgin etmişti. Ama artık çok geçti çünkü mesajımı görmüştü, görür görmez de ortadan yok olmuştu. Önce iyi niyetle biraz bekledim, kendime oyalanacak başkaca işler icat ettim. Beş dakika dolmadan telefonu elime almayacağım diye kendi kendime kurallar koydum. Zorlukla geçen kırk dakika sonrasında ise kesin hükmümü verdim. Erkek milleti işte, ilişki biraz ciddiye binince hemen toz olurlar, ara ki bulasın... Ama bu iş böyle kalmaz benim kimseye eyvallahım olamaz dedim ve mesajı döşendim: 
''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, Sevilmeyi beklerken, Beklemeyi sevmişiz... Cemal Süreya'' İşte böyle, şu saatten sonra kimsenin nazını, kahrını çekemem, ben böyle gayet iyiyim, bu da benim elvedam, herkes kendi yoluna... İçim biraz hafiflemişti. Beklemek güzeldi, hayallerin seni hiç hayal kırıklığına uğratmazdı. Bu iş de bu kadarmış deyip telefonumu sehpanın üzerine bırakırken, gelen mesaj uyarısı yine yüreğimi hop ettirdi. Bir yandan mesajı hemen okumak istiyor bir yandan da kırgınlığımdan ötürü, okuduğumu bilmesini istemiyordum. Hem belki mesaj ondan da gelmemişti, bu ihtimal de vardı. İnternet bağlantımı kesip, mesajı okudum, ondan gelmiş:
''Çayı, Kitapları, Eylül'ü, Maviyi, Denizi ; Seviyorum. Ve tüm adaletsiz insanlardan eşit derecede uzak duruyorum. Sabahattin Ali'' Bu da ne demekti böyle. Adımın Eylül oluşuna bir gönderme olabilir miydi? Yoksa bana adaletsiz mi demek istiyordu. Az önce yargısız infaz yaptığımı, en azından kendini savunması için ona bir fırsat vermem gerektiğini ima ediyor olabilirdi. 'Eylül' ü seviyorum' ifadesi her şeye rağmen çatık kaşlarımın inmesine, gönlümün yaylarının gevşemesine, içimin titremesine sebep olmuştu. Ne de olsa sevgiye hürmetimiz vardı. E madem seviyormuş, Ona kalbimi tekrar kazanması için bir fırsat vermeye karar verdim:
“Özür dilemek, sizin haksız olduğunuz anlamına gelmez. Karşınızdaki insana verdiğiniz değerin egonuzdan yüksek olduğunu gösterir. Sigmund Freud'' Bunu okuduğunda muhtemelen özür dileyerek, önemli bir işi olduğu için hemen dönemediğini belirten ve en kısa zamanda buluşmak istediği anlamına gelen bir alıntı yazacaktı. Şu an ona haksızlık ettiğim yönünde oldukça güçlü bir hisse sahiptim ve bu duygularla mesajı gönderdim. Yine aynı heyecanla beklemeye başladım, bu kez bir buluşma teklifi alacağıma neredeyse emindim. Nefesimi tutmuş, gözlerimi ekrandan ayıramıyordum, yelkovan çakılmış, zaman durmuştu adeta. Mesaj bir türlü yerine ulaşmıyordu. İletim tek gri çizgide uzun süre kalınca interneti kapattığımı anımsadım. Açınca name'min yerine ulaştığını mavi mavi parlamasından anladım. Hiç beklemeden 'yazıyor...' uyarısını görünce ise, bahar çiçekli dallarını salonumun camlarından içeri uzattı, üzerine mutlulukla şakıyan kuşlar kondurdu, gökyüzü uzaktan masmavi göz kırptı, kelebekler ile yavru kediler neşe içinde oynaşmaya başladılar.
"Karakterim ve tavrımı birbirine karıştırmayınız. Karakterim kim olduğumla ilgilidir; tavrım 'sizin' kim olduğunuzla. Elif Oğuz'' Bu neydi şimdi. Yanlış anlamayayım diye tekrar okudum, sonra bir kez daha, hiç bir alaka kuramadım. Özellikle 'tavrım 'sizin' kim olduğunuzla' kısmı bende olumsuz bir duygu bırakıyordu. 'Adamına göre davranırım, senin hak ettiğin tavır budur' gibi bir anlam çıkarıyordum. 'Adaletsiz insanlardan uzak duruyorum' dan sonra tavrım sizinle ilgilidir' biraz ağır gelmişti bana. Bu kadar düşüncesizlik gerçekten çok fazlaydı. Birden içerimde kurulan köprülerin iplerinin birer birer koptuğunu, evlerin depremde yıkıldığını, ağaçların devrildiğini, dev bir kentin virane olduğunu hissettim. Ben anlayacağımı anlamıştım. Daha fazla uzatmaya gerek yoktu ama son lafımı etmeden, tarumar ettiği kalbimi ona bildirmeden de kestirip atmak istemedim:
''Yıkılmak binaya mahsus bir şey değil ki, Züleyha. Bir insanın, bir cümle ile yıkıldığını gördüm ben. Cahit Zarifoğlu'' Tamam, şimdi o düşünsün bakalım. Topu rakip sahaya geçirmiş futbolcu rahatlığıyla  derin bir nefes aldım. Telefonun sesini soluğunu kestim, götürdüm yatak odasına bıraktım. Bırakırken gene göz ucuyla, kendime belli etmeden mesaj geliyor mu diye kontrol ettim, tabi gelen giden yok. Oh be dedim, bitti gitti. Bir kahve yapayım, iyi gelir dedim mutfağa yöneldim. Aklıma hiç telefonu getirmiyorum, başka başka işler, başka başka düşler, başka iç çekişler, hiç oralı değilim güya. Bari kahve pişene kadar sabretseydim, yok! Kahvenin altını kapattığım gibi soluğu yatak odasında aldım, mesaj gelmiş, gelmez olaymış:
''Uğraşarak düzeltemediklerinden, vazgeçerek kurtulursun. Frida Kahlo'' Okudum, bir daha okudum, bir daha okuyayım dedim ama gözlerimden ateş çıkmaya başladı hırsımdan. Bak bak sen, bir de bana akıl veriyor. Sen hayatta düzelmezsin seninle ne uğraşacağım, hiç lazım değilsin bana, çoktan vazgeçtim ben senden, haberin yok. Ay sinirden elim ayağım titriyor. Ne kadar yanlış tanımışım, ne kadar yanlış anlamışım. Kendini ne zannetti, hata bende ama baştan, yol yakınken ben bu işi bitirecektim. Bi-ti-re-cek-tim. Güzel sözlerine, tatlı dillerine kandım. Ah ben ne yaptım. Ne cevap yazsam da rahatlasam diye düşünmeye kalmadan, harfler yıldız yağmuru gibi klavyemden ekrana akmaya başladı:
"Ey, benim iyimser hallerim! Çabuk aldanışlarım... Hep inanışlarım... Alttan alışlarım... Hatayı hep kendimde buluşlarım... Değmeyecekleri kafama takışlarım... Yoktan yere, akıp giden gözyaşlarım... Herkesi, insan yerine koyuşlarım... Hepinize Elveda !! Artık ben kimsenin, Hiç Kimsesi Olmayacağim!.. Nazım Hikmet'' gönder tuşuna basmamla, alet kutusundaki çekici almam, mutfak tahtasının üzerine telefonu yatırıp, bir güzel ezme yapmam bir oldu. Oh dünya varmış...

Not: İllüstrasyonlar Christian Schloe' ya aittir.
Öykü kurgusaldır.

26 Nisan 2020 Pazar

Ezber Bozan

Pazar, Nisan 26, 2020 1
Demek modernleşen dünyada giderek yalnızlaşıp, bireyselleşiyorsunuz, bencilleşip, kendinizden başkasını düşünmez oldunuz, dünyada yaşayan tek canlı sizsiniz sanıyorsunuz... Yetmez, daha da yalnız olmalısınız... dedi, kameralarının ardındaki milyonlarca yüze.
Her birinizi kendi evlerinize kapatıp, sığınaklarınızda bir başınıza bırakacağım. Ve ne bir ideoloji, ne vatan ateşi, ne de Tanrı sevgisi ile başaracağım bunu. Size çağınıza, hodbinliğinize yakışan bir korku vereceğim. Bu korku ki sizi kendi evlatlarınızdan uzaklaştıracak, atalarınızı dedelerinizi unutturacak.
Her birinizi kendi kurduğunuz hapishanelerin gönüllü mahkumları yapacağım. Bir parça güneşe, açan her çiçeğe, bir yudum denize hasret bırakacağım. Ekranların ardından gördüklerinizle yetinecek, mahkumiyetinizi avutmaya çalışacaksınız. Görüntülü sohbetleriniz, canlı konserleriniz, online dersleriniz, sanal gezileriniz, ev egzersizleriniz kendinizi iyi hissettirmeyecek. Aşk size uğramayacak, baharı kaçıracak, yazı göremeyeceksiniz. 
Demokrasi, insan hakları diye bağırırken teknokrasinin dijital tuğlalarından medet umacaksınız. Safları sıklaştırmaya, örgütlenmeye, bir olmaya birlikte güçlü olmaya inanmışken, tüm ezberinizi yitireceksiniz. Mesafeleriniz, su ve sabun tek dostunuz kalacak. Vitaminler, eldivenler ve kolonyalar ile maskelerinizin ardında gizleneceksiniz. Elleriniz dezenfektan ile sertleşirken yürekleriniz korku ile hafifleyecek. Gözlerinizi gün sonu istatistiklerinden ayıramayacaksınız.
Ne silah ve savaş, ne atom bombası, ne gaz odası, düşmanınız kim kestiremeyeceksiniz. Tedbirsizce aldığınız her nefes, dokunduğunuz her yer içinizde on dört günlük bir şüphe bırakacak. Ey aciz yirmi birinci yüzyıl insanı, şapkanı önüne koy ve düşün, zaaflarını ve günahlarını (kibrini, açgözlülüğünü, şehvet düşkünlüğünü, kıskançlığını, oburluğunu, öfkeni ve tembelliğini) ve ders al olan bitenden, kendin kadar diğer tüm canlılar için de adaletli bir şans yarat tekrar yeryüzünde.
Ben Doğa' yım, kendime ait olanı er ya da geç alacağım. Daha temiz bir hava, daha temiz sular ve hayvanlardan gasp ettiğiniz alanlar gün gelecek bana geri dönecek. Sağlık sistemleriniz, doğal seleksiyonum karşısında çaresiz kalacak.
Bizi diğerlerimizden ayıran tüm kavramlar anlamını yitiriyor. Din, ırk, statü, cinsiyet, varsıllık bir şey ifade etmiyor. Test pozitif ve test negatif ise dünya yüzündeki her yerde anlamlı. Tüm bunlar son bulduktan sonra dünya daha güzel bir yer mi olacak yoksa bu olanlar dünyanın sonu mu? Normale dönmek istiyoruz ancak bizim bildiğimiz normal, aynı kalacak mı? Belki de dengeler bambaşka bir normalde kurulacak.
Doğaya daha saygılı bir tür olmayı öğrenebilecek miyiz bilmiyorum. Ama hala homo sapiens(düşündüğünün üstüne düşünebilen insan)' e güveniyorum. İmkansız diye bir şey yok bence, düşük ihtimaller var sadece... Bir düşük ihtimal bile olsa daha güzel bir dünya, ben buna inanmayı tercih ediyorum. Kayan yıldızlara, ay çöreklerine, ateş böceklerine, gökkuşağına ve parlak çakıl taşlarının sihrine inanacağım. Ve çocuklarıma yakamoz ışığından kaymayı, rüzgarın kuyruğuna şiir bağlamayı, dalgalara kafa atmayı, etek kaldıran çapkın lodos ile sahilde yürümeyi, gökyüzünü sallayıp, yıldızları denize dökmeyi, suda taş sektirmeyi öğreteceğim günleri bekleyeceğim.

İllüstrasyonlar: Igor Morski

13 Nisan 2020 Pazartesi

Tek Başına

Pazartesi, Nisan 13, 2020 7
Bir şişe şarap seçti kendine, kadehine doluşunu izledi. Kırmızı, koyu, akışkan, hoş kokulu, baştan çıkarıcıydı. Minik bir kaç damla ile tattı, çok beğendi. Bir yudum içti, bir yudum düşündü. Kendini dışarıya kapattığından beri içeriye açılmayı alışkanlık edinmişti. İçerilerine, en derinlerine, zihninin ve benliğinin dehlizlerine... İçerisi dışarıdan çok daha büyük ve kalabalıktı... Tanıdığı insanlar, hataları, yetenekleri, beklentileri, anıları, komik ve çok üzücü anları, olduğu yer, varmak istediği yer, sevdikleri ve çok daha fazlasıyla bir dipsiz kuyuydu içerisi. Hayatım dediği şey, tek yöne alınmış bir bilet değil miydi zaten. Tek yön gidiş; üç molalık bir yolculuk, yazmaya başladı:
''İlk molaya kadar kendini bilme, var olma çabası. Ayaklarının üzerinde doğrulup ileriye baktığında nasıl da uçsuz bucaksız, heyecan verici bir serüvendir görünen. Konuştuğun her yolcu, attığın her adım seni yeni bambaşka dünyalara götürür. İkici molaya geldiğinde bu kez hem bıraktıklarına hem ileriye bakarsın. Değer verdiklerin, önemsediklerin ve seni sen yapan her şeye. Ne istediğini çok iyi bilirsin, seni nelerin mutlu edebileceğini, bir zirvededir ikinci mola, görüşün keskin, deneyimlerin yüksektir. Yolculuğun amacının bir yere varmak olmadığını anlamış, biraz keyfini çıkarmaya başlamışsındır. Üçüncü ve son molada hala bakabileceğin bir geçmişin ve geleceğin vardır. Eğer hoşnut değilsen gördüklerinden hala bir şeyleri değiştirebilirsin. Birikimlerin ve deneyimlerinle, hala var olan enerjin ve yapabileceklerinle oradasındır. Delilik ve bilgelik arasında zerre tereddüt etmeden cümle alemi şaşırtacak tercihler yapabilirsin. İkincisinden daha yüksek bir zirvedir son mola. Artık gözlerini kısarak baktığında yolun sonunu kestirebiliyorsundur. Belki de yolculuk bitmiş sen yol olmuşsundur. '' diyerek noktaladı, defterine yazdıklarını...
Kadehi boşalırken, zihni yoğun bir şekilde çalışıyor, düşüncelerin sonsuzluğunda dolaşıyordu. Hayatın bir yolculuk ya da bir yol olduğunu düşünürken, ''Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır.'' diye fısıldadı. O kaçıncı moladaydı ve ne kadar değişmişti bu yolculukta geldiği noktada. Ne zamandır kitap satırlarının altını çizmeyi bırakmış, kalbini delice çarptıran düşler kurmayalı çok olmuştu. Düşüncelerini inançla söyleyip, inatla savunmuyordu artık sohbetlerde. Oltanın ucunda ona uzatılan her renkli parıltılı yeme 'mutluluk' diye kolayca yüreğini açamıyordu. Heyecanını ve coşkusunu yitirmişti. Gelecek ve geçmiş, gerçeklikten uzak birer illüzyon gibiydi şimdi. Gelecek ne getirecek kestiremiyor, geçmişin izlerini ise silemiyordu. Hayattan bir dizi ders almış, aldığı tüm derslerden sınıfta kalmıştı sanki... 
Yıkıcı deneyimlerden, fırtınalı duygulardan, sarsıcı terk edilişlerden gelmişti. Yanlış kişilere güvenmiş, yalnızlık vadilerinde gezinmiş, yine de akıllanmamıştı. İnsanların egolarına toslamış, bir ilişkiyi sığ zaferlere dönüştürmeden yaşamayı becerebilenlere denk gelmemişti. Değmezlere değer vermiş, olmazları kendine musallat etmiş, imkansızlara umut bağlamıştı. Çaresizlik içinde çırpınan yüreğine söz geçirememiş, kapana kısılmış bir kuş gibi gidip gidip pencere pervazlarına çarpan aklına yol gösterememişti. Görebildiği her ışığı çıkış noktası sanmayı bırakıp, kendini korumayı öğrenmesi çok zaman almış, kolay olmamıştı. Bu uğurda kanatları yaralanmış, pek çok fiyakalı tüyünü feda etmiş ama sonunda yalnız uçmayı başarmıştı. 
Evet, değişmişti. Heyecan ve coşku yerine dinginlik ve dengeyi tercih etmişti. Yaşantısına girmeye çalışan insanlara sıkı denetimler getirmiş, işinden arta kalan zamanının çoğunu sevdiği şeyleri yaparak kendisi ile geçirmeye başlamıştı. Huzur bulduğu kütüphanesi, gurur duyduğu eğitimi ve işi, rafine zevkleri, küçük burjuva keyifleri, Royal isimli kıymetli kedisi ve hayatına kendi kuralları ile aldığı çok az kişi ile... 

Üçüncü kadehin sonu çoğunlukla ruhunun huzur bulduğu dengeydi. Yavaş yavaş geceyi rahat bırakırken, ''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz...'' diye tekrarladı, gülümseyerek. Şimdi, hayatının son molası olarak gördüğü şu anda, yükselebildiği zirveden görebildiği kocaman, çok güçlü ve uçsuz bucaksız bir tek başınalıktı...

Not: Öykü kurgusaldır.
İllüstrasyonlar: Naoto Hattori
''Kimse çıktığı yolda kendisi kalmaz. Yol insanı başkalaştırır.'' : Murathan Mungan
''Öyle büyümüş ki içimizdeki yalnızlık, sevilmeyi beklerken, beklemeyi sevmişiz...'' : Cemal Süreya