22 Haziran 2019 Cumartesi

Akide Şekeri

Cumartesi, Haziran 22, 2019 1
AKİDE ŞEKERİ | BURSA DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : ALİ MERİÇ | | Yöneten : CENK TURAN
KONU :Güzeller güzeli Akide, ev ararken hayatının aşkını bulur. Geleneksel Türk tiyatrosunun vazgeçilmez motifi olan orta oyunu türündeki oyun seyirciyi Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi renkli karakterlerle buluşturuyor. Sazlı sözlü eski İstanbul komedisine buyurun… 
OYUNCULAR: ACAN AĞIR AKSOY -  - CEREN KAYIŞ - CENK TURAN - ÇAĞRI DULUN - ORHAN ERGÜN - ÇAĞRI ZORA - ÖYKÜ ESENDEMİR - CANSU YILMAZ - ALİ BİRCAN TEKE - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU - EREM NALCI - ZEYNEP YILMAZ - ERDEM ERDOĞAN - SALİH CEM ŞENER - EMRE NURETTİN ÖRÜK - MURAT EMRAH KANRA - IRAZ HAZEL KÖRMÜKÇÜ - SIDIKA DERYA GÜMRAL - AYŞE DİNÇ
KANTOCULAR: IRMAK BAVKIR - NERGİZ ACAR - GİZEM TÜRKÖZ - ÇAĞLA GENÇ - CEM HAMZA ÇANAKOĞLU
Küçük Tiyatro' da nöbetçi tiyatro kapsamında Bursa Devlet Tiyatrosunu ağırladık bu kez. Sanıyorum sezonun son oyunu da Antalya Devlet Tiyatrosunun 'Godot' yu Beklerken' olacak ve yılı bu şekilde kapatacağız. Eğer düşündüğüm şekilde olursa farklı türlerde 24 sahne gösterimi izlemiş olarak sezonu tamamlamış olacağım:)
Oyunun konusu: Akide, Arap Bacı ile birlikte kiralık ev ararken varlıklı Muhsin' e aşık olur.  Akide' nin babası ilk önce Akide' yi Muhsin´e verir. Ancak Muhsin mal varlığını kaybettikten sonra Akide' nin babası onu başka zengin birisi ile evlendirmek ister. Buna dayanamayan Muhsin intihar etmeye kalkar onu intiharın eşiğinden İsmail ve Kavuklu kurtarır. İsmail ve Kavuklu çevirdikleri oyunlarla gençlerin tekrar evlenmelerini sağlarlar. Finalde tüm sevenler sevdiğine kavuşur:)
Akide Şekeri için geleneksel Türk tiyatrosu, eski İstanbul ve Osmanlı dönemi komedisini içeren bir kabare tiyatrosu diyebiliriz
Oyun 5 müzisyenin sahnede yer almaları ile oldukça hareketli bir şekilde başlıyor. Ve oyunun enerjisi son sahneye kadar hiç düşmüyor.
Yine bir oyun içinde oyun kurgusu, kabaresini sergilemeye çalışan bir ekip, zamanında gelemeyen oyuncular ve yerine acilen sahneye çıkarılan roller, sahne arkası karışıklıkları, sahnede olmaması gerekenlerin durum komedilerine yer veriliyor.  
Aynı zamanda Türk yakın tarihinde yer alan komedi karakterlerini görebiliyoruz zaman zaman.
Kavuklu, Pişekar, Külhanbeyi ve Arap Bacı gibi hatta Karagöz Hacivat esintileri de yer alıyor diyaloglarda kimi zaman. Ayrıca ara ara kanto danslarını da görüyoruz.
İzleyiciler arasında pek çok çocuk seyirci gördüm. Çocuklara tiyatroyu sevdirebilmek adına seçilebilecek bol müzikli, eğlenceli, danslı, enerjisi yüksek bir oyun. Esprilerin ve komedi doğurabilecek unsurların seçiminin de bu düzeyde olduğunu düşünüyorum. Beklentisinin yönü farklı olup, bu türü sevmeyenlere kesinlikle uzak durmalarını önerebilirim :) 

Tiyatro oyunu tercihlerimde farklı türleri izleyip beğeniyor olsam da kalbimin derin replik ve uzun tiratları ile İngiliz ve Rus edebiyatının klasiklerinde olduğunu da belirtmek isterim:)

Bursa Devlet Tiyatrolarına teşekkürlerimi sunuyorum. Siz değerli sanatçılarımız, iyi ki varsınız!

Not. Çokça önemsediğim rol-sanatçı eşleşmesini bu oyunda gerçekleştirmekte zorlandım. Ve yanlış bilgi vermek yerine bu kısma hiç girmemeyi tercih ettim. 

16 Haziran 2019 Pazar

Antalya II

Pazar, Haziran 16, 2019 3
''Aramamalıyım, aramamalıyım...'' 
Kaçıncı kez son bir şey için açılan telefonlar ve yazılan cümleler, dilenen iyi dilek ve temennilerden sonra hala gösterebildiği bu zafiyet ile yüzleşebilmek ne zordu. Hayatı daha yaşanılası, güneşi daha parlak, tüm esprileri daha komik yapan şeyin; evrende bir araya gelen bir kaç harfin oluşturduğu cümlelerin zihninde anlam bulduğu o dakikalar olması kabul edilemezdi. Bu hafif, keyifli akıntının, bir süre sonra hızlanarak, adrenalini yüksek bir lunapark oyuncağına dönüşmesi öngörülemez bir gelişmeydi. Hayat da zaten öngörülemez oluşu ile cezbedici değil miydi? Yine yeni bir mesaj ile: ''Yeterince iyi tatiller dilemiş miydim sana, üç kez dilemek yeterli mi peki iyi bir tatil için :))'' Dayanamayışının dayanağı, hep bulunan bahaneler :)
''Eğer bir gün aşık olursam, bunu nasıl anlayacağım?'' 
Öyle masum, bir o kadar da açık yüreklilikle sormuştu ve cevabıma göre aşık olup olmadığına karar verecekti;
-Eğer onu her an merak ediyorsan ve yaşıyorsan ancak gündelik rutinin içerisinde zihninin geri planında hep çalışan bir arayüze hapsolmuşsa bu fikir; gündeliğin tüm yoğunluğuna rağmen boş kaldığın ilk anda bir sağanak yağmur gibi yağıyorsa içine; bir şarkı, bir şiir, bir film hep onu hatırlatıyorsa sana hiç boşuna uğraşma bence, mücadele etme, teslim ol...
Sınavın en zor sorusunun kopyasını almış gibi yüzüne yayılan bir gülümseme ile ayrıldı yanımdan.
''Hiç yapmayacağım şeyleri yapıyorum ağğbiii... Düşünebiliyor musun ben, sırf o seviyor diye Çin Lokantasına gittim örneğin. Yani diyorum ki tek yanımda olsun, yanında olayım da diğer tüm detaylar hiç önemli değil.''
-Geçer, dedim. Ama öyle ne zaman geçer, nasıl geçer diye benden reçete isteme, yaşa sadece... Hayatta bazı şeyler yaşanmadan, görülmeden, tüketilmeden geçmez, geçmemeli de. Hiç bitmez sanıyorsun ya hani, sonsuza dek sarılayım, doyamam diyorsun ya... Doyarsın...
Evrenin en büyük sırrını açıklıyormuşum gibi baktı yüzüme ve: ''Doyamam ağğbii'' dedi :)
''Vazgeçtim'', dedi. Benim olmayacak, beni sevmeyecek. Ağzımla kuş tutsam da o menekşe gözler bana aşkla bakmayacak.
-Bu kadar kolay mı vazgeçiyorsun, dedim. Hani konuşacaktın, anlatacaktın her şeyi?
''Başkasını seviyormuş'', dedi. Mangaldan yükselen dumanın arkasından buğulanmış gözlerini seçebiliyordum.
''Ama ben onu sevmeye devam edeceğim. O kadar çok seviyorum ki onu, iyi olsun, mutlu olsun, benimle olmasın, hayatta olsun sadece, yeter bana, varlığıyla avunacağım ve bekleyeceğim, 'olur ya bir gün' ün cılız umut ışığını saklayıp en derinimde, bekleyeceğim.''
Hayranlıkla baktım yüzüne;
-Bravo dedim, şimdi inandım gerçekten ne kadar sevdiğine. Ve ekledim; ''Annesinden dayak yediği halde, yine ‘Anne’ diye ağlayan bir çocukmuş aşk...(CS)''
''Şımarıyor iltifat edince, sevdiğimi bile söylemiyorum artık. Daha ne yapayım, e anlasın birazcık o da... İşten doğru eve geliyorum, kazandığım hep onlara, nereye isterlerse götürüyorum daha ne yapayım?''
Dedim ki: - Ya bir gün sen söylediğinde onu sevdiğini, o duymazsa yüreğinin sesini? Sen şimdi sevgini esirgeyerek terbiye verdiğini sanıyorsun ya, yapma... Sevmek böyle bir şey değil, sevgide hesap kitap olmaz. Esirgediğin her sevgi sözü, bir gün karşına sevgisizlikten taşlaşmış bir kalp olarak çıkarsa eğer, sakın suçlama onu ve şaşırma sakın...
''Tam 38 saat oldu görüşmeyeli ve hiç aramadım ve yazmadım da biliyor musun?'', dedi. Belli ki o da telefonunu yüreğinin yerine koymuş, ekg' sinin çıktısını whatsapp mesajlarından alıp, yaşayıp yaşamadığına oradan karar veriyordu.
-Peki dedim, hiç dayanabildiğin oldu mu? Yani sen yazmadan onun seni arayıp, sorduğu?
Düşündü, 'yok' dedi, olmadı ama hiç cevapsız bırakmadı beni.
-Bekle, dedim. Hiç kimse hatırlamayacak kadar meşgul değildir, kendi önceliğini öğrenmek istiyorsan, beklemeyi bilmelisin...
Belli belirsiz bir ''doğru tabi'' sonrası telefonu alıp, uzaklaşırken, son rekor denemesini sonlandırdığını anladım: 38 saat 7 dakika ile...
---------------------------------------------------------------------------------
''Beni hatırladığını umuyorum, yazmış. Ben de 'hatırlamak için önce unutmak gerekir, hiç unutamadım ki seni' yazmak istedim, yazamadım. Elim gitmedi. Her gece sana uyuyorum, sabahları sana uyanıyorum, aklımdan çıkaramıyorum ki, diyemedim. Hatta cevap bile yazmadım, umutlanmasın diye.''
-Peki, dedim. Eğer sen değilsen, kalbinin sesini kim dinleyecek? Herkes aynı yolda aynı yöne yürüyor diye bunun en doğru yol olduğunu söyleyebilir miyiz? Sevginin sıcaklığında erit egonu ve sevgiye teslim et kendini, en güvenli yol budur.
Beni anladı mı bilmiyorum ama kuyruğu dik tutmak uğruna yitirilen bir mutluluk olasılığı daha evrende toz oldu sanki...
Gelişinde ilkbahar çiçeklerinin rüzgarda salınışı vardı. Hem uçuyor gibi hem de mutlu bir rüya görüyor gibiydi.
-Ne oldu dedim, söyleyebildin mi?
''Söyledim,'' derken yüzüne yayılan gülümsemenin tüm dünyayı ısıtabileceğini düşündüm. ''O da beni seviyormuş, dedi. Her şey birden o kadar farklı görünmeye başladı ki gözüme, daha önce yaptığım her şeyi tekrar yapmak istiyorum onunla yeniden. O kadar merak ediyorum ki her anını, yüzünden geçen her ifadenin yüreğindeki yansımasını bilmek istiyorum. Benden habersiz hiçbir şey geçmesin aklından, kaçırmak istemiyorum. Her an onu düşünüyorum, ona düşüyorum. Aklımdan hiç çıkmıyor. O da beni seviyormuş anne'', diye ekledi, gülümseyişine engel olamadan.
-Bazı şeyleri biz zorlaştırıyoruz aslında, dedim. Oysa hep dürüst ve içten olursan hiç yanlış anlaşılmazsın. 
Huzurla baktı yüzüme ve sanıyorum ilk kez biri bana gözleriyle sarıldı.
---------------------------------------------------------------------------------
''Siz böyle hep birlikte tüm gücünüzle ötmezseniz eğer, güneş doğmayacak sanki...'' Yorucu, geç sonlanmış ve uykusuz bir gecenin bir kaç saat sonrasında gün doğumuna uyanmanın serzenişiydi bu.
Bir süre kuş cıvıltılarının güneşi doğurmasını dinledi. Sonra cama vuran yağmur damlalarının sesini duydu. Bu hoş sürprizin anımsattıkları içini ısıttı.
Bu mevsimde buralarda sabahı yağmur ile karşılayabilmenin ancak kalpten istenmiş bir dileğin mucizesi olduğuna hükmetmişti perdeyi aralarken. “Tüm dileklerin kabul olsun” diye geçirirken içinden yağmur damlaları saçları ile buluşmuştu bile...

Not: Bir süredir Antalya' daydık. Ve bunlar da gezi notlarımız:) Bir öncekiler için tık.

Metinler arasında kurgusal bütünlük bulunmayıp, tamamı farklı zamanlarda farklı durum ve manzaraların çağrıştırdığı kurgusal notlar olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

1 Haziran 2019 Cumartesi

Ben Ödüyorum

Cumartesi, Haziran 01, 2019 3
BEN ÖDÜYORUM | TRABZON DT
2 perde | 2 saat 15 dakika
Yazan : YVES JAMIAQUE | Çeviren : HÜSEYİN MEVSİM | Yöneten : VLADLEN ALEXANDROV
KONU : Hayat bir tiyatrodur, tiyatro da bir hayattır düşüncesi ile yazılan oyun da aşkta aldatılmış ve dostlukta satılmış yalnız ve mutsuz bir erkek, aile mutluluğu yani “çalışır vaziyette bir aile takımı” satın almak ister. Tek kural ise bu oyunda hangi duyguların sahici hangi duyguların çakma olduğu ayırt edemeyecek duruma gelen, elemanların sözleşmesi anında iptal edilecektir. Para vererek oluşturulan kurmaca yaşamla yüzleşmenin hüzünlü ve neşeli halleri ile ‘’insan mutlu olabilir mi’’ sorusunu sorarak sorguluyor. 
OYUNCULAR : ALEXANDRE AMİLCAR - M. CEYHUN GEN / ELEONORA - ELVAN SALİHA KARAHASAN / MASHU - EMRE ÖN / VİRGİNİA - RÜMEYSA GÜLENDAM SAĞLAM / PAULO - OGÜN KILIÇ / MELİA - AYŞE SONGÜL NATIR

Sezonu yavaş yavaş kapatırken Devlet Tiyatrolarının geçen yıl başlattığı nöbetçi tiyatro uygulaması kapsamında Haziran ayında da tiyatro izleyebilme şansı bulabildik. Trabzon Devlet Tiyatrosu yorumu ile 'Ben Ödüyorum' isimli oyunu Küçük Tiyatro' da izledik dün akşam ve uzun zaman sonra (ya da bana uzun gelen bir zaman sonra) tekrar izleyici koltuğunda oturup, sahneye bakabilmek bana çok iyi hissettirdi. 'Ben Ödüyorum' 2012 yılında Ankara Devlet Tiyatrosu tarafından da sahnelenmiş ve Alexandre rolünü Olcay Kavuzlu oynamış, Şevki Çapa da ekipteymiş. Nasıl bir performans olduğunu hayal etmeye çalışınca o yorumu kaçırmış olmama üzüldüğümü söylemeliyim:) Ancak Trabzon Devlet Tiyatrolarının da bu konuda iyi bir işe imza attıklarını düşünüyorum. 
En başta metin, gerçekten çok ilgi çekici ve merak uyandırıcı zaten. Metnin kurgusal işleyici ve ilerleyişi de çok başarılı.  Bir film ya da dizi konusu olabilecek bol malzemeli ve doğurgan bir konuya sahip metinde; yalnızlık, satın alınan mutluluklar, kaybetmek, aşk, dostluk, aile kavramları farklı bir bakış açısı ile adeta bir sosyal deney düzleminde ele alınmış. 

Alexandre, yaşadığı kötü deneyimler nedeni ile kendini mutsuz hisseden yalnız bir adam. Aşk hayatında aradığını bulamamış, aldatılmış. Yakın dostundan darbe yemiş. Ve sahnenin açılışı ile onu iş bulma kurumundan çıkan işsiz bir ressama kartvizit uzatırken görüyoruz. Sonrasında bir aktriste ve genç bir hayat kadınına da aynı iş teklifinde bulunarak herkesi ertesi gün saat altıda evine beklediğini söylüyor.

Ressama yani Mashu' ya (Emre Ön, aynı zamanda yönetmen yardımcılığı yaptığını da belirtelim) yeni bir isim verip, en yakın dostu rolünü oynamasını istiyor. Aktriste yani Elenora' ya (Elvan Saliha Karaaslan) onu çok seven eşi olmasını ve genç hayat kadınına yani Virginia' ya (Rümeysa Gülendam Sağlam) asi kızları rolünü oymalarını teklif ediyor. Detay kurallar, sözleşme ve oldukça tatminkar bir ücret karşılığında anlaşıp, tiyatroya başlıyorlar.
Ara sıra sahneye dahil olan Virginia' nın erkek arkadaşı ve Elenora' nın annesi ile satın alınan mutlu aile paketinin aslında hiç de Alexandre' nin planlandığı gibi gitmediği ve öngörülemez bir şekilde başka bir şeye evrildiği farklı bir düzeneğin içine çekiliyoruz sonrasında...
Neredeyse tüm oyuncuların ellerinde mikrofon ile söylediği şarkıların hoş bir lezzet bıraktığını düşünüyorum ve son sahne tangosu gerçekten izlenmeye değer ve başarılıydı. Tango müziği de öyle : link Sahne geçişlerinde duyduğumuz Fransızca ezgiler de güzeldi.
Zaman zaman akmayan sahneler olsa da, örneğin ilk perdenin ikinci kısım replikleri ve oyunculukları kesinlikle izleyiciyi içine almadı ancak ikinci perdenin açılışından itibaren oyun yeniden hareketlendi. Karakterlerin yaşadığı duygusal değişimin yansımasının ipuçları daha belirgin olabilirdi. Ana karakter ile diğer karakterlerin birbirinden etkilenişleri daha detaylı anlatılabilirdi. Böylece biz nasıl olup da Elenora' nın, Alexandre gibi duygusuz ve katı adama birdenbire aşık olduğuna şaşırmayabilirdik :) Komedi öğelerinin ele alınışı biraz daha iyi olabilirdi. 
Oyunculuklardan en çok Alexandre rolü ile M. Ceyhun Gen ' i ve Viriginia rolü ile Rümeysa Gülendam Sağlam' ı beğendim. Tam bir ekip çalışması, ışık, ses, kostüm, dekor yerli yerinde ve tatmin ediciydi. Trabzon Devlet Tiyatrosunu bu başarılı oyunları için tebrik ediyor ve bir kez daha alkışlıyorum:)
İyi ki tiyatro var !

20 Mayıs 2019 Pazartesi

Perde

Pazartesi, Mayıs 20, 2019 8
Günün akşama kavuştuğu saatlerde denizden, bunaltıcı yaz sıcağını usul usul dağıtan meltem esmeye başlardı. Kafamın üzerinde hışırdayan asma yapraklarının da en az saçlarım kadar mutlu olduğunu hissediyordum bu anlarda. Rüzgarın hareket ettirebildiği her şey mutluydu, hareket edebilen her şey mutluydu. Havada saatlerdir asılı duran nem bile artık hükümranlığını sonlandırıp, gitmek istiyordu. Oysa ki ben kalmak istiyordum. Verandada kalıp, beklemek. Onun işten dönüşünü beklemek. Geçerken başını eğip, gülümseyerek bana verdiği selamı beklemek, o selamı havada yakalayıp, gidip kitabımın arasında kurutmak istiyordum. Bundan sonrası için hayatımda beklenen tek gelişmeden beni biraz uzaklaştıran bu seremoni bana umut veriyor, iyi geliyordu. 
Ergin tersanede yapımına yeni başlanan yat inşaatında çalışan işçilerden biriydi. Diğerleri ile birlikte yan binanın giriş katında lojman gibi kullandıkları bakımsız evde yaşıyordu. Ve son bir aydır aklımı ve zihnimi oyalayabilen beni biraz olsun tatsız gerçeklerden uzaklaştırabilen kişiydi. Tek bir bakış, tek bir selam ve kalpten bir gülümseme; bedenimin kayıtsızlığına inat yüreğimde lunapark ışıkları yakıyordu.

Kendi kendime oynadığım bir oyun gibi başlayan bu ilgi, sonraları tatlı bir meraka dönüşmüştü. Onunla tanışmak istiyordum. Benim için çok kolay olmayan bir iletişim metodum vardı ve çok az kişiyle iletişim kurabilmek için kullanıyordum bunu. Bir not yazmayı başardım: ''Selamını ve gülümseyişini tanımak, ilk izin gününde buluşmak istediğimi'' söyleyen bir not. Kimse görmeden notu ona ulaştırabilmek için ise kardeşimi kullandım. Yeterli bir para karşılığında yapmayacağı şey yoktu. En son tuttuğu orucu, satmak için babamla pazarlık yapıyordu. Tekne orucu 25, tam gün 50, iki gün üst üste tutarsam 125 TL diye... Kardeşimle ikimizi de memnun edecek bir zeminde anlaştık.
Tüm olumsuzluklara rağmen onunla arkadaş olabileceğimi, bir şekilde iletişim kurabileceğimizi düşünüyordum. Yıllardır içine çekildiğim asosyallik, istemli tercihim değildi. Bedenim tutuklanmış olsa da ruhum özgürdü. Gözlemlerim, hislerim güçlü; heyecanım yüksek, cesaretim ve kendime güvenim tamdı. Pazar gününü beklemeye başladım. Aklımda  durmadan her olasılığın sayısız versiyonu ve onların sonsuz değişkenleri ile farklı senaryolar oluşturuyordum. Zihnim bir bilgisayara dönüşmüştü.

Ama O gelmemişti... Bu durum bende hayal kırıklığı yaratmak yerine, durmaya niyeti olmayan zihnimi daha çok çalıştırmaya ve analiz etmiş olduğum tüm olasılıklar içerisinde bu sonucu doğurabilecek nedenleri aramaya itmişti beni. Örneğin, beni ciddiye almamış olabilir, görüntüm onu korkutmuş olabilir, not eline ulaşmamış olabilir, hastalanmış olabilir, bizim eve gelmekten çekinmiş olabilir... Liste böyle uzayıp gidiyordu.

Ertesi gün meltem esmeye gün akşama kavuşmaya başladığında, Ergin, işten dönüp, bizim evin önünden geçerken, bana bakmadı, gülümsemedi, selam vermedi. Başını önüne eğdi, yürüdü, yürüdü, yürüdü ve gitti. Ertesi gün, daha ertesi gün ve daha ertesi gün de öyle.

Kitabın arasında kuruttuğum gülümsemelerin hepsi birer birer kanatlanıp, uçup gitmişti. Projem, gözlemlerim, notlarım, olasılık kartelam hepsi yeniden güncellenmeliydi. Oysa ilk kez zihnim yeni bir oyuna başlamak için isteksizdi. Ne yapacaktım şimdi? Evet bir süre odamda kitapların arkadaşlığına sığınabilirdim belki ama hayatımın dip akıntılarının beni ıssızlığa sürüklememesi için kendimi bir yere demirlemem şarttı.
Daha önceleri de çapa halatımın koptuğu ve gözlerimi bilinmez denizlerde açtığım olmuştu. Ateş püskürten ejderhaların, deniz dibi cinlerinin, beş başlı köpek balıklarının olduğu güvensiz suları iyi bilirdim. Oraya, o kabusa, o cehenneme dönemezdim, rotamı Ergin' e çevirmeye karar verdim. Ona doğru gidecektim. Eğer ben bir nehirsem, denizimdi. Bir söğütsem, güneşimdi. Yaptığım astral seyahatlerin adresiydi.

Annemin sesi: ''Alya'm, acıktın mı? Verandaya çıkarayım mı seni? Bugün hava muhteşem, hem akşam esintisi de başladı.''
Sonra kardeşim: ''Ablaların şahı nasılmış bugün, gelmeyenler kaybederler, moral bozmak yok, bak ne aldım sana?: 'Tehlikeli Oyunlar', biraz tehlike diyorum, şu güvenlik çemberini kıralım seninle. Bak erken uyumak yok, kitap okuyacağız bu gece.''
Babam, hastalığımı en zor kabullenen, akşam rutinini tekrarlıyor bıkmadan, bence aşık bana:) ''Gayret et güzelim, hayat varsa umut vardır, teslim olma kimseye ve hiçbir şeye... ALS üç harf sadece, oysa sen Alya' sın, Alyam' sın, en yüksektesin, bunu yenebilirsin.''
Ve ben: ''ALS teşhisini alalı altı yıl oluyor. İlk başlarda çok sorun yoktu ama son iki yıldır, vücudumdaki kaleleri birer birer kaybetmeye başladım. Sol ayak parmaklarım düştü önce, sonra da elim karıncalanmaya başladı. Kol ve bacaklar teslim olmadan sanırım, yutamaz oldum. İsyanım onbindebirlik piyangoyu yakalamış olmamdan çok, neden tüm gemi su alırken, hafızam ve zihnim tertemiz kalıyor, diyeydi. Uçsuz bucaksız özgür zihnimin bir hapishaneye kapatılmasından nefret ettim. Zihnim berrak ve henüz okuyabiliyor, okuduğumu anlayabiliyor olduğu için; hastalığımın ilerleyen safhalarında yutma kaslarımın kaybına bağlı mideme yerleştirilen bir tüp ile besleneceğimi ve hatta akciğer ile yeterli solunum yapamadığım için treakestomi açılması ve solunum cihazına bağlanmam gerekeceğini biliyordum. Ve bunları biliyor olmam bence haksızlıktı. Adımdan nefret ettim ALya ile ALs, ilk iki harf ile hastalığa senkronize giriş, şaka mı kader mi bilemedim
Ergin' den vazgeçmiyorum. Zihnimde bıraktığı izleri takip ediyorum, konuşamıyorum ama gözlerimi kımıldatabiliyorum, hayal kurabiliyorum, yetiyor bana. Her şey silinirken yavaş yavaş, sessizleşirken etraf, yalnızlaşırken ben; gülümsemesini, başını önüne eğişini, selamını getiriyorum aklıma. Düşerken tutunacağım bir siluet ise paraşütüm, adı Ergin oluyor. İsyanım yok, isyan etmek mizacımda yok. Ellerimi kaldırıp, çekiyorum beyaz bayrağı, teslim oluyorum. 
Selama çıkan da yok, alkışlayan da... Kimsesiz bir çadır tiyatrosu oynanıyor ve benim için perde kapanıyor.

Not: İllüstrasyonlar Jose De La Barra' ya aittir.
Öykü tamamen kurgusal olup, gerçek yaşantımla ilgisi bulunmamaktadır.

6 Mayıs 2019 Pazartesi

Adana-Antakya-İskenderun

Pazartesi, Mayıs 06, 2019 19
Çocuklarla birlikte iki gün izin kullanıp (Eren' in derslerimden geri kalacağım diye karşı çıkmasına rağmen), eğitim-öğrenim sadece okul sınırları içerisinde değildir, pratik teoriğe üstündür düsturu ile bir hayat aralığı yarattık.
Yönümüz Adana idi ancak yol üzerinde hep görmeyi düşündüğüm Tuz Gölü' ne denk gelince onu da aradan çıkardık:) Sonrasında Taş Köprü(Seyhan nehri üzerinde kurulu olan Taş köprü, Dünya’nın araç trafiğine açık en eski köprüsü ve Romalılar tarafından 2.yy’da inşa edilmiş), Seyhan Nehri(neyse ki baraj kapakları açık, Seyhan akıyor, derin ve berraktı) ve Sabancı Camii (Seyhan nehrinin hemen kıyısında kurulu olan Sabancı Merkez Camii Türkiye’nin ve de Ortadoğu’nun en büyük camii olarak bilinirmiş ve 6 adet 99 metre yüksekliğinde minaresi ile nehir kenarında hoş bir manzara sunuyormuş) ile Adana' ya merhaba dedik.
Şehir müzelerini görmeyi hep çok önemserim. Adana Şehir Müzesi yeni yapılmış, özenli bir müze olarak seyir rotamızda yerini aldı. Ancak şehir gezisi planında en uygun sıralamayı belirlerken beni dikkate almamalısınız çünkü örneğin, Taş Köprü' den sonra Ulucami, Ramazanoğlu Medresesi, Saat Kulesi, Kazancılar Çarşısı diye devam etmek daha fazla enerji tasarrufu sağlayacaktır.
Ve Sinema Müzesi; Adana' ya gelmişken biraz zaman ayırıp gezebileceğiniz hemen sonrasında ise müzeye bitişik olan Atatürk Evini ziyaret edebileceğiniz bir konumda. Merkez Park ise, gerçekten özenli, bakımlı, nehrin kenarında, şehrin merkezinde kocaman, yemyeşil, güzel bir dinlenme olanağı sunan bir park. 
Ramazanoğulları’nın geride bıraktıkları en önemli yapılardan birisi Ulu Camii ve Ramazanoğlu Medresesi yan yana. Saat Kulesi ve Kazancılar Çarşısı da gezebilmek için buraya yakın bir konumda. (1881 yılında inşaatı başlanıp hemen 1 yıl içerisinde bitirilerek 1882 yılında hizmete açılan saat kulesi, Türkiye’nin en uzun saat kulesiymiş:) Biz her acıktığımızda Adana kebap ve ciğer yiyerek (dört taraftan gelen kebap kokuları nedeni ile tokluk hissi yaşamanızın olanağı pek yok- İştah Lokantasını ve Birbiçeri tercih ettik) Adana ile hasbıhalimizi Seyhan Gölü yakınlarında Tahta Masa Restoran' da göl manzarası ve gün batımı ile sonlandırdık. 
Sabah gözlerimizi güzel bir baraj gölü (Çatalan) manzarasına ve yemyeşil bir doğaya açtık. Kahvaltı sonrasında ise durmaksızın soluğu Antakya' da aldık. Antakya aynı anda katolik-ortodoks kilisesi, cami ve havrayı görebilme imkanı ile bizi büyüledi. 
Saint Pierre Kilisesi, Stauris Dağı'nın batısında kayalara oyulmuş 13 metre derinliğinde, 9.5 metre genişliğinde ve 7 metre yüksekliğinde bir mağaradan oluşmaktadır. Antakya'daki ilk Hristiyanların gizli toplantıları için kullandıkları bu mağara Hristiyanlığın en eski kiliselerinden biri olarak kabul edilir.
Çok merak ettiğimiz St.Pierre Kilisesi' ni ziyaret ettik ve eşsiz bir şehir manzarası izledik orada. (Elif bana ''nasıl ergen pozu verilir'' öğretiyor:) Anne ya sırtın dönük olacak ya da yüzünü kapatacaksın) Sonrasında ise Hatay şehir müzesi oluyor durağımız.
Hatay Müzesi inanılmaz mozaikleri ile şu ana kadar gördüklerim içerisinde gerçekten en önemli yere sahip olan müzelerden biri olarak kalacak. Çok etkilendiğimi ve zaman konusunda biraz daha rahat olsak burada daha çok uzun saatler geçirebileceğimi söylemek istiyorum. Kafatası biçimlendirmeyi hiç duymamıştım ve çok ilgimi çekti. MÖ 500 yıllarında bebeklerin henüz kemikleri tam sertleşmemişken sıkıca sararak uzun kafatası yapıyorlarmış. Estetik anlayışının değişkenliğini gözler önüne seren bir uygulama.
Antakya' nın arka sokaklarında keşfedecek onlarca kafe ve geleneksel Antakya evleri var. Burada da künefe için Yusuf Usta' yı,  tepsi kebabı için Pöç Kasap' ı tercih ettik:) Sonrasında yaşadığımız zaman sıkışıklığı nedeni ile Saman Dağı ve Harbiye Şelaleleri arasındaki tercihimizi 'şelaleler' olarak kullandık. Eğer Hatay' a yazın gelirsem sanırım bu şelalelerden dışarı adımımı atmam, bu bölgenin diğer yerlere göre oldukça serin olduğunu söylemeliyim.
Geceyi Arsuz' da geçirip, gözlerimizi bu kez denize açıyoruz. Arsuz' un okyanusu andıran denizini ve sahilini çok sevdik. Hatta o kadar sevdik ki ayaklarımızı denize sokmaya karar verip bir süre sonra işi yüzmeye vardıracak kadar :)) Erken yüzme deneyimi sonrasında ise İskenderun' a geçip Deniz Müzesini geziyoruz.

Burada en çok ilgimi 'usturlab' aleti çekti. Usturlab astronomi ölçümlerinde kullanılmış tarihi bir ölçüm cihazıymış. Güneş, Ay, gezegen ve yıldızın konumlarını belirlemek için kullanılıyormuş. Masif dümene ise bayıldım kesinlikle eve bir tane almak istiyorum:)

Şehitler Anıtı' nı da gördükten ve İskenderun sahilini dolaştıktan sonra Payas' a devam ediyoruz.
Son olarak Sokollu Mehmet Paşa Külliyesi ve Payas Kalesini görüp dönüşe geçmeyi planladık.
Istanbul – Halep – Sam – Hicaz yolu üzerinde, Hac ve Ipek Yolu kervanlarının kesistigi noktada yer alan bir menzil külliyesi olarak insa edilen bu eser, devrin kudretli sadrazamı Sokollu Mehmet Pasa tarafından 1574 yılında Mimar Bası Mimar Sinan’a yaptırılmıstır. Payas’taki Külliye, Türk – Islam Mimarisi’nin en güzel ve en güzide eserlerinden birisidir. Insa tarihi, Mimar Sinan’ın “ustalık eserim” dedigi Edirne Selimiye Camii ile es zamanlı olması sebebiyle, bu nadide eser onun mimarlık birikiminin bir özetidir.
Kesinlikle yolunuz düşerse Payas' a uğrayıp bu Külliyeyi ziyaret etmelisiniz. Daha düşük bir beklenti ile gidip bu harika eser ile karşılaştığımızda iyi ki gelmişiz diye düşündük. Külliyenin restorasyonu tamamlanmış, kalenin bir bölümü ise hala yapım aşamasında. Orası da bitirilip, gezintiye açılınca çok daha güzel olacak.

Gezimizi tamamlayıp, Niğde üzerinden (Niğde' de yaşayan kardeşimi de ziyaret edip) dönüşe geçiyoruz. Bu gezilerin çocuklara çok şey kattığını düşünüyorum. Hem oldukça istekliler hem de keyifle eşlik ediyorlar bize. Bu ön tatil simülasyonundan sonra okula ve işe dönüş biraz zor olsa da birlikte harika üç gün geçirdiğimizi söyleyebilirim. Ayrıca tarihi yerleri ve müzeleri gezmeyi sevenlere 'müze kart' ın çok işime yaradığını ekleyerek yazımı sonlandırmak istiyorum. 
DEVAMINI OKU

5 Mayıs 2019 Pazar

Zorba-DOB

Pazar, Mayıs 05, 2019 2
KONU: Küçük bir Yunan kasabasına John isimli bir Amerikalı gelir. Etkilendiği ve parçası olmak istediği geleneklerin cazibesine kapılarak güzel bir dul olan Marina'ya aşık olur. Marina'dan da karşılık bulur. Üstelik Marina, köyün yakışıklı delikanlısının aşkını da yok saymıştır. Yabancı birine aşık olduğu için Marina'ya köylüler karşı çıkar. Ancak John ile Marina'ya, John'un dostu Zorba sahip çıkar. Çift, kimsesi olmayan, ancak güçlü ve özgür bir adam olan Zorba'nın sayesinde aşklarını yaşama fırsatı bulurlar… Köylüler birlik ve geleneklerini korumak gayretindedir. Zorba, zavallı John´u köylülerin elinden zor da olsa kurtarırken sevgilisi Marina, intikam peşinde koşan kalabalığın kurbanı olur. Yaşama küsen Zorba, sirtaki oynayarak teselli bulurken, John ve diğerleri de bu dansa katılır. Herkes yeni bir yaşam için teselli, af ve dayanma gücü arayışı içindedir.
Eser:NIKOS KAZANCAKIS
Müzik:MIKIS THEODORAKIS
Orkestra Şefi:BUJOR HOINIC
Zorba: BURAK KAYIHAN-EREN KELEŞ / John:EREN KELEŞ-İLHAN DURGUT / Marina:HAYRİYE MİNE İZGİ-ÖZGE ONAT / Manolioes:İLHAN DURGUT-UMUT CAN ARZUMAN...

Nikos Kazancakis' in Zorba adlı romanının Ankara Devlet Opera Balesi tarafından baleye uyarlanmış şeklini Ankara Congresium' da izledim. 
DOB' nin muhteşem orkestrasını yine Bujor Hoinic yönetiyordu. Enstrüman olarak 'arp' bulunan orkestralar her an insanın karşısına çıkmıyor:) Daha önce Troya' da dinlemiştim. Sadece Theodorakis' in büyüleyici ezgilerini bu orkestradan dinlemek için bile Zorba' ya gidilebilir diye düşünüyorum. Bırakın ki bu ezgilere çok çalışıldığı belli olan harika danslar eşlik etsin... Benim için duysal terapi niteliği taşıyan bir geceydi.
Deneyimsiz bir opera-bale izleyicisi olduğumu kabul ediyorum ancak sahne sanatlarının tümünde, izleyici ile bir şekilde iletişim kurabilen, bir duygu geçişi yaratabilen sanatçıların biraz daha fazla parladığını hep düşünmüşümdür. Ve bu anlamda Zorba rolü ile Burak Kayıhan' ın performansının etkileyiciliğine değinmeden geçemeyeceğim.
Ve Marina performansı ile Hayriye Mine İzgi' yi izlemek de çok keyifliydi.
Artık sezonun sonlarına yaklaşırken, bu sene Elif ve Eren ile tercihlerimizde yetişkin oyunlarının yanı sıra opera ve baleye de yer verebilmiş olmaktan mutluluk duyduğumu ve gelecek sezon için iyi bir alt yapı oluşturduğumuzu düşünüyorum.
Gösteri bitiminde 3100 kişilik Congresium sahnesinin tamamı ayaktaydı. Salondan ayrılan tek tük izleyici dışında herkes alkışlıyordu ve kimsenin gitmeye niyeti yoktu. İlk rutin selamlamadan sonra bitmeyen alkışlar nedeni ile sanatçılar küçük bir bölümü tekrar canlandırdılar ve ikinci selamlamaya geçtiler. Ancak bu selamlama sonrasında da aynı tablo yaşandı ve üçüncü kez aynı bölümü oynayan sanatçılar üçüncü selamlamaya geçtiler. Ve yine değişen bir şey olmadı, izleyiciler ayakta ve alkışlar bitmiyordu. Hatta bazı izleyiciler sirtaki yapmaya başlamıştı:) Dördüncü kez oynanan bölüm ve selamlama sonrasında izleyiciler hala coşkuyla alkışlarken sahne perdeleri kapandı. Böylesi bir deneyimi ilk kez yaşadım ve sanırım hiç unutmayacağım:)))

15 Nisan 2019 Pazartesi

Her Şey Düzelecek

Pazartesi, Nisan 15, 2019 15
İnsanların davranışlarının nedenlerini anlamaya başladığında önce inanamadı buna. Çok daha derin, karmaşık bir içerikti umduğu. Oysa denklem ne basitti: Annesi gelen misafirlere kahve yapıyor, kendisini iyi bir ev sahibi gibi hissediyordu. Babası onu parka götürüyor, kendisini ilgili bir baba gibi hissediyordu. İnsanları yöneten duygularıydı. Farkında olmasalar da, kendileri ile ilgili iyi şeyler hissedebilmek için, doğru kabul ettikleri şekilde davranıyor ve kendilerini onaylıyorlardı. İnsanların tüm her şeyi, sadece kendilerini iyi hissetmek ve iyi biri olduklarını kendilerine göstermek için yaptıklarını anladığında beş yaşındaydı. 
İyi biri olmanın, doğrunun ve yanlışın aslında ne kadar değişken olabileceğini fark etti sonra. İnsanlar en büyük kabahatleri bile işleseler, en kötü şeyleri bile yapsalar bunu kendilerine açıklayabildikleri ve kendilerini temize çıkarabildikleri ölçüde (avukat da sanık da hakim de kendileriydi aslında) masumlardı. Hatta bir kez okuduğu gazete haberinde küçük bir çocuğu öldüren bir yetişkinin mahkemeye gerekçe olarak, çocuğun içine şeytan girdiğini, kendisine vahiy yoluyla bu görevin verildiğini söylemesini olağanüstü bulmuştu. Gerçek mahkemede olmasa da adam kendi mahkemesinde masumdu işte. 

İstatistiksel analizlerde bile bazen doğrular göreceli olabiliyordu. Örneğin insanlığın devamını nüfus artış hızı ile oranlayan herkes yüz yıl sonra kaynakların tüm insanlık için yeterli olmayacağını ve yiyecek ve temiz su için insanların birbirlerini hiç düşünmeden öldüreceklerini hesap edebilirdi. Çünkü bilim ve matematik yanılmazdı ama hayır insanlar hiç de bunlarla ilgili değildi, çevresindeki pek çok kişi gündelik telaş ve zafiyetlerin etkisi altında günü kurtarıyor, kendini en ileri görüşlü sananlar ise on yıllık ev kredileri ile mülk edinmenin peşine düşüyordu. Yüz yıl sonraki su savaşlarını değil, on yıl sonraki emlak savaşlarını düşünmek, kendilerini daha iyi hissetmelerini sağlıyordu.
İlkokula başladığında artık kim olduğunu ve neler yapabileceğini biliyordu. Öyle gelişmiş bir duygu sensörü vardı ki çevresindeki insanların duygu durum değişikliklerini havadaki renk, titreşim ve kokulardan yakalayabiliyordu. Her bir altı yaşını bitirmiş çocuğun hissettiği endişeyi ve her bir onu sınıfta bırakıp çıkan annenin yüreğindeki endişeyi hissedebiliyordu. Ve öğretmenin hem velileri hem çocukları yatıştırmaya çalışan görev bilincini en az onun kadar duyumsayabiliyordu. Görevler ve beklentiler sarmalından oluşan parlaklık görsel olarak zihninde oluşuyor, gözleri önüne seriliyordu. Her şey apaçıktı; Ailelerin davranışları birer sonuçtu, öncesindeki sebepler ise çok netti. Herkesin neyi ne amaçla yaptığını çözümleyebilecek billur bir görüş açısına sahipti. Ve bunun yalnızca kendisine has bir görüş bilinci olması sıra dışıydı. 
İnsanları dilediğince yönlendirebileceğini keşfetmesi önemli bir dönüm noktası olmuştu onun için. Yapması gereken tek şey onlara önemli olduklarını hissettirmek ve duymak istediklerini ayırt ederek güvenlerini kazanmaktı. Bir kez güvenlerini kazandıktan sonrası kolaydı. Senin iyi ve adil biri olduğuna kanaat getirdiklerinde arkanda duruşlarından aldıkları tatmine sen bile inanamazdın. Önceleri bir insanı kontrol edebilmesi dört, beş gününü alıyordu. İlk yaptığı şey gözlemdi, sonra ilgi alanları, öncelikleri, hassasiyetleri, nefret ettikleri, zaafları diye liste uzayıp gidiyordu. Bunları belirledikten sonra iş ortak amaç, hedef, odak oluşturmaya kalıyordu. Bu aşama için fırsatları iyi değerlendirmek, iyi bir gözlemci olmak ve bizim dışımızda gelişen diğer olaylara bu bilgileri entegre ederek, aynı tarafta saf oluşturmak gerekiyordu. Bu konuda bir kaç basit denemeden sonra giderek pratikleşmeye başlamıştı. 
On iki yaşına geldiğinde bu kez zor bir şey yapmaya karar verdi. Şu ana kadar olanlardan çok farklı... Bu iki kişiyi birbirine aşık etmek ya da birini rezil etmek gibi basit ve az kişiye yönelik bir çalışma olmayacaktı. Daha kitlesel bir şey denemek istiyordu. Hedeflediği sınıfta iki düşman odak oluşturmaktı. Bu teoride çocuk oyuncağıydı. Sınıfın iki popüler çocuğu kavga eder ve sınıf ikiye bölünür. Ancak kavganın sebepleri, sonuçları, etkilediği kişiler, sonrasındaki tavırlar, bunlar üzerinde biraz düşünmesi gereken detaylardı. En mantıklısı Doğan' ın sevgilisi Eda' nın, Ömür ile birlikte olduğu dedikodusunu yaymaktı. Ama bu kadar kolaya kaçmayacaktı, kendine yakıştıramazdı bunu. Daha sosyolojik temelli çatışmalar yaratmak istiyordu. 

Kendisini kamufle edebilmek için cesur bir hayvan hakları savunucu olan Selen' i kullanacaktı. Senaryosunu gözden geçirdi. O sabah okul bahçesinde ölmüş bir sokak kedisi bulunur. (Bu kısmı kendisi soğukkanlılıkla halledebilirdi.) Okula gelen öğrenciler kedi etrafında toplanmaya başlar. Öğretmenler görmemeleri için çocukları aceleyle sınıflara sokmaya çalışır. Selen sınıfta mutlaka bunu birinin yaptığını ve faillerin bulunmasını istemektedir. Herkes ondan yana gibidir. Sonra sınıfın alt gelir düzey öğrencisi Mehmet çıkar; (Tek başına olsa mümkün değil çıkamaz da çıkmasına itina ile yardım edilir.) Şu köşede, çıplak ayaklı çocukları ile dilenen, evsiz ve aç Suriyeliye yardım edelim desek kimse kolunu kıpırdatmaz, ne olmuş yani bir kedi öldüyse ne var büyütecek gibi şeyler söyler. Ve taraftar da toplar. (Kendisini de bu gruba dahil etmiştir.) 
İki grup arasındaki odaklaşma kulislerde beslenir. Grupların niceliksel olarak dağılımının yakın olmasına özen gösterilir. Gerilim tırmandırılır ve bir patlama tetiği devreye sokulur. Selen aç sokak hayvanları için bir yardım kampanyası düzenlemeye karar verir. (Tek başına mümkün değil veremez ama vermesine itina ile yardım edilir.) Bunun için yerel hayvan hakları savunucusu derneklerinin birinden okullarında bir bilinçlendirme semineri talep eder. Ve taraftarları ile birlikte kampanya öncesi afiş ve duyuru hazırlıklarına başlarlar. Bazı öğretmenlerden de destek görürler. 

Karşı odak bunu hazmedemez. Onca aç ve evsiz insan dururken, bazı arkadaşları yakacak kömür bulamayıp evlerini ısıtamazken, kimileri hasta parasızlıktan doktora gidemezken, hayvanlara nasıl sıra gelebilir. İnsanları doyurduk da hayvanlar mı kaldı, diye topluluk içten içe köpürmeye başlar. Ve seminer günü, dernek sözcüleri mikrofonu aldığında yuhalama sesleri ile protestolarına başlarlar.

Sonrası mı? Sonrası tam bir kaos. Sözel protestoların, pankartların indirilmesine, afişlerin yırtılmasına varması, buradan sürecin taşlı saldırıya evrilmesi, öğretmenlerin şaşkın bakışları ile olayların kontrolden çıkışı karşısındaki çaresizlikleri, güvenlik görevlisinin etkisizliği, pankart sopalarının birer silaha dönüşü, yumruk yumruğa birbirine giren çocuklar, patlamış dudaklar, kaşlar, 'sizden ala hayvan mı olur' diye saldıranlar... 
İnanamıyordu, gözlerine inanamıyordu. İşte bu şaheser, bu gurur tablosu onun eseriydi. Bu mükemmel kurgu, her anı her dakikası özenle işlenmiş, ilmek ilmek dokunmuş bir emeğin sonucuydu. O kadar duygulandı ki başarısı karşısında adeta dili tutulmuştu. Geriye çekildi daha iyi izleyebilmek için eserini, kavga halindeki topluluktan biraz uzaklaştı. O kadar heyecan duyuyordu ki kalbi ağzında atıyor gibiydi. Kendisiyle ne kadar iftihar etse azdı. Bu muazzam başarı karşısında gözleri doldu, doldu, kendini tutamadı, mutluluktan ağlamaya başladı. 

O sırada yanına yaklaşıp onu şefkatle sarmalayan müdür muavinini duyamadı bile: ''Üzülme oğlum, ağlama, geçecek, her şey düzelecek.'' 

Not: Hikaye kurgusal olup, hayal ürünüdür.
İllüstrasyonlar Avogado6 Art' a aittir.