26 Şubat 2016 Cuma

Filozof Çocuk Tudem

Cuma, Şubat 26, 2016 8
Filozof Çocuk Serisi ile dün akşam tanıştım. Okudukça okudum, özellikle sistematiğine bayıldım. 
Her kitap üç alt başlıkla ana temayı sorguluyor. Örneğin 'mutlu olmak için neye ihtiyacım var' kitabının alt başlıkları bunlar:
Alt temalar 'evet, çünkü' ya da 'hayır, çünkü' lü cümlelerle çocuklara özgü yanıtlanırken; 'evet, ama' lı cümlelerle bolca sorgulanmış.  
Her alt başlığın sonunda ise harika bir özet ve 'bu soruları sordum, çünkü böylece' diye başlayan çıkarımlar var.
Bu kitaplar çocuğun eline verip kenara çekilinecek türden değil. Çocukla birlikte okunup, yorumlar yapılabilecek, çok yönlü düşünmeyi geliştirebilecek türden.

Üstelik sadece çocuklara değil, büyüklere de hitap ediyor. Hala aklınızda kalan ve yanıt bulamamış bir çok soru ile yüz yüze gelmeye hazır olun. 
Serinin yazarı Oscar Brenifier, çocuklar için felsefe alanında uzmanmış. Her bir kitabın çizeri ise farklı ve gerçekten hepsi birbirinden güzel. Çizimler konuyu mizahi yönüyle ele almış ve çok dozunda bir düşünme-güldürme oranı yakalamışlar.
Bu kitaplar Elif' e halasının doğum günü hediyesi. O da benim gibi heyecanla okumaya başladı hemen. Hayatı yüksek perdeden sorguladığı için tam da onun sorularına cevap olabileceğini düşünüyorum. Eren de kıyısından bucağından nasiplenirse ne mutlu bana :)
7 yaş ve üzeri çocuklar için önerilen ve toplam 18 seriden oluşan bu diziyi en kısa zamanda tamamlamayı düşünüyorum.


24 Şubat 2016 Çarşamba

Gençlik Hezeyanları

Çarşamba, Şubat 24, 2016 10
Dört dörtlük bir ailemiz var, derdi annem. Ne babalar var, ne anneler... Kimi adam eve para getirmez, kimi kadın çocuğunu bırakır başka kocaya gider, çoğunun sofrasında tek çeşit yemek. Çarpık ilişkiler, bozuk ahlaklar. Kimse dışarıdan göründüğü gibi değil, kapılar arkasında ne sorunlar ne sorunlar... Annemin şikayetçi ve memnuniyetsiz çocuklarını iyi hissettirmek için yöntemi, kötüleri düşünüp şükretme prensibine dayanıyordu. Ancak itiraf etmeliyim ki o dönemde bu yöntem hiçbir işe yaramamıştı.

Sınırları zorlamak, daha fazlasını talep etmek gençliğin yadsınamaz dinamiğiydi. Eve geliş saatleri az geliyor, isteklerimin hemen olmayışı beni çileden çıkarıyor, özgürlük özgürlük daha fazla özgürlük istiyordum. Onlar kötülerle karşılaştırdıkça ben iyilerle karşı koyuyordum. Arkadaşlarımın kendilerine ait odaları var, daha fazla dışarıda zaman geçiriyorlar, adidas ayakkabıları, sony walkmenleri var. Ben de istiyordum.

Ailemi seçemiyordum ama arkadaşlarımı ben seçmeliydim. Kesinlikle onlar hakkında en ufak bir olumsuz eleştiriye tahammülüm yoktu. Arkadaşlarım en yıkılmaz kalemdi, birimiz hepimiz hepimiz birimiz içindi. Biz sonsuza kadar dost kalacaktık. Bunun aksini iddia etmek hatta imada bulunmak kişiliğime en büyük hakaretti. Ailem beni anlamıyor, tanımıyordu hepsi görecekti gerçek dostlara sahip olduğumu.

Kendi kararlarımı verebilirdim, kendi yolumu çizebilirdim. Onlar üzülmesin diye katlanmak zorunda değildim bu hayata. Bazen hayat doldurulamayacak kadar boş geliyor, çabalamaya değmeyecek kadar anlamsızlaşıyordu. Ne yani hepimiz ölmeyecek miydik? Daha yaşanacak güzel günlerim vardı evet ama hepsi zorunluluklarla geçecekse ne önemi vardı. Okumak zorunda mıydım, okumayacak, simit satacaktım. Hepi topu karın tokluğu değil miydi?

Eve gelen misafirlerle ilgilenmek veya misafirliğe gitmek büyük bir eziyet, onların sohbet konuları bana çok yabacıydı. Dünya bir tiyatro sahnesiydi. Benim dışımdaki herkes figüran, ben ise başroldeydim. Tüm diğerleri ben olduğum için vardılar. Evet hepsi gitsindi, yalnız kalmak istiyordum, tek başıma. Tabi ki neden bu kadar yalnızım diye depresyona girme hakkım saklı kalmak üzere. Bir dakika sonra, dünyanın en mutlu insanının ben olmayacağım garantisini de veremem sizlere.

O günlerde bu düşünceler ne kadar ölümüne savunulası gelse de şimdi yazarken ne illet bir mantık yürütme dönemi bu ergenlik diye düşünüyorum. Öngörü yok, analiz yok, sentez yok, ders çıkarmak yok, atarlı manipüle bir ruh hali ile sürekli bir mücadale durumu. Böyle berbat bir psikoloji ile hayatı, insanları tanıma, kendi değerlerini bulma, fikir sahibi olma, yönünü-yolunu çizme, kişiliğini oturtup, kendini ispatlama gerekliliği.

Peki bu dönemin hiç mi olumlu tarafları yoktu. Her şeyden önce hayal gücünün tavan yaptığı, en güzel müzikleri, en okunulası kitapları, en kalite filmleri, en sıradışı fikirleri bulma konusunda çok verimli bir dönem ergenlik. Ne set vurulabilir böyle debisi yüksek bir suya, ne zincirler engelleyebilir bu potansiyeli. Bize tecrübesizlik ya da şımarıklık gibi görünse de ergenler aslında savundukları konularda gayet de haklılar sonra. Bir anne olarak heyecan, merak ve endişeyle beklesem de çocuklarımın büyümesini, böyle bir döneme adım adım yaklaşırken biraz hatırlamak istedim kendi yaşadıklarımı.

görsel:wolfgang lettl

15 Şubat 2016 Pazartesi

9 Yaş

Pazartesi, Şubat 15, 2016 15
Seni ne çok bekledim. Gülümseyerek ne mutlu hayallerle süsledim hasretini. Hamileliğimde kucağımda olduğunu defalarca kez gördüm rüyamda. Doğduğunda her bebek ağlamasını sen zannettim. Dünyanın en güzel bebeği, en mutlu annesiydim. Rutin doktor kontrollerinde içimde hep bir endişe, sonrasında sağlıklı oluşunla hep bir rahatlama yaşadım. Gözümü üzerinden, kulağımı sesinden, kalbimi varlığından ayırmadan aylar geçirdim.
Cesaretle attığın ilk adımların, yaşamış olduğum tüm başarılardan üstündü. Sayende kutlandı ilk anneler günüm.
Güzel gözlerinden dünyayı izledim: Büyük bir merak, şaşkınlık ve hayranlıkla.
Seninle hayatı yeniden keşfettim.
Mutluluğun adı, peri masalıydın. Seninle her şey yeni ve rengarenkti.
Büyüdün. Büyüdükçe seni sımsıkı sarmalayan kollarımı gevşettim. Kendi seçimlerin, kendi kararların, kendi beğenilerin oldu, bağımsızlaştın.
Kocaman açılmış kollarımız, sevgiden taşan kalplerimizle bizi harika bir aile yaptın. Şakaların, esprilerin, komikliklerin, muzipliklerinle hayatımızı güzelleştirdin.
Olayları farklı sorgulayışın, insanları farklı yorumlayışın, umurunda değil gibi davranıp her şeyi kavrayışınla anneni kendine hayran bıraktın.
Büyüdün. Sağlıkla aldığın her nefes, mutlulukla uyuduğun her gece için Allah' a şükrettim.
Büyüdün. Işığın, güzelliğin, zekan, başarılarınla göğsümü kabarttın. Kalbindeki iyimserlik, merhamet, mütevazilikle; otorite tanımaz, kural karşıtı ruhunla; haksızlığa tahammülsüzlüğünle nasıl bir yetişkin olacaksın heyecanla bekliyorum.
Bilgin kızım, kitap kurdum, küçük ablam çocukluktan gençliğe geçişinin her anını hayranlık, mutluluk ve gururla izliyorum. 
Seni çok ama çok seviyorum. Yeni yaşın kutlu olsun!

9 Şubat 2016 Salı

Hayatın Kıyısında

Salı, Şubat 09, 2016 12
Bir küçük pencereden görünen küçük bir park manzarası ve birkaç ağaç 2009 kışından aklımda kalanlar. Dışarıda süregiden bir hayat olduğunu sadece mevsim geçişlerinden anlayabilirdim. Eren yeni doğmuş, evimiz ısınmıyordu ve bir odaya hapsolmuştum. Kendimi yaşamın dışına itilmiş hissediyordum.

Sabahları gün ağarmadan uyandığım günlerde işe gidenleri ezberlemiştim. Önce atkısını rüzgarda uçuşturarak aceleyle yürüyen bir kadın, sonra elleri ceplerinde ince paltosuyla üşüyen bir adam, sonra annesinin elinden tutmuş okul çantasıyla bir kız geçiyordu. Saatler ilerledikçe gidenler çoğalıyor, insanlar hayatın içine akıyordu.

Ben penceremden, hayatı bir küçük kareden izliyordum. Eylül ayında Eren doğduğunda parkta kısa kollu giyinmiş çocuklar oynuyor, yeşil yapraklı ağaçlara kuşlar konuyordu. Sonra yapraklar sararmaya, rüzgar esmeye başladı. Yapraklar tamamen döküldüğünde tek tük çocuk kısa süreli gelmeye başladılar parka. Nihayet artık kar yağıp her yer bembeyaz olduğunda parkın ziyaretçileri başıboş köpeklerdi. Böyle zamanlarda dışarıdaki hayat zor görünüyordu gözüme evde olmayı seviyordum.

Sorun Eren' in zor bir bebek olması değildi. Tuvalete aceleyle gidip, atıştırmadan öte gidemeyen beslenme alışkanlığım da değildi. Belki soğuk yüzünden evimde bebeğimle odadan odaya gezemeyişim bile değildi. Doğum kilolarım, bebek bezleri, aynaya bakamayışım, ne giydiğimin farkında olmayışım hiç değildi. Bebeğimi çok seviyordum, onun büyümesine tanıklık etmek benim için çok değerliydi.

Sorun bir dönem hayatı kıyısından izlemek zorunda olanların yaşadığı kopukluktu. Hayattan korkmaya başlıyordum, gerçeklik algılarım çok değişmişti. Ziyaretçim çok azdı, dışarıya çıkamıyordum. Her günüm bir öncekinin tekrarıydı.

Geçmişi ince ince, detay detay, anı anı, isim isim hatırlamaya başlayışım o günlerde oldu. Geçmişi çok yoğun düşünüyordum. Beynim kronolojik olarak en sondan başlamıştı. Önce üniversite yıllarımı düşündüm sonra geriye doğru taramaya başladım. Daha önce hiç aklıma gelmeyen çocukluk anılarım, ilkokul yıllarım, gençliğim. Hayatta üzerimde iz bırakmış onlarca insan, hayatıma dokunmuş onca yüz, onca anı yüzeye çıkıyordu hızla. Bazen şurada ne kadar yanlış davranmışım, o zaman bana bunları yaptıran nelerdi diye sorgulayışlarım başladı. Annemi, babamı, kardeşlerimi yeni baştan yorumlayışım, yeniden tanıyışım. Çocuk muydum, genç miydim, anne miydim birbirine karıştırmıştım. Yaptıklarım otomatikleşmişti. Emzir, altını değiştir, oyna, uyut rutini içinde aklım uçsuz bucaksız bir mecrada alabildiğince hür koşturuyordu.

Sonra kar yavaş yavaş eridi. Hava ısınmaya başladı. Ağacın tomurcuklandığını penceremden izleyebiliyordum. O torumcuklardan yemyeşil yapraklar fışkırdı. İşe giden insanların yürüyüşlerine bir rehavet geldi. Küçük serçeler parkta ağaçlara konmaya, masmavi bir gökyüzü ışıldamaya başladı. Eren ile park gezilerimiz, hayatın gerçekliğini yeniden yakalayışımdı.

O sıralar depresyonun kıyısında olduğum aklıma gelmiyor, yaşamam gereken bir süreç olduğunu düşünüyordum. Oysa şimdi baharın tam da vaktinde geldiğinin farkındayım.

Hayatı kıyısından izlemek çok zor. Akıp giden bir nehirde asla yüzemeyeceğini düşünmek çok zor. Benim hayata tutunmak için nedenlerim vardı yine de dengede durabilmek zordu. 

Evimize hala çok yakın olan o parkı gördüğümde hep hüzünleniyorum. Hele ki mevsim kış, kaydıraklar karla kaplıysa.