30 Aralık 2010 Perşembe

yılın son sözleri

Perşembe, Aralık 30, 2010 21
eren bilgisayar oynamak ister:
elif: "piskiyar değil eyen bil-gi-si-yar" demek suretiyle bu telaffuz hatasını düzeltir :)

eren izin vermediğim bir şeyi yapmak istemektedir, gözgöze geliriz:
-anne sen dit
-nereye gideyim
-işe dit, seni müdür çağırdı

eren yaptığı resmi odasına yapıştırır:
elif: bakayım eyencim düzgün mü yamuk mu
hmm... yamuk! olabilir eyen, sorun değil... diyerek eren in hiç umrunda olmasa da teselli eder kardeşini
.
ve son olarak herkese mutlu yıllar :)

yılın son günlerinde

Perşembe, Aralık 30, 2010 7
ankara lı blog yazarı anneler olarak pazar günü çok sevdiğim hilal ve hande ile güzel bir kahvaltı yaptık. selcen ve ilknur u da aramızda görmek istemiştik ama kısmet olmadı. bir daha ki sefere ümit ediyorum onları tanımayı. eve döndüğümde keşke bir fotoğraf çektirseydik de hatıra kalsaydı o günden diye düşündüm. garip bir şey sadece yazılarıyla tanıdığın insanları canlı canlı karşında görmek ve çok da güzel... o günkü organizasyon için sevgili hande ye teşekkürler...

bir kaç gün önce grupguru ile ilgili bir tanıtım postu yayınlamıştım. çok canımı sıkan teknik bir aksaklık oldu. verdiğim linke takip kodu eklenmediği için, o linkten siteye üye olanlar tespit edilemiyormuş. velhasıl hediye çeki falan yok. çok üzüldüm, öncelikle kendime çok kızdım keşke yapmasaydım böyle bir tanıtım diye. kampanya ya da tanıtım isteği ile mail alan herkesi de uyarıyorum. tüm teknik detayları öğrenmeden ve teyit ettirmeden yazı yayınlamayın. benim için üzücü ama iyi bir tecrübe oldu. ve benim verdiğim linkle siteye üye olan herkesten çok çok özür diliyorum. lütfen hakkınızı helal edin...

eren in hafif soğuk algınlığına eşlik eden tek tük öksürüğü son 2 günde artmıştı, özellikle uyku esnasında onu uyutmayacak ölçüde öksürüyordu. dün akşam doktora götürdük ve akciğer enfeksiyonu teşhisi koydu doktor ama reçeteye baktığımda pnömoni yazıyordu. telaffuzu bile tüylerimi diken diken etmeye yetti. ventolin-antibiyotik-mukolitik şuruplarla tedavi olmaya çalışıyoruz. bu durumda eren le evde başbaşayız. birlikte kek, puding, yemek, temizlik yaparak geçirdik bu haftayı, neyseki şuan oldukça iyi...

evimizi süsledik...
eren in söylediği ve dilimize dolanan çok hoş bir çocuk şarkısı gündemimize cuk oturdu:
sabah kalktım hapşu
burnum akıyor hapşu
biraz da ateşim var
boğazım acıyor hapşu
arabaya bindik doktora gittik
boğazımı açtı tık tık yaptı
sonrada başımı okşadı
yemeğini ye, ilacını iç
mışıl mışıl uyu dedi
horrpişş horrpişş
iyileştim :)

22 Aralık 2010 Çarşamba

2010 a fotoğraflarla bir bakış

Çarşamba, Aralık 22, 2010 15
bu yıl neler oldu neler, eren kreşe başladı
elif ilk ciddi yaralanmasını bu yıl yaşadı
eren haziran ayında sünnet oldu
eşim dayı, ben yenge oldum :)
çekirdek aile olarak 2.yaz tatilimizi 2010 yazında yaptık
eren in tuvalet eğitimini tamamlamasıyla bez sektörüne önemli bir darbe vurduk
elif ilk tiyatro deneyimini bu yıl yaşadı
arkadaşlarının doğumgünü kutlamasına ilk kez katıldılar

2010 yılında kendi adıma gerçekleştirdiğim en iyi şey araba kullanmayı öğrenmek oldu. 2011 de daha da ilerletmek istiyorum şoförlüğü. annelerin dünyasında yazmaya başlamak benim için çok sevindiriciydi. 2010 da eşimle 10.evlilik yıldönümüzü kutladık :) ayrıca bu sene taşınmalar senesiydi önce biz sonra annemler taşındı. çok şükür tüm sevdiklerimin sağlıklı ve mutluydu. 2011 nelere gebe bilmiyorum, kendi adıma süprizler ve büyük değişiklikler beklemiyorum. sakin, dingin, huzurlu geçsin bu yıl da, çocuklarım sağlıkla büyüsün, fiziksel ihtiyaçlarını karşılayabilsinler, hayatımda bana biraz daha fazla alan açılsın, hepsi bu...

sarp a dair

Çarşamba, Aralık 22, 2010 10
ailesinin onun için kurduğu siteye girdim ve bir türlü kapatamadım pencereyi... bilgisayarı kapatsam da içimde bıraktığı hüznü hiç bir şey kapatamaz biliyorum. annesi karnında ikiz bebeklerini büyütürken, bir tanesinin diğeri kadar şanslı olmadığını hiç düşünmemişti... tıpkı aynı şeyi yaşayan bütün diğer anneler gibi, tıpkı benim annem gibi...

annesi sarp ın türkiye de doğduğu için şanssız olduğunu düşünüyor, haklı da... çünkü hastalığına rağmen nispeten konforlu bir hayat sürebilmesi için gereken donanıma ulaşabilmesi ve tedavi alabilmesi, hem çok zor hem de çok maliyetli... şimdi destek zamanı, sarp için düzenlenen kermes e, eğer ankaradaysanız katılabilir, değilseniz sadece 5 tl karşılığı bilet alarak onu destekleyebilirsiniz...
iletişim için : bilgi@sarpadair.org
sarp ın
internet sitesi

sarp ın sitesinde bulduğum bu yazı, özel bir çocuğa sahip olan tüm annelerin ne hissettiğini bence çok güzel anlatıyor :

"Hollanda’ya Hoşgeldiniz
Çevremdeki insanlar bana sıkça “Engelli bir çocuğun annesi olmak nasıl bir duygu, bu yükü nasıl taşıyorsun” diye soruyorlar. Ben de onların bu eşine az rastlanır duyguyu anlayabilmeleri veya en azından hayal edebilmeleri için şöyle izah ediyorum:
Çocuğunuz olacağı haberini alınca muhteşem bir seyahate çıkmanın heyecanı sarar insanı. İtalya, harika bir seçim…. Ve tabii ki İtalya ile ilgili rehberler alınır, güzel planlar yapılır, Colisseum, Michelangelo Davis, Venedik’te Gondol keyfi…. İtalyanca bir kaç gerekli kelime öğrenilir, evet gerçekten çok heyecan verici.
Bebek sahibi olacağını öğrendiğinden günden bir kaç ay sonra o büyük gün gelir. Bavullar toplanır ve seyahate artık hazırsınızdır. Birkaç saat sonra uçağa binersiniz ve sabırsızca geçen bu saatler uçağın inişi ile son bulur. Hostes size “Hollanda’ya Hoşgeldiniz” diyordur.
“Hollanda?, O da nesi, Hollanda mı dediniz” Ben İtalya bileti almıştım, Hollanda’da ne işim olabilir? Benim şu anda İtalya’da olmam lazım, bir ömür boyu İtalya’yı hayal etmişimdir”.
“Evet, ama uçuş planınızda bir değişiklik oldu, Hollanda’ya iniş yaptınız ve burada kalmak zorundasınız”.
Tabii ki, uçak aslında kabus gibi vebalı, hastalık ve kıtlık dolu bir yere inmemişti. Sadece beklediğimden daha farklı bir yere inmiştim.
Uçaktan inmeliydim ve yeni rehberler almalıydım. Ve işe, hiç bilmediğim bu dili öğrenerek başlamam gerekiyordu. Daha önce hiç karşılaşmadığım bu insanlarla bir araya gelmem gerekiyordu.
Sadece farklı bir yer burası. İtalya’dan temposu daha düşük, daha az gösterişli… Ama burada bir süre kalıp soluklandıktan sonra etrafınıza bakmaya başlayacaksınız. Aslında Hollanda’nın da güzel olduğunu düşünecek, orada da yeldeğirmenini sevecek, lalelerinin keyfini çıkarmayı öğreneceksiniz. .. Ayrıca Hollanda'da Rembrandt şehri dahi var!
Ama şu ana kadar bildiğiniz herkes İtalya’ya gidip gelmekle meşgul…. Sürekli İtalya’da nasıl da güzel vakit geçirdiklerinden bahsederek böbürleniyorlar. Sizse, kalan ömrünüzü “Evet, benim olmam gereken yer İtalya idi, hep bunu planlamıştım” diyerek geçireceksiniz.
Bunun acısı hiç bir zaman geçmeyecek, çünkü düşlerinizi yitirmenin kaybı gerçekten çok azap verici….
Ama, hayatınızı İtalya’ya gidemediğiniz için söylenmekle, pişmanlıklar içinde geçirirseniz, Hollanda’nın aslında ne kadar keyif verici, sevgi dolu ve ne kadar özel bir yer olduğunu hiç bir zaman hissedemeyeceksiniz.
Emily Perl Kingsley "

20 Aralık 2010 Pazartesi

kedicikle tavşancık

Pazartesi, Aralık 20, 2010 13
bir şirin kedicik,
ve bir küçücük tavşancık,
birlikte annelerinin gönlüne taht kurmuşlar...

17 Aralık 2010 Cuma

grupguru dan hediye çeki

Cuma, Aralık 17, 2010 4
teknolojiyle haşır neşirliğim çok eski değil, internetten yaptığım alışverişler 10 u geçmez. ama son günlerde şehir fırsatı siteleri ilgi alanımdaydı hatta bir kaç tanesine üye oldum. bugün grupguru dan gelen maili görünce hemen siteyi ziyaret ettim. istanbul, ankara, izmir ve antalya ki bir çok fırsatı 14 benzer siteden derleyip yayınlıyorlar.

kendilerini anlatırken şöyle demişler:
"grupguru, sizin için tüm grup alışveriş sitelerini her gün gezer ve şehrinizdeki tüm fırsatları tek bir site üzerinden takip etmenizi sağlar. böylece, ayrı ayrı servislere üye olmanıza, her biri için ayrı kullanıcı hesapları açmanıza gerek kalmaz. grupguru'nun her sabah e-posta kutunuza gönderdiği tek bir mail ile, şehrinize özel fırsatlardan kolayca haberdar olabilirsiniz"
grupguru, annekaleminden izleyicilerinden çekiliş yoluyla tespit edilecek bir kişiye panço dan 40 tl değerinde bir hediye çeki kazanma şansı veriyor. bunun için 1 hafta içerisinde
bu linke tıklayarak
grupguru ya üye olmanız yeterli. herkese iyi şanslar...

15 Aralık 2010 Çarşamba

ilk göz ağrım

Çarşamba, Aralık 15, 2010 16

sevgili yaruze hassas bir konuda, birden fazla çocuğu olan anneler ile ilgili, bir mim başlatmış... adı ilk göz ağrısı ve anneye hissettirdikleri... bu konuda daha önce bir -iki şey söylemiştim ama bu konu bitmez hala söyleyecek sözlerim var :)

-ilk kalp çarpıntısı, ilk heyecandır
-onunla yaşanan her tecrübe yeni, sen hep acemisindir
-emzirirken ona geçen sadece anne sütü değil, vücudundan süzülen sevgi zerrecikleridir
-yüreğin, beynin, gözlerin sadece ona odaklıdır, onunla ilgili düşünürsün...

sonra içinde büyüttüğün ikinci bir can olduğunu öğrenirsin... yaşadığın duygu seli, endişe gene ilk göz ağrınla ilgili olur. çok mu erken oldu dersin, benim zaten bir bebeğim var... acaba onu da böyle sevebilecekmiyim, her şey nasıl olacak...

sonra biter meraklı bekleyiş, gelmiştir ikinci bebek. yaşadığın kargaşa dolu ilk günlerden sonra, hissettiğin bir tamamlanmışlık duygusudur. şimdi tam bir aile olduk dersin...

ilk aylarda sorun yoktur, miniğin dünyadan haberi yoktur çünkü, ne zaman ki hareket kabiliyeti kazanır ve büyüğünün elindeki oyuncağı çekip almaya, emekleyip bin bir özenle diktiği kuleleri yıkmaya, yaptığı resimleri karalamaya, her şeyi kendinin sanmaya, yani dağdan gelip bağdakini kovmaya kalkar, o zaman başlar çelişkiler, alır anneyi bir düşünce... ne yapsam ne etsem de engellesem ben bu bücürü, ne hakkı var büyüğünün oyunlarını bozmaya... alıp oyalayım der, bu sefer yalnız kalır ablası, muhakkak ki yalnız oynamanın yoktur keyfi... elinde ne varsa ablasının o da almak ister, başlarlar çekiştirmeye... ne kıymetlidir onca oyuncağın içinde kırık bir lego parçası... izin isteyip alacağız der anne ama anlayana... sonra bir bakar can ciğer kuzu sarması olur, kedi yavruları gibi oynaşırlar, bir bakar saç çekmeler, iteklemeler, cırmıklamalar arasında örselenirler. hep dengede durmaya çalışan bir cambaz misalidir anne... bir çift kaçamak bakış eşliğinde sever diğerini, oysaki yeterince büyüktür taşımak için ikisini hem dizleri, hem de yüreği...

hayat yorucudur, bazen yükü ağır gelir, zaten zor olan hayatını daha da zorlaştırmaktadır çocukları... anlayış bekler büyüğünden, ilk göz ağrısından. her ne kadar yaşı küçük de olsa abladırya o, anlarsa o anlar annesini... ve malesef hep patlayışlara maruz kalan o olur. bunu dile getirmek bir yana düşünmek bile yaralar annesini, vicdan azapları eşlik eder gecelerine...

ilk göz ağrım, ilk kalp sızım, meleğim... sana kardeşinle ilgili sorumluluklar vermemeye çalışacağım. kendini ona oyun oynatmak, oyalamak, ders çalıştırmak, korumak zorunluluğunda hissetmeni istemem... ama bil ki hayattaki en büyük arzum birer yetişkin olduğunuzda birbirinizi anlamanız, iletişim içinde olmanız ve birbirinizin zor zamanlarında destek olmanızdır, umarım umarım umarım...

14 Aralık 2010 Salı

depresyondayım, unutulmak istiyorum...

Salı, Aralık 14, 2010 2
Gebelik ve lohusalıkta annenin ne kadar depresyona yakın olduğu tıp otoritelerince de kabul edilen bir gerçek. En normalimiz bile daha duygusal, daha alıngan ve ağlamaya daha eğilimli geçiriyor bu dönemi. Anne olmak tartışmasız çok güzel ama anneliğin üzerimize giydirdiği sorumluluklar, iyi anne olmak adına yapılan fedakarlıklar, çocuğun hastalanmasından, düşmesinden, iştahsızlığından, zayıflığından dolayı hissettiğimiz suçluluk duygusu epeyce bir baskı oluşturuyor üzerimizde. Biraz daha büyüdüklerinde fiziksel bakım ayağına bir de eğitim ekleniyor. Televizyon karşısında yedirmemeli, kendi kendine uyumalı, evi güvenli hale getirelim, her gün dışarı çıkaralım, sesimizi yükseltmeyelim, hep sevecen güleryüzlü bir iletişim tercih edelim, olmazların sebeplerini anlatalım, ceza yok, ödül yok, tehdit yok, kıyaslama yok, engellemeyelim, her şeyi kendi yapmak istiyorsa yapacak, kıyafetlerini kendi seçecek, tercihleri olacak, saygı duyacağız, damak zevki var zorlamayacağız vs vs vs.... Tüm bunları artık bilmeyen anne yok, televizyonda, internette, gelişim kitaplarında bahsedilen şeyler hemen hemen aynı... 2 yaş çocuğuna nasıl davranılır, bir ergene nasıl davranılır hepimiz biliyoruz....

Peki kolikli bir bebeğin bakımıyla uğraşan, günlerce uyumayan, hayatın aktüel gerçeklerini artık hiç umursamayan, banyo, yemek, tuvalet gibi temel ihtiyaçlarını insani bir şekilde karşılayamayan, kocasını sadece bebeğin bakımına yardım eden bir kurtarıcı olarak gören, temizlik yapmayı, yemek yapmayı bile özleyen, sinemaya gidebilmek bir yana bir diziyi takip edebilmeyi dahi hayal edemeyen, kendini kadın değil yalnızca anne olarak hisseden bir yetişkine nasıl davranılır biliyor muyuz? Aldığı kültür ve içgüdüleri, hayattaki en büyük, en kutsal ve en önemli sosyal rolünün "annelik" olduğunu haykırdığında, hasta olmayı ve dinlenmeyi kendine hak görmediğinde, birey olduğunu, kendi isteklerini unuttuğunda, 3 yaşına kadar çocuğunun yanında olamazsa bir şeylerin eksik olacağına inandığında, eşi ile sevgili değil, karı-koca olduğunu hissettiğinde, yaşadığı ikilemler, vicdan azapları ağır geldiğinde, çocuk bakımı, ev işleri, çalışan anne olmak, anlayışlı eş olmak, hayırlı evlat olmak artık zor geldiğinde ve unutulmak istediğinde, kaçmak, göçmek istediğinde acaba yavaş yavaş depresyona yaklaşıyor olabilir mi?

Yeni yeni duymaya başladığımız mutlu anne=mutlu çocuk denklemine yürekten katılıyor ve destekliyorum. Hatta =mutlu aile=mutlu evlilik diye de eklemek istiyorum. Annenin en ufak bir hatasında çocuğun kişiliğinin alt üst olacağını iddia eden, anneye nefes alma imkanı bırakmayan, robotlaştıran, kurallara boğan yaklaşımları kınıyor, reddediyorum. Kurallarla değil kendi iç sesimizle ve çocuğumuzu dinleyerek geliştireceğimiz güvenli iletişimin en doğru yol olduğunu düşünüyorum. Sağlıklı nesiller için lütfen anneleri rahat bırakalım...

10 Aralık 2010 Cuma

evde tek başıma

Cuma, Aralık 10, 2010 20
bu hafta uzun zamandır gündemimde olan ama bir türlü zaman ve cesaret olarak kendimi hazır hissetmediğim küçük bir cerrahi işlem geçirdim. iki tanesi boynumda, biri çenemde, biri burnumda ve biri de alt göz kapağımda olmak üzere tam beş tane ben aldırdım. hamileliklerim süresince büyümüşlerdi ve bu durum hem estetik açıdan beni çok rahatsız ediyordu hem de tıbbi açıdan alınması gerekiyordu. müdehaleyi plastik cerrah yaptı, göz kapağımdaki dışında son derece kolay, ağrısızdı. ancak göz kapağımdaki yarım saat kadar sürdü, yerleşim yeri açısından alınması zordu, benim açımdan ise anestezisi bile zor oldu. gözümün önünde bıçaklar, makaslar, iğnelerle zor dakikalardı. artık bitmesinden başka hiç birşey düşünemediğim anlardı. sonrasında ise kızarıklık, şişlik, zonklama, batma vardı ilk gün ama ikinci günden itibaren gayet konforluydum. bu operasyonun bana bir getirisi de üç gün istirahatli olmak ve evde geçirdiğim yalnız zamanlar oldu.

efendim, üç günlük kıymetli istirahatimin ilk gününü, yani işlem sonrasını annemin evinde, anne şefkati altında biraz nazlanarak, şımartılarak geçirmek ruhuma çok iyi geldi. daha sonra evde bir başıma olduğum günlerde ise saat onbirlere kadar uyumalar, film eşliğinde yapılan kahvaltılar, koltukta yayılarak tv izlemeler, gelsin çaylar gitsin kahveler, kendimle geçirdiğim zamanlar, evdeki bu huzur bu sessizlik, aman allahım rüya gibiydi herşey... ne kadar özlemişim ve ne kadar ihtiyacım varmış buna. yalnız başına yemek yapmak, temizlik yapmak bile ne keyifliymiş...

keşke herşeye rağmen şu yakamı bırakmayan, iç kemirici vicdan azabı da olmasaydı... sabahları çocukları arabaya bindirip, el sallamak ve acaba eren i bari yollamasam mı bugün kreşe diyen beynimin içindeki sesleri bastırmak, ne biçim anneyim ben çocukları kreşe yollayıp keyif çatıyorum diyen taraflarımı susturmayı başarmak keşke daha kolay olabilseydi... çevremde benden daha rahat anneler var, görüyorum ve çok özeniyorum... çocukları bakıcıya bırakıp sinemaya gidebilmek ya da minicikken arkadaşlarla buluşup, annelik-bebekler dışında sohbet edebilmek ve bunları yaparken de hakkını vererek vicdanen rahat olabilmek çok güzel bence. güzel olmasının dışında gerekli de... içimdeki bu vicdan rahatsızlığı, raporluyken bile peşimi bırakmayan bu şey ne ve geçecek mi... çok mu abartıyorum anneliği, melankoliğimdir de zaten, bu adanmışlık hissi rahatsız ediyor biraz da, ruhum esir kaldı minicik kalplerinde meleklerimin...

4 Aralık 2010 Cumartesi

anne kaleminden 1 yıl

Cumartesi, Aralık 04, 2010 17
1 yıl olmuş blog yazmaya başlayalı... her ne kadar web günlüğü diye başlayıp, ilk başlarda günlük gibi özel tutmayı denesem de blog yazarlarını tanıdıkça iletişime geçmek, sosyalleşmek, yorum yazmak ve farkedilmek istedim.

evet anılarımı, yaşadıklarımı, tecrübelerimi, beğenilerimi yazıyorum. aklımda bir hatıra bırakma düşüncesi ve ön planda hep çocuklar olsa da kendim için yazıyorum. büyük bir zevk alıyorum blogumun kumanda panelini açarken, yorumlarla seviniyor, izleyicilerimle coşuyorum. yaşasın blog yazmak :)

blog aleminde geçirdiğim bir yıl süresince yazılarını çok beğendiğim, şahsen tanımak istediğim ve özel bir yere koyduğum bir kaç kişiden bahsetmeden kapatmayacağım bu yazıyı...

sevgili remziye, her yazınla içime huzur ve umut serptin, beni alıp bambaşka düşüncelere güzel yerlere götürdün, iyi ki varsın, iyi ki yazıyorsun...

hilal, faydalı yazıların bana kılavuz oldu, bilgini büyüklenmeden öyle samimi bir şekilde aktarıyorsun ki senden çok ama çok şey öğrendim, lütfen durma...

ve mümine, çok uzun olmadı tanıyalı seni, öyle vurucu ki yazdıkların, öyle içten öyle olduğu gibi, doğal... lütfen hep buralarda kal...

2 Aralık 2010 Perşembe

çocuk ve korku

Perşembe, Aralık 02, 2010 20
yakın zamana kadar korku nedir bilmeyen elif, son günlerde karanlıktan, yalnız uyumaktan, bir odada tek başına kalmaktan, tuvalete yalnız gitmekten korkmaya başladı... neden korkuyorsun deyince "odamda yılan var" ya da "elektrik paneli var, elektrik çarpabilir" gibi sebepler söylüyor.. banyoya çeşitli balık çıkartmaları yapıştırmıştık, banyoya girdiğinde"elif, yalnız değilsin bak balıklar var" diyorum, o da tekrar ediyor şimdi her seferinde "burada balıklar var, yalnız değilim"... sık tekrarlanan çizgi filmleri izlerken, birden bire koltuktan kalkıp tv den uzaklaşıyor. o zaman ben orada korktuğu bir bölüm olduğunu anlıyorum. onu korkutan da calliou nun düşmesi, bir çocuğu arı sokması gibi şeyler oluyor. evin içinde bu şekilde davranıyor ancak dışarıda korku nedir bilmiyor, yanımızdan pervasızca uzaklaşmalar, koşturmalar alabildiğine...

eren bir ara elektrik süpürgesi sesinden korkuyordu, bir ara tüylü bir el kuklasından, elif de küçükken palyaçolardan korkuyordu ve matkap sesinden...

bu konuda kısa bir araştırma yaptım. korku yaşa göre farklılık gösteriyormuş:

"2-3 yaş çocukları yüksek seslerden, elektrik süpürgesinin çıkardığı sesten, gök gürültüsünden korkarlar.
3-4 yaşlarında bu korkulara annenin desteğini kaybetme, yalnızlık, yangın, kaza vb. olaylardan korkma eklenir. bu yaş çocuğu için somut olayların yanı sıra hayal edilen şeyler de korku kaynağı olmaya başlar. bunun nedeni çocuğun gelişmekte olan hayal gücüdür. bu nedenle zeki ve üstün yetenekli olan çocukların korkuları daha çok ve çeşitlidir.
4 yaş civarında çocuğun korkularında yavaş yavaş azalma görülür.
5-6 yaşlarındaki bir çocuk masalların etkisi ile imgeleme dayanan nesnelerden korkar. bu yaş çocuğunun çevre ile etkileşimi ve deneyimi artmıştır. böylece tehlikeli olayları, durumları ve toplumun değer yargılarını öğrenmiştir. hangi davranışlarının başkaları tarafından kabul edilmeyeceğini ya da onaylanmayacağını tahmin edebilir. bu nedenle çocuk zaman zaman davranışlarının başkaları tarafından beğenilmeyeceği korkusunu taşır.
6 yaşta korkularda tekrar artma görülür."

anne babalara öneriler :
+çocukta korkunun uzamasını ve olumsuz etkilerini önlemek için korkunun nedenleri araştırılmalı ve bu nedenler ortadan kaldırılmalıdır.
+anne-babalar çocukların korkularını yok saymamalı, asla küçümsememeli ve alay etmemelidirler.
+korkuları olan çocuğa sabırlı davranmalı, korkularını yenmesi için zaman tanınmalıdır.
+aşırı koruyucu bir tutum ile çocuğu her şeyden korkar hale getirmemelidir.
+çocuğa "aman düşersin!", "sen tek başına karşıya geçemezsin" vb. sözlerle çevrenin tehlikelerle dolu bir yer olduğu duygusu aşılanmamalıdır.
+fiziksel temasın çocuğun korkusunu kontrol altına almasında yardımcı olacağı unutulmamalıdır.
+çocuğun arkadaş grubuna girmesine ve öz güven duygusunu geliştirmesine yardımcı olunmalıdır.
+çocuk korkuları konusunda, konuşmaya hazır olduğu zaman onunla açıkça konuşulmalıdır
+çocuk korktuğu şeye yavaş yavaş alıştırılmalıdır.
+çocuklara korkulu masallar anlatılmamalı, korkulu filmler izletilmemelidir.
+korkuyu hafifletmek amacıyla "erkek adam hiç korkar mı?", "sen artık kocaman oldun" gibi sözlerden kaçınılmalıdır.
+KORKU ASLA BİR DİSİPLİN ARACI OLARAK KULLANILMAMALIDIR!

1 Aralık 2010 Çarşamba

o çocuk ben değilim

Çarşamba, Aralık 01, 2010 3
Hayvanlarla iç içe geçti çocukluğum. Evimiz Karadeniz' in küçük bir ilçesinde, denize nazır, iki katlı, bahçeli, ahşap bir evdi. Arka bahçemizde meyve ağaçları, sebze bahçesi ve bir kümesimiz vardı. Evimizin akıllı kedisi Mestan, babamın balıktan dönüş saatlerini bilir, onu deniz kenarında bekler ve bu bekleyiş taze bir kaç balıkla ödüllendirilirdi. Ben küçükken ağzımda büyüttüğüm lokmalar asla sorun olmazdı, çünkü yemek yerken masanın altında sotede beklerdi Mestan. Her yaz mutlaka doğum yapardı, bu yavrular biraz büyüyüp bağımsızlaşınca babam tarafından, ilçenin çıkışındaki orta okulun bahçesine bırakılmak suretiyle, okula başlatılırdı. Bunun pembe bir yalan olduğunu çok sonraları düşündükçe anlamıştım. Mestan, kışın Ankara' ya gittiğimizde babam tarafından özel olarak kurulan bir düzenekle beslenirdi. Evin muhtelif yerlerine bırakılan fındıkları yemeye gelen farelerle... Evimizde onun girip çıkabileceği özel bir kapı vardı. Bir yaz gittiğimizde onu bir çok sokak kedisiyle evde parti verirken yakalamıştık ve tabi evin pirelerden temizlenmesi epeyce zahmetli olmuştu.

Kümesimizdeki tavuk ve civcivlerle haşır neşir, taze yumurta, babamın kara ve deniz avcılığından dolayı bol bol kuş eti ve balık yiyerek geçti çocukluğum... Hayvanlardan korkmak mı, onlar hayatımızın parçasıydı... Bir arkadaşımın ineği vardı ve beraber onu taze otları yiyebileceği güzel yerlere götürür, o esnada biz de denize girer yüzer, hatta midye toplar pişirir sonra güle oynaya eve dönerdik. Börtü böcekten tiksinmek mi, fındık bahçemizde fındık toplarken envai çeşidi ellerimizde, yüzümüzde yürür kovmaya tenezzül bile etmezdik...

Şimdi kendimi tanıyamıyoyorum... Sanki o çocuk ben değilim gibi uzaklaştım doğadan, betonların arasına hapsettim kendimi... Bu yüzdendir belki avm lerin oyun alanlarını sevmeyişim ve her fırsatta çayır çimene koşuşum... Ne kadar yakınsam toprağa, o kadar iyi hissediyorum kendimi...