6 Temmuz 2010 Salı

zaman üzerine

okuduğum kitabın bir yerinde zamandan bahsediyordu. "acaba tanrı, zaman mı" sorgulamasıyla. herşeyi değiştiren, yoğuran, doğuran, yok eden, yaşlandıran hükmedilemez, durdurulamaz güç. kafamda beyaz giysilerle ve beyaz upuzun sakalıyla yüksek bir tahtta, elinde görkemli asasıyla oturan yaşlı, kızgın bakışlı bir adam görüntüsü oluştu. bakışlarını karşıya uzağa odaklamış, elleriyle koltuğuna yapışmış ve zaman normal seyrinde düzgünce akabilsin diye kontrollü bir beyin gücü sarfediyormuş gibi dikkatli... zaman baba!

bir dizi var hatırladığım, "eve" olabilir kahramanın adı emin değilim. babası uzaylı olduğu için zamanı durdurma yetisine sahip şirin bir liseli kız. garip şekilli piramitsel bir iletişim aracı var babasıyla konuştuğu. en zor anlarda işaret parmaklarını birleştirip, zamanı durduruyor ve herkes herşey donuyor. dokunduğu insanlar normale dönüyor onlarla kritik yapabiliyor zaman durmuş durumdayken. sonra ellerini birleştirerek zamanı normal akışına döndürüyor. ama bu özelliğini sadece faydalı şeyler yapmak için kullanabiliyor. mesela sınavda kopya çekmek için kullanınca işe yaramıyor, buna babası uzaydan engel oluyor. saçmasapan bir amerikan dizisi işte ama bayılırdım... ne hayaller kurardım bu temaya dayalı...

sonra geleceğe dönüş serileri geldi... michael j. fox ve deli profesör... o zamanlar bunun kadar heyecanla beklediğim, izlediğim başka bir seri daha olmadı...geçmişin değiştirilmesiyle geleceğin anında değişeceği vurgulanıyor. insanlar zaman değiştirdiklerinde, değiştirdikleri zamanda kendileri ile karşılaşıyorlardı. zaman hakkında çok fazla düşünmeme neden olmuştu bu film...

zamanın ağırlığını en yoğun geçen kış hissettim. eren yeni doğmuştu, evimizde ısınma sorunu vardı ve günün büyük bölümünü küçük bir odada geçiriyordum. pencereden görünen küçük bir park manzarası ve birkaç ağaç... önce yapraklar döküldü, sonra park karla kaplandı sonra ağaçlar tekrardan yeşerip çiçek açtı. ben hep aynı yerdeydim, her günüm bir öncekinin aynıydı, zaman benim için durmuş gibi görünse de hayatın devam ettiğini bu değişim gösteriyordu bana. bir de insan yalnız kalınca, yetişkinlerle diyalogu sekteye uğrayınca geçmişini çok yoğun düşünüyor. çocuktum, gençtim, yetişkindim hepsi de bendim... bedenimde hücreler bölünerek çoğalıyor, büyüyordum. vücudum yenileniyor, iç organlarım yıpranıyordu ama ruhum hiç örselenmiyor, eskimiyordu. bu bedenin içinde hapsolmuş bir ruhum vardı...
zaman hiç bitmesin istediğim zamanlardaki hızını, artık bitsin dediğim anlardaki yavaşlığıyla telafi ediyordu. ne kadar çok devinim olursa o kadar merhametli, kendime birşey katmadığım dönemlerde acımasızdı. takvime baktığımda bomboş geçen sürenin aslında ne kadar uzun ama düşündüğümde birşey yapmamış olmaktan dolayı ne kadar kısa olduğunu yüzüme çarpıyordu... yaralarımı sürdüğü merhemlerle iyileştiriyor, yaşattığı acıları üfleyerek hafifletmeye çalışıyor, geçmişimi düşündüğümde mutlu anlarımı hatırlatarak geleceğe umutla bakmamı sağlıyordu... sürekli harcıyor, öğütüyordu. ben zamanı değil, o beni tüketiyordu...

3 yorum:

  1. EVET 2 SI KIZIM 2 SI YEGENIM YEGENLERIM ALMANYADALAR.YAZLARI 2 AY BIZIMLELER.ANNEMLERDE KALIRLAR ANNEMLERDE YAN DAIREDE OLDUGUNDAN HER AN BERABERIZ
    6-4-2-0 YASLARINDALAR USTELIK

    YanıtlaSil
  2. Üstelik Ankara'dasınız ben sizi nasıl kaçırmışım acaba?:))

    YanıtlaSil
  3. ama dünyanın en büyük mucizesine tanıklık etmişsiniz, ötesi var mı zamanı kullanmak ille de okumak yazmak çalışmak sosyal diyaloglar mı
    bir bebeğe hayat verip onu yetiştirebilmek çok bunaltıcı olsa da zamanın ötesinde farketmese de insana kazandırdıklarını hiç bir şeye değişebilir mi insan
    sevgiler...

    YanıtlaSil

haydi söyle :)