6 Mayıs 2018 Pazar

Anna Karenina

Pazar, Mayıs 06, 2018 1
ANNA KARENİNA | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 20 dakika
Yazan : LEV NİKOLAYEVİÇ TOLSTOY | Çeviren : CEVAT ÇAPAN Oyunlaştıran : HELEN
EDMUNDSON | Yöneten : İPEK ATAGÜN GEZENER
KONU: 19. yüzyıl Rusya’ sında aristokrasi varlığını sürdürmekte, toplum yazısız kurallarını birer anayasa gibi bireylerin ceplerine sokmaktadır. Hayatın tesadüfle var olan gerçekliği ise toplumsal kurallarla onulmaz bir savaş içindedir.
Anna Karenina, Kont Vronski’yi ilk kez bir tren garında görür. Kont Vronski de Anna’yı… Toplumun kurallarının sorgulanacağı, zaman zaman da toplumun kurallarının bireyi sorgulayacağı o büyük hikâye bir tren garında böylece başlar…
OYUNCULAR: ASLI ARTUK-CENGİZ UZUN-ÖZDEN GÖKÖZ-ŞEVKİ ÇEPA-CANER KADİR GEZENER-MİHRİBAN REZZAN SEYHAN-BARBAROS EFE TÜRKAY-MERT AKSU-İREM ULUSAN-YILDIZ VENEDİK-TUBA ERKAN TAZEBAŞ-B. TAYGA KONAK-BERK BAYKUT-M. ONUR KOCABAŞ-NAZLI ZEREN KUTLUYIL-CANSU ARSLAN-BERKAN GÖRGÜN-BAŞAK GÜLEÇ GÖKALP-PELİN GÜLTEN-ÖZKAN GÜLTEKİN-MİNA ESİN-MELİS KIZILASLAN-GÖKHAN KUTUM-BEGÜMHAN CANBULATOĞLU-R. ORHUN ÖZARAS-BAYRAMCAN TAŞKIRDI-EZGİ ÖZER-KEZİBAN BÖLEK-ALPER AYDOĞAN-BESTE ERDEM-N. DOĞA AMİKLİOĞLU-MERVE NUR ÖNEY

Kitabı: Tolstoy'un en önemli romanı olarak kabul gören Anna Karenina kesinlikle insanı paramparça eden, yürek yakan bir hikâye. Sevgisiz evliliğinin içinde tutsak olmuş Anna, akıl almazı yapıyor ve yakışıklı Kont Vronsky uğruna sahip olduğu her şeyden vazgeçiyor. Tolstoy'un seçtiği finalden de anlaşılacağı üzere, 
19. yüzyıl Rusya'sında böyle bir kadın davranışı asla hoş karşılanmıyor. Duygusal ve asi Anna ile yakışıklı asker Vronsky arasındaki sonu feci biten, hazin aşk hikâyesi tarihin en büyük romanlarından biri. Anna tutku yoksunu evliliğini reddedip toplumun ikiyüzlülüğüne katlanmak zorunda kalınca trajediler birbirini kovalıyor.19. yüzyıl Rusya'sının geniş ve zengin tuvali üstüne çizilen bu resimde, yedi ana karakter, aralarındaki daimi uzlaşmazlıklar, şehir hayatı ve kırsal yaşam arasındaki tezatlıklar, her türlü aşk ve ailevi mutluluk Anna Karenina'nın ana eksenini belirliyor.
Sinema Filmi: Anna Karenina yüksek sosyeteden biriyle yaptığı bir evlilik sonucunda, hiyerarşik yapıda oldukça rakımlı bir noktada konumlanmıştır. Sözüne oldukça güvenilen ve saygıdeğer biri olan kocası oldukça değerli biri olarak toplum tarafından kabul görmektedir. Bir gün Anna, her ne kadar engel olmaya çalışsa da, oldukça genç bir adama aşık olur. Meydana gelen bu skandal ortaya çıkacak mıdır? Anna, içerisinde yaşadığı bu derin aşkı içine atmayı öğrenebilecek midir? Berbard Rose’un 1997 beyazperdeye uyarladığı ölümsüz Leo Tolstoy eserinin baş rollerinde Sophie Marceau ve Sean Bean var.
Kitabı yıllar önce okumuş ve filmi de izlemiştim. Anna Karenina' nın tiyatro uyarlamasını ise Cüneyt Gökçer sahnesinde cuma akşamı izleyebildim. Bu kadar neden beklemişim, iyi ki gitmişim, farklı ve beni çok etkileyen büyük bir prodüksiyondu. 
Dekor muhteşem, çok yaratıcı ve zekice tasarlanmış ayrıca çok estetikti. Altı adet hareketli panel içerisinde bulunan sahneye, derinlik, yükseklik, iç mekan, dış mekan havasının çok başarılı bir şekilde verildiğini söyleyebilirim. Ayrıca iç mekan sahnelerinde gelen hareketli ahşap merdiven, ahşap valizler, tekerlekli komodinler, sandalyeler, kırmızı uzun kurdeleler ve hepsinin götürdüğü metaforlar etkileyiciydi.
Müzikler, kostümler, koreografi ayrıca büyük bir alkışı hak ediyordu. Nasıl çalışılmış, nasıl emek verilmiş olduğunu tüm dans sahnelerinde hissediyorsunuz. Ortada inkar edilemez çok ama çok büyük bir emek olduğu kesin.
Sahnelenmesi bu kadar zor bir konunun böyle başarılı bir müzikal şeklinde karşıma çıkması beni çok mutlu etti. 2 saat 20 dakika su gibi akıp geçti. Gelecek sezon belki tekrar izleme şansını elde ederim. Bu oyunla ilgili aklıma takılan tek şey daha önce hiç görmediğim şekilde oyuncuların birer mikrofon ile oynamasıydı.  

Anna Karanina - Aslı Artuk
Aleksey Karenin - Cengiz Uzun
Doli - Özden Gököz
Stiva - Şevki Çapa
Levin - Caner Kadir Gezener
Kiti: Mihriban Rezzan Seyhan
Kont Vronski: Barbaros Efe Türkay
Nikolay: Mert Aksu
Prenses Betsi: İrem Ulusan
Kontes Vronski: Yıldız Venedik
Kontes Lidya: Tuba Erkan Tazebaş
Seryoşa: B. Tayga Konak
Uşak: Berk Baykut
Vasily: M. Onur Kocabaş
Mürebbiye: Nazlı Zeren Kutluyıl
Hemşire: Cansu Arslan
Yüzü Görünmeyen Adam: Berkan Görgün
Dul Kadın: Başak Güleç Gökalp
Genelev Kızı Marya: Pelin Gülten
Dolli'nin Çocuğu Tanya: Cansu Arslan
Dolli'nin Çocuğu Grisha: Özkan Gültekin
Dolli'nin Çocuğu Lili: Mina Esin

28 Nisan 2018 Cumartesi

Amasya-Sinop

Cumartesi, Nisan 28, 2018 6
Çocuk ile gezme fikri kulağa çok hoş gelmese de biz son bir yıldır bunu keyifle yapmaya başladık. İlk olarak geçen Mayıs ayında Amasra' ya gittik. Yazın Çanakkale ve Bozcaada' ya gittik. Bu Nisan' da ise işi biraz geliştirip bir gece Amasya bir gece Sinop olmak üzere üç günlük kısa bir gezi yaptık.
Çocuklar onlardan beklenmeyecek ölçüde uyumlu, sorunsuz ve mutluydular :) Bu durum bizi gelecek gezi planları için oldukça cesaretlendirdi. 
Amasya' ya Ferhat Şirin Aşıklar Müzesi ile giriş yaptık. Yolu geçenlerin uğramasını tavsiye ediyorum. Kralkaya Mezarları, Alçak Köprü, saat kulesi, Amasya Kalesi, Arkeoloji Müzesi, Hazeranlar Konağı Amasya' da gezilmesi gereken yerler. Beyazid Külliyesi maalesef tadilattaydı. 
Konaklamak için Yeşilırmak kenarındaki Uluhan Otel' i tercih ettik ve çok memnun kaldık. Yöresel lezzetler sunan Amesia Mutfağı yemek için tatmin ediciydi. Ve Galip Amasya Çörekçisi' nden de Amasya çöreği ve yağlısı almayı ihmal etmedik.
Kahvaltıdan sonra Havza, Samsun üzerinden Sinop' a doğru yola çıktık. Sinop' a geldiğimizde öğlen olmuştu. İlk gün Sinop Cezaevi, Sinop Kalesi (mutlaka Burç Cafede bir mola verin), Paşa Tabyaları ve Şahin Tepesini gördük.
Yemek tercihimizi Teyzenin Yeri Mantı Salonunda karışık mantıdan yana kullandık. Acayip lezzetliydi sırf bunun için tekrar Sinop' a gidebilirim :) Barınak Cafe, Yalı Cafe ve Karakum yürüyüş yolu hoşumuza giden yerlerdi.
Ertesi gün Demirkollar Ekmek Fırınından meşhur nokul ve Sinop katlaması alıp sahil cafelerinden birinde martılarla kahvaltımızı yaptık :)
Rotamızı Akliman, Hamsilos ve İnceburun' a kırdık. Önce Akliman sonrasında İnceburun ile Türkiye' nin en kuzeyinde olmayı deneyimledik. 
Sonrasında ise Hamsilos Koyu ile Sinop fiyordlarını gördük. Sinop inanılmaz güzel bir şehir olarak hafızalarımızda yerini aldı. Gerçekten görülmeye değerdi. Zaman sıkışıklığı nedeni ile Erfelek Şelalelerini göremedik.
Harika üç günün sonunda yorgun ama muzaffer komutanlar olarak evimize sağ salim döndük. Hep yolculuk temalı bir yaşam tarzı nasıl olurdu ya da ne kadar süre ile bu şekilde yaşayabilirdim diye düşünmeden edemedim :)
DEVAMINI OKU

20 Nisan 2018 Cuma

Mikado'nun Çöpleri

Cuma, Nisan 20, 2018 4
MİKADO'NUN ÇÖPLERİ | ANKARA DT
2 perde | 2 saat
Yazan : MELİH CEVDET ANDAY | | Yöneten : SUAT ÖZTURNA
KONU : Karlı bir kış gecesi, rastlantı sonucu karşılaşan iki kişi... 
Bir kadın, bir erkek... 
Ceplerinde yalnızca hayat hikâyeleri yok. Birbirlerini sarsmadan arındırma, iç sıkıntılarının çözümünde yardımcı olma, Mikado oyunu oynarken yaşamlarıyla yüzleşme var. Ayakta durma çabası, sistemin karşısında yer alma gayreti, yalnızlıkla baş etme sancısı var. Aşkta yenilgiye rağmen direnme, kendini açıklarken zaman zaman gerçekliği sorgulama, düşleriyle nefes alma tutkusu var. Gece bittiğinde, mavilik odaya dolarken, yepyeni bir dünyada var olma heyecanı var. 
OYUNCULAR: BAŞAK ANAT ÖZCAN - ÇAĞRI TURAN


Artık sezonun son oyunları. Bu sene 15 Mayıs' ta perdeler kapanıyor :(
Şinasi Sahnesinde, çok yüksek beklentilerle gitmeyip çok mutlu bir şekilde ayrıldığım başarılı bir temsil izledim dün akşam.
Melih Cevdet Anday' ın yazmış olduğu bu eser gerçekten çok güçlü bir etki yaratıyor izleyici üzerinde. Çok sağlam, felsefi, derinliği olan, bakış açısı sunan güzel bir metin. Tüm oyunun tek mekanda ve iki kişinin diyaloğu ile geçtiğini düşünürsek metnin önemi yadsınamaz. Zaten ilk perde su gibi akıyor. Karakterlerin arkasında yaratılan gizem sürekli korunuyor ve izleyici hep bir merak içerisinde kalıyor. İlk perdedeki güçlü erkek, zayıf kadın imajı ikinci perde ile birlikte bir değişime uğruyor. Bu karakter değişimi öyle güzel verilmiş ki... İkinci perdede kadının güçlü yönlerini ve erkeğin zayıf yönlerini görmeye başlıyoruz.
Çağrı Turan' ı daha önce Son Tango' da ve Çalıkuşu' nda izlemiştim. Ancak buradaki erkek rolü üzerine öylesine oturmuş ki çok ama çok başarılı buldum kendisini. Ses tonu, vücut dili, mimikleri, sahnede duruşu harikaydı gerçekten. 

Başak Anat Özcan' ı ise ilk kez izledim. Ve oyunculuğunu beğendiğimi söyleyebilirim. Dekor, müzikler, ışıklar, ses kullanımı oldukça başarılıydı. Yönetmen Suat Özturna da bir alkışı hak ediyor.
Yer yer komik yer yer düşündürücü sezonun başarılı temsillerinden Mikado' nun Çöpleri' ni kaçırmamanızı öneririm.

Hayat bazen tiyatro ve iyi ki tiyatro var!

14 Nisan 2018 Cumartesi

Kaç Baba Kaç

Cumartesi, Nisan 14, 2018 4
KAÇ BABA KAÇ | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 10 dakika
Yazan : RAY COONEY | Çeviren : HALDUN DORMEN - KEMAL UZUN | Yöneten : NEJAT ARMUTÇU
KONU: Dr. David Morgan, kariyerinin en önemli konferansına hazırlanmaktadır. Çalıştığı hastanenin doktorlar odasında yapacağı konuşmayı prova ederken, kariyerinin en önemli günü, hayatının en zor gününe dönüşür. Yıllar önce küçük bir kaçamak yaşadığı hemşire Tate, David'den olan oğlu Leslie ile çıkagelir.
David; yeni tanıştığı oğlu, eski sevgilisi, polis komiseri, noel hazırlıkları, rektör ve karısı ile uğraşmak zorunda kalır. Hem de konferansına dakikalar kala...
OYUNCULAR : TOLGA TUNCER - MELTEM KESKİN - ELVAN EKER - ZUHAL TAŞAR - CAN ÖZTOPÇU - BAŞAK GÜRDAL - ARSAL MAZMANOĞLU - TANSEL AYTEKİN - CEYHUN BECERİKLİ - ALİ KARACA -  ERDAL OZAN METİN

Altındağ Tiyatrosuna ilk kez gittim. Tiyatronun yeri biraz sapa, her zaman bulunduğum çevreden biraz farklı ve muhit olarak biraz sıkıntılı. Biz taksi ile ulaşımı tercih ettik ve hiç sorun yaşamadık ulaşım konusunda. Bu sahneye gitmeyi düşünenlere de küçük bir bilgi olsun istedim.
Vodvil, toplumsal sorunları, mizahi bir yaklaşımla hicveden tiyatro türüdür.Vodvil türü, 18. yüzyılda sınıf farkının oluşması sonucu Fransa`da ortaya çıktı. İçinde müzikal bölümler, dialoglar, monologlar, ve pandomim gibi değişik gösteri türleri barındırabilir. Komedi`nin alt türlerinden biri olduğu için komediyle pek çok ortak tarafı vardır. Ama bazı yönleriyle komediden ayrılır. Vodvilleri, genellikle mutlu sonla biterler. Hikayenin sonucunda olayların kaynaklandığı sosyal sorunlar ortaya çıkarılmaya çalışılır. Vodvil kişilerinin karakterleri detaylarıyla belirtilmez, belli özellikleri öne çıkarılmış abartılı karakterlerdir. Vodvil adının ``voix de ville (şehrin sesi)`` tamlamasından türetildiği düşünülmektedir.20. yüzyılda sinema türünün popülerlik kazanmasıyla, vodvil de tarihe karışmaya başladı. Sinemaya uyarlanmaya çalışılan vodvillerin de pek azı (Buster Keaton, Marx Kardeşler, Edgar Bergen, Al Johnsonhalk ve Charlie Chaplin`in oynadıkları) halk ve eleştirmenlerden beğeni topladı.
Konu oyun tanıtımında gayet yeterli açıklanmış. Bu tip oyunlarda metin, mesaj üzerine çok fazla düşünmek doğru olmayacaktır. Daha çok birbiri ile iç içe geçmiş olaylar örgüsü içerisinde, çözmeye çalışırken iyice karışan ve içinden çıkılmaz bir hale gelen komik durumlar etrafında dönen ve izleyiciye keyifli anlar yaşatan bir oyundu. Oyundan çıktığınızda iyi oyunculuklar izlediğiniz ve eğlendiğiniz için mutlu hissediyorsunuz ancak yanınızda eve taşıyabileceğiniz bir etki bırakmıyor üzerinizde.
Eklemek isterim ki ilk kez bu türde bir oyun izledim ve ilk kez tiyatroda bu kadar güldüm :) Oyun iki perde iki saat boyunca hiç tempo kaybetmedi. Sağdan, soldan, karşıdaki pencereden sahneye sürekli giriş yapan oyuncular, bitmeyen bir enerji, sürekli bir hareket, çok komik tiplemelerle oldukça eğlenceli iki saat geçirdiğimi söylemeliyim.
Oyunculardan daha önce sahnede izlediğim olmamıştı. Ve oyuncu isimlerinden yola çıkarak araştırdığımda da kimin kim olduğunu tam olarak çözemedim maalesef. Ancak bir kaç oyuncuyu Ankara dizilerinin bazılarından anımsıyorum. Dr. David Morgan' ı canlandıran Tolga Tuncer, Behzat Ç. olay yeri inceleme Sıtkı' ydı mesela :) Oyunculuğu gerçekten çok başarılıydı. 
Oğlu Leslie' yi canlandıran oyuncuyu (Ceyhun Becerikli olabileceğini düşünüyorum) çok beğendim :) Başhemşire rolü ile Elvan Eker başarılıydı. Meltem Keskin, Dr.Morgan' ın karısı rolündeydi. Başak Gürdal ise Tate' i yani Leslie' nin annesini canlandırıyordu. Zuhal Taşar hem yardımcı hemşire hem de büyükanneyi oynadı. Tansel Aytekin' in polis komiseri olabileceğini tahmin ediyorum. Daha da fazla tahmin yürütmeyeyim isabet oranım çok az da olabilir çünkü :)
İzlerken oyuncuların yaptıkları işten fazlasıyla keyif aldıklarını hissettiğinizde, sizin de aldığın keyif oldukça tatmin edici oluyor. Ve ben burada yüksek sinerjili harika bir ekip çalışması gördüm. Tiyatrodan az hoşlanıyor bile olsanız çok rahat beğenebileceğiniz bu güzel oyunu kaçırmayın derim :)

8 Nisan 2018 Pazar

Mevsimler ve Sen

Pazar, Nisan 08, 2018 8
Gittiğinde ilkbahardı. Ankara' da çağla ağaçları ilk beyaz çiçeklerini göstermeye başlamıştı. Çok kısa sürede patlamış mısır gibi tüm ağaçlar beyaz, pembe çiçeklerle dolacaktı. Mor leylaklara vardı daha, en az üç hafta sonra sıra gelecekti onlara. Caddeler henüz mont hafifliğine geçmemiş, ağır kabanların altındaydı. Çevrede yalancı güneşlere aldanıp, şifayı kapanların hastalık mevsimi tanıları uçuşuyordu. Oysa benim için, en tehlikeli hastalıkların bedende değil, zihinde olduğunu öğreneli çok olmuştu. Nisan, Mayıs törenlerinin ardından, son karneler piyasaya çıktı. 

Yokluğun beni yok etmeye başladığında yazdı. Okullar kapanıp, şehir boşalmaya yüz tuttuğunda içimin de boşaldığını hissetmeye başlamıştım. Ankara esnafı dükkanların önüne masaları, sandalyeleri koyup, zar atmaya başladığında ise içimde kan pompalamak için atma hevesini giderek kaybeden bir kalp ile dolaşıyordum. Yaz gecelerini bira ile şenlendirip, kokoreç ile sonlandıran gençlere boğazımda bir türlü yutamadığım kocaman bir yumru ile bakıyordum. Boğazım acıyor acıyor ama bir türlü o yutamama hissi geçmiyordu. Koca bir yaz hiçlikle dopdolu tükeniyordu. Sadece birlikte yürüdüğümüz sokakları amaçsızca adımlıyor, yutkunmaya çalışıyordum. Sararan ilk yaprak kalbime düştü.
Diple buluşmam sonbaharda oldu. Okullar açılıyordu. Ancak bırak okulu tuvalete gidecek kadar bile isteğim yoktu. Eli silahlı duygularım durmadan bana ateş ediyordu. Gözlerimi bir hastane odasında açtım. Dip akıntıları çok güçlüydü. Ama kapılıp gitmeyim diye beni sıkı sıkıya antidepresanlı halatlara bağladılar. Dönüp kendimi yeniden inşa etmem için de şiir verdiler bana. Şiir varsa, hayat vardı. Ruhumu Ankara' nın sarı yapraklarını çıtırdatarak şiir ile tedavi etmeye çalıştım. ''Üşüyor musun? Üzülme be! Gel yanıma. O kadar yaktın ki canımı. Isınırsın. Üşümezsin bir daha'' diyordu Cemal Süreya. ''Sana gitme demeyeceğim. Üşüyorsun ceketimi al. Günün en güzel saatleri bunlar. Yanımda kal'' diye cevaplıyordu Özdemir Asaf. ''Seni anlatabilsem seni. Yokluğun, cehennemin öbür adıdır. Üşüyorum, kapama gözlerini'' diye Ahmed Arif çıkıveriyodu ortaya. ''Bağlanmayacaksın bir şeye, öyle körü körüne. O olmazsa yaşayamam, demeyeceksin. Demeyeceksin işte. Yaşarsın çünkü'' diye noktayı koyuyordu Can Yücel... İlk kar alnıma düştü.

Döndüğünde kıştı. Hayatımda bıraktığın boşluk yoğun kar yağışı ile dolmaya başlamıştı. Enkazım kar altında kalmış, şiirsel bembeyaz bir düzlük olmuştum. Kentsel dönüşümde yerle bir olan bedenim yeni bir yatırıma dönüşüyordu. Saçlarımı kestirip, ışıltılar kattırmış, topukluların en yükseğine çıkmış, zayıflamış, pırıltılar içerisinde okulun girişinde öğrencilerime kavuşmak üzereydim. Kalbim sonunda yeniden heyecanla atmaya başlamıştı. Oradaydın. Vakur, mağrur, acımasız bir bozguncu. Hayatıma düşen bir göktaşı. Dönüşün buzdan kristalleşen karları savuran sert bir rüzgarın beyazlığında flulaştı ve yok oldu. Okul kapısından içeri girdiğimde mevsimlerden mutluluktu.

2 Nisan 2018 Pazartesi

Rulet- Perde Sanat Tiyatrosu

Pazartesi, Nisan 02, 2018 1
Oyun Özeti
Oyun, 1943 yılının mart ayında Stalingrad’ın doğu bölgesinde Rus kontrolünde bulunan ve Alman savaş esirlerinin bulunduğu küçük bir tutuk evinde geçer.
Alman hücum kıtaları bu sıralarda Stalingrad dolaylarından çarpışarak Berlin’e doğru çekilmeyi sürdürmektedirler.

Olayın geçtiği tarih Almanların, Stalingrad’ı bir milyona yakın askerle ısrarla kuşatmak istediği, fakat taktik hatalar ve ısrar sonucu kaybetmeye başladığı dönemde geçer. Hızla büyük Nazi rüyası sona doğru sürüklenmektedir. Bu sırada Alman 22. tabur komutanı olan Binbaşı ve aynı birlikteki bir Başçavuş müthiş bir çarpışmadan sonra taburdan sağ kalanlarla kontrollü bir şekilde geri çekilmeye çalışırken; bir Rus birliğince pusuya düşürülür ve etrafı çevrilir. Çatışmaya devam eden ve teslim olmayı kabul etmeyen Almanlar, neredeyse birliğin tüm mevcudunu kaybederler.

Çatışma sonunda birkaç subay, Binbaşı ve Başçavuş yaralı olarak yakalanır, bir Onbaşı ve iki Er de ağır yaralı olarak kurtarılır. Ağır yaralılar birkaç gün içerisinde hayatlarını kaybederler. Binbaşı ile Başçavuş ise iyileşme belirtileri göstermektedirler: Bunun üzerine Rus birlikleri bu iki askeri kendi kontrollerindeki kafatası tümenine getirip hapsederler.
Acaba burası gerçekten Rus askeri cezaevi midir?

Yaş Sınırı: +13
Süre: 1 Perde, 80 Dakika
Tür: Dram
Yaş Sınırı: +13
Süre: 1 Perde, 70 Dakika
Yazan: Kosta Kortidis
Yöneten: Talha Kalovov
Oyuncular: İbrahim Sevinç – Caner Karadağ – Mustafa Selçik

ALDIĞI ÖDÜLLER
1. CEVDET KUDRET EDEBİYAT ÖDÜLLERİ 2012 FİNALİSTİ
1. (D.T. GENEL MÜDÜRLÜĞÜ EDEBİ KURUL KARARI – 17.11.2011- OY BİRLİĞİ İLE REPERTUVARA ALINMIŞTIR)
1. (İ.B.Ş.T. REPERTUVAR KURULU KARARI – 29.06.2011- OY BİRLİĞİ İLE REPERTUVARA ALINMIŞTIR)
1. DÜNYA PRÖMİYERİ 09.10.2014 TARİHİNDE TRABZON DEVLET TİYATROSUNDA GERÇEKLEŞMİŞTİR
1. 2015 DİREKLERARASI SEYİRCİ ÖDÜLLERİ YILIN EN BAŞARILI OYUN YAZARI
1. 2014 KÜLTÜR BAKANLIĞI ÖZEL ÖDÜLÜ
12. ETHOS Ankara Uluslararası Tiyatro Festivali Programı kapsamında Akün Sahnesinde izleme imkanı bulduğum bir oyundu. Aldığı ödülleri görünce gerçekten heyecanlanmış ve konunun cazibesine kapılmıştım. Yalnız üzülerek söylüyorum yetmiş dakika boyunca beni etkileyecek tek bir cümle ile karşılaşmadım. Metin oldukça sıradan repliklerle doluydu. Gerilimin ve seslerin anlamsızca yükseltildiği, rahatsız edici müzikler, abartılı mimikler, repliklerini şaşırıp dili sürçen aksanlı oyuncularla geçen bir yetmiş dakikaydı. Oldukça amatör bulduğumu ancak yine de her şeye rağmen okul sahnelerinin, bağımsız tiyatroların desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum. Tiyatro hayattır. İyi ki tiyatro var!

25 Mart 2018 Pazar

Hüzzam

Pazar, Mart 25, 2018 0
HÜZZAM | ANKARA DT
2 perde | 2 saat
Yazan : GÜNER SÜMER | | Yöneten : OLCAY POYRAZ
KONU
Toplumsal değişmeyle zaman, bir buldozer gibi gelip geçecek...
Not:
2009 - Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği (OYÇED) Sürekli Başarı Ödülü
2008-2009 Uluslar arası Tiyatro eleştirmenleri Birliği (IATC) Türkiye Merkezi (TEB) Yılın Tiyatro Ödülü / Maral ÜNER

OYUNCULAR: MARAL ÜNER



Bu oyuna daha önce bilet almıştım ancak Maral Hanım' ın rahatsızlığı nedeni ile oyun ertelenince farklı bir oyun izlemiştim. Sonunda Oda Tiyatrosunda Maral Hanım ile tanışmak kısmet oldu :)))
Oyunumuz iki perde, ikinci perdenin başında Maral Üner' in kendi tiyatro anılarından bahsettiği oyundan kopuk bir bölüm var. Bu bölümde kendisinin 1933 doğumlu yani 85 yaşında olduğunu, Aşık Veysel ile Cüneyt Gökçer ile tanışmalarını, şu anda tiyatro tarihimizde duayen olarak gördüğümüz bir çok sanatçının Maral Hanım' ın öğretmeni olduğunu, Necatibey Caddesi yakınlarında Ihlamur Sokak' ta büyüdüğünü öğrendim :) Zaman zaman izleyicilerin de katıldığı yaklaşık yarım saatlik çok hoş bir sohbet izledik kendisinden. Ben bu bölümü çok sevdim. Şimdi anlatmasa bunları ne zaman anlatacak, nereden öğreneceğiz.
Gelelim oyuna; karakterimiz Mahpeyker. Oyun tek kişilik ancak sesler eşlik ediyor oyuncumuza. İlk sahnede bir salıncakta sallanıyor Mah(çocuklukta annesi ona böyle sesleniyor). Bir yalıda Paşa Dedesinin ihtimamı ile Fransız hocalar eşliğinde büyütülmüş. Ancak yanlış bir evlilik yapmış, sorumsuz bir eş ve oğula sahiptir. Maddi kaynakları hızla tükenmiş, ellerinde sadece yaşadıkları, dede yadigarı yalıları kalmıştır. İlerlemiş yaşına rağmen Mahpeyker bir şirkette santral memuru olarak çalışma hayatına devam etmektedir. Oğlu alkolik ve sadece para istemek için aramakta, kocası yalıyı ipotek etmiş kumarda, eğlencelerde takılmaktadır.
Bu oyun şu ana kadar beni en ama en çok duygulandıran performans oldu. Maral Hanım, sahnede yürümekte biraz zorlansa da kostümü, makyajı, yeteneği, sesini muhteşem kullanışı, mimikleri ile bu rolün üstesinden öyle güzel kalktı ki. Hele oyunda söylediği iki hüzzam eser şahaneydi. O yaşta o berraklıkta ses(hayatı boyunca hiç sigara içmemiş olduğunu düşündüm). Kocaman bir maşallah diyorum kendisine. 

Ve oyun sonunda alkışta ben hep duygulanırım ama bu kez duygularım gözlerimden taştı. Uzun süre toparlayamadım çok etkilendim gerçekten. 
Ve tabi ki kendisini bekledim :)
Devlet Tiyatrolarının emektar oyuncusu Maral Üner' in bu performansı kesinlikle kaçırmayın derim.
Yaşasın tiyatro :))))

16 Mart 2018 Cuma

Hamlet

Cuma, Mart 16, 2018 0
HAMLET | İSTANBUL DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : WILLIAM SHAKESPEARE | Çeviren : SABAHATTİN EYÜBOĞLU | Rejisör : IŞIL KASAPOĞLU

KONU
Oyun içinde ustaca oyun yöneten, sergileyen, yaşayan; soytarıyla soytarı, saraylıyla saraylı, en akıllı kadar akıllı, kusursuz bir deli olabilecek kadar oyunculukla yoğrulmuş, öte yandan da bir oyuncunun nasıl olup da kılık, kimlik ve varlık değiştirdiğini kendi kendine soran kişi, Hamlet...
Hamlet’in üslubu gibi, kişiliği de sürekli değişim halindedir ve bu kez de sahnedeki tek başınalığıyla olayların hem içinde hem dışında, olayları hem yaşayan, hem anlatan kişi olarak çıkar karşımıza.
William Shakespeare’in en çok oynanan oyunlarının başında gelen Hamlet, aynı zamanda en çok konuşulan, en çok yazılan, en çok yorumlanan klasik bir eser ve her çağda irdelenen zorlu bir karakter olma özelliğini de sürdürmektedir.
Not:
39. İsmet Küntay Özel Tiyatro Ödülü, Bülent Emin Yarar
2014 Yeni Tiyatro Dergisi Ödülleri, Yılın Dramaturgu, Zeynep Avcı
39. İsmet Küntay Tiyatro Ödülleri, En İyi Dramaturg Ödülü, Zeynep Avcı
OYUNCULAR : BÜLENT EMİN YARAR
İstanbul Devlet Tiyatrosu deyince akla ilk gelen isimlerden Bülent Emin Yarar' ın tek kişilik Hamlet performansını kaçırmadığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. 
Turne oyunlarına özellikle çok değer veriyorum. Ve bilet bulamama riskini minimize etmek için gişeden bilet almayı tercih ediyorum. Gişeden bilet almak beni her zaman heyecanlandırıyor. Çünkü gerçekten sahneye yakın güzel koltuklar bulabiliyorum.
Daha önce Hamlet' in klasik versiyonunu izlememiştim. Ancak ;
Var olmak mı, yok olmak mı, bütün sorun bu!
Düşüncemizin katlanması mı güzel,
Zalim kaderin yumruklarına, oklarına,
Yoksa diretip bela denizlerine kaşı
Dur, yeter! demesi mi?
Ölmek, uyumak sadece!  Düşünün ki uyumakla yalnız
Bitebilir bütün acıları yüreğin,
Çektiği bütün kahırlar insanoğlunun.
gibi bayıldığım bir kaç tiradı vardı, herkesin aşina olduğu. Bülent Emin Yarar bu tirad ile başladı oyuna :)
Akün Sahnesinde çok farklı bir Hamlet metni bekliyordu bizi. Bülent Emin Yarar bir meddah gibi Hamlet' i, annesini, babasının hayaletini, amcasını, Polonius'u, Ophelia'yı, Horatio’yu canlandırdı. Hamlet ile meddahlığı bağdaştırmanın tüm risklerine rağmen ortaya enfes bir oyun çıktığını düşünüyorum.

Dekor yüzük kutusundan yapılmış, açılıp kapanabilen, kadife kocaman bir platformdu. Ve oyun tamamen bu kutunun içerisinde geçti. Herkes gibi ben de büyük bir aile tragedyasını anlatan Hamlet oyununda bu imgenin evliliğe işaret ettiğini düşündüm.
Meddahlıkta aklımın almadığı ve bana bir ilizyon gibi gelen karakter değişimlerinin keskinliği olmuştur hep. Yüz, ifade, vücut, ses, mimikler, vurgular yani her şey bir anda değişir ve bambaşka bir insan görürsünüz sahnede. Bülent Emin Yarar' a performansındaki başarıdan dolayı hayran olmamak olanaksızdı. Kendisini daha önce geçen sene Yetkin Dikinciler ile yine bir İDT Turne oyunu olan Profesyonel' de izleme şansı elde etmiştim. Orada da kesinlikle akılda kalıcı ve etkileyiciydi.
İnanıyorum, söylediğini candan söylediğine!
Ama bugün ki karar yarın bozulur çok kez.
Kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak,
En çabuk unuttuğumuz şeydir, ne yapsak!
Madem ki bu dünya bile yok olacak bir gün,
Sevginin bitmesine insan neden üzülsün?
Aşk mı kaderi kovalar, kader mi aşkı?
Daha kimseler çözemedi bu bilmeceyi.
diyor, Bülent Emin Yarar' ı, Işıl Kasapoğlu' nu ve tüm ekibi ayakta alkışlıyorum :))) 
Perde Hiç İnmesin!

10 Mart 2018 Cumartesi

Frida DOB Modern Dans

Cumartesi, Mart 10, 2018 1

MODERN DANS , 2 perde , 1 Saat 10 Dk
Meksikalı Ressam Frida Kahlo'nun hayatından kesitler sunan, resimlerine sinen imgeleri sahneye taşıyan eser, küçük yaşta geçirdiği ağır sağlık sorunlarına karşın, resim yaparak hayata tutunan dirençli bir kadının öyküsünü anlatır. Henüz altı yaşındayken geçirdiği çocuk felci bacağını etkiler, ardından da genç kızlığı döneminde geçirdiği otobüs kazasıyla omurgası ömür boyu acı çekmesine neden olacak biçimde kalıcı hasara uğrar. Ancak Frida, peşinde dolaşıp duran ölüm meleğine inat, hayata büyük bir tutkuyla bağlanır, korkularının üstesinden gelir. Peşini bırakmayan kâbuslardan önce babası, sonra hasta yatağında oyalanmak için başladığı resim sayesinde kurtulmayı başarır. Nihayet hayatının aşkı, kocası ve anlamı olarak gördüğü ressam Diego Rivera ile tanışır ve evlenir. Resim yapmak, hastalığı yüzünden sık sık yatağa bağımlı hale gelen Frida'ya bir çıkış sağlar. Ruhunu esir eden, kendisini bir kurbana dönüştürdüğünü düşündüğü bedeninden özgürleşmenin yolu olarak görür resim yapmayı. Hasar görmüş bedeniyle ruhu arasında çatışma, resimlerine de iki farklı Frida olarak yansır. Hayatının son dönemine kadar içinde küçük bir kız çocuğunun ruhuyla yaşayan, sınırsız özgürlüklerin peşindeki Frida ile kırık dökük bir bedene, örselenmiş bir ruha ve kâbuslara sahip Frida'yı uzlaştırmaya uğraşır. Babasından sonra sığındığı Diego ne yazık ki bu çabasına beklediği ölçüde destek olamaz. Kendisini sıklıkla aldatan kocasının ruhunda açtığı yaralar, çocuk sahibi olamamak, çocukluğundan beri peşinde olan kâbuslar Frida'yı ülkesinden uzaklaşmaya iter. Büyük bir ilgiyle karşılandığı Avrupa'da yaşadığı debdebeli hayat, partiler ve içine girdiği ortamlarda el üstünde tutulması onu bir süre oyalasa da, yurduna, çocukluğunun geçtiği eve ve Diego'ya duyduğu özlem ağır basar. Ayrıldığı kocasıyla yeniden birleşir, çocukluğunun geçtiği eve yerleşir. 'Ayaklarımı umursamıyorum benim kanatlarım var' diyen Frida, artık korkularından, kâbuslarından kaçmamayı öğrenmiştir. Deneyimlerini ve birikimini çocukları yerine koyduğu öğrencilerine aktardığı huzurlu bir hayat kurar kendisine. Öyle ki, çocukluğundan beri bir yük gibi ardından sürüklediği bacağının kesilmesi bile onu korkutmaz, hayattan koparmaz. Frida, nihayet kaybettiği bacağıyla birlikte kâbuslarına da veda eder, ruhunun dağılmış parçalarını, tutkularını ve hayallerini çocukluğunun huzurlu yuvasında bir araya getirir.
Ankara Opera Sahnesi, Büyük Tiyatro, Ankara'da 1933'te sergi sarayı olarak inşa edilen binanın 1948'de opera binası haline dönüştürülmesi ile ortaya çıkan ve içinde bulunduğu semte adını veren yapıymış. Opera Sahnesi' nin ve Büyük Tiyatro' nun bende bıraktığı tat da apayrı.

Kitaplarını okuduğumuz, filmlerini izlediğimiz, otobiyografileri sahnelenen, tişörtlerdeki baskıları, tablolarını gördüğümüz devrimci karakter deyince, Meksika-ressam deyince aklımıza ilk gelen isim Frida' nın bu kez modern dansını izleme şansını buldum.
Sahnenin hemen alt platformunda kocaman canlı bir orkestra eşliğinde izlediğim iyi çalışılmış, epeyce emek verilmiş başarılı bir koreografiydi
Frida' nın hayat hikayesini tam olarak bilmeyen biri için kullanılan imgeleri anlamlandırabilmek biraz zor olabilir ancak sadece müzikalite,dans ve bale için izlense bile gayet tatminkar bir sanatsal çalışma olduğunu düşündüğümü belirtmek istiyorum :)