22 Şubat 2018 Perşembe

Gün Batımı

Perşembe, Şubat 22, 2018 1

GÜN BATIMI | ANKARA DT
1 perde | 55 dakika
Yazan : . | Oyunlaştıran : ALİ İHSAN KALECİ | Yöneten : ALİ İHSAN KALECİ

KONU :
Uzun ve karanlık bir gece başlar. Shakespeare’in kahramanları kendi kaderleriyle karşı karşıyadır. Ölüm ve yaşam bir aradadır. Mevlana’nın hikayeleri ve bu hikayelerden gelen sufi bakış ile Hamlet, Macbeth, Othello gün atımına ulaşmak isteyen insanlığın ortak serüvenini dile getirir.

OYUNCULAR: 
MEHTAP ÖZTEPE-SÜKUN IŞITAN-SUAT KARAUSTA-DİLEK BOZKURT-AYLİN DİNÇ-NESLİHAN DERYA DEMİREL-BAŞAK POLAT KARSAVURAN

İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi, Ankara' nın en sevdiğim sahnelerinden biri. Salona girince sahnenin ahşap kokusunu alabildiğiniz başka bir yer var mı, bilmiyorum. 

Oyuna Shakespeare’ e sufi bir bakış açısı, doğu-batı sentezi görebilme beklentisi içerisinde, heyecanla gittim. 
Oyunda anlatıcı(Dilek Bozkurt); Mesnevi içerisinde yer aldığını tahmin ettiğim bir öykü anlatıyor. Burada bir gece yolculuğu, bir kervanın bir dere kenarına gidip, konaklayıp geri dönüşü, çocukluğa dair bir anlatı şeklinde veriliyor. Anlatı metninde üç benlikten bahsediliyor. Bunlar gece yarısı (Kıskançlık-Othello), zifiri karanlık (Hırs-Macbeth), alacakaranlık(İntikam-Hamlet) olarak imgeleniyor. Yazar tarafından hedeflenen Mesnevi' nin içerisinde Hamlet, Macbeth ve Othello' yu bir öykü gibi sunabilmekmiş. Oyunda bunların can alıcı noktaları ve final sahneleri yeniden izleyiciye aktarılıyor. Son mesajda ise sufi felsefesine uygun olarak hayat ve ölümün yakınlığı, insanın egolarından ve olumsuz duygularından arınması gerekliliği kendi kültürel öğelerimiz kullanılarak, şiirsel ifade ve tiradlar ile verilmeye çalışılıyor.
Oyunculuklarda Mehtap Öztepe ve Sükun Işıtan lokomotif konumda ve gayet başarılılardı. Ama diğer oyunculuklar için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. Suat Karausta' yı daha önce Yeraltından Notlar oyununda uşak rolü ile izlediğimi hatırlıyorum.
Kocaman sahnede dekor olarak sadece bir kaç mum kullanılmıştı. Bomboş sahne, oyuncuların dans ve hareketleri ile doldurmak istenilse de, iyi bir koreografinin eksikliği şiddetle hissediliyordu.

Müzikal anlamda oyunu gayet başarılı bulduğumu da belirtmeliyim. Ve ilk kez müzisyenlerin oyunculardan daha fazla alkış aldığı bir temsil izledim :)

Sonuç olarak yazarı olmayan bir oyuna gitmek, sonunu bilmediğin bir yolculuğa çıkmak gibiymiş :)

Geçişler arasında ise daha önce “Cerag”; “Türk Dünyasında Atın Türküsü” ve “Türk Dünyasından Esinler” gibi albümleri bulunan İrfan Gürdal; oyun boyunca arka planda, üç kişilik müzik ekibiyle canlı olarak Saadi ve Hafız’dan şarkılar söylüyor.Iklığ; rubap; davul gibi, Türk dünyasına ait müzik aletleri ile keman tınıları, zaman zaman koroya, zaman zaman karakter oyuncularının şiirsel sözlerine eşlik ediyor.













15 Şubat 2018 Perşembe

Onbir Biterken (İmdat Evde Ergen Var)

Perşembe, Şubat 15, 2018 6
12 den önce; 
-Çalınmadan ve sonrasında 'gir' sözü duyulmadan girilemeyen odalar,
-Çantanın orasına burasına saklanan parça pinçik ders içi notlaşma kağıtları,
-Sıkça duyulan 'anne siz gidin ben evde kalıcam' cümlesi,
-Bolca göz devirme :)
-Sürekli takılı olan kulaklıklardan dolayı, cevapsız sorular,
-Olduk olmadık şeylere bol yüksek sesli kahkahalar ile gülme,
-Tüm kurallara tepkisel yaklaşımlar, bir dağınıklık, pasaklılık, pislik :)
-Bir türlü doyurulamayan bir iştah (maşallah :))
-Telefonda saatlerce sohbet etmeler,
-Bilmediğim deyimler, laflar garip bir lisan,
-İngilizce şarkı sözlerini sayfalarca üşenmeden yazmalar,
                          hafif bir ter kokusu eşliğinde bizim eve nüfus etti...
Önce anlamadım. Gelip geçici bir rüzgar zannettim. Ama değilmiş. Evin her yerini gezip dolaştıktan sonra en yaygın haliyle eşit miktarlarda her alana yayıldı. Yavaş yavaş varlığını yoğunlaştırmaya başladı. 
İlk çatışmalarımızda halihazırda cebimde bulunan savunma cümlelerini savurarak alttan almadım tabi. Nereden bilebilirdim tüm ezberimi bozacak yetişkin sözlüğünden bir çuval lafla beni bombardımana tutacağını. 'Ona hakkım var' 'buna hakkım var' 'ona hakkın yok' 'buna hakkın yok' derken bir haklar karmaşasına düşmeyelim mi?
Önce bir sığınak yaptım kendime, girdim içine. Yavaş yavaş az çatışma, asgari müşterek, azcık esnetme, bazen sertleşme derken bir düzen tutturduk şimdilik. 
Bu yeni havayı, anne-kız sohbetlerini, gezmelerini, eğlencelerini pek sevdim. Zaten gerçekten çok severim ergenleri :))
Hoş geldin ergenlik, hoş geldin 12 :)

10 Şubat 2018 Cumartesi

Radyo-Yu Hümayun

Cumartesi, Şubat 10, 2018 2

RADYO-YU HÜMAYUN | ANKARA DT
2 perde | 2 saat 5 dakika
Yazan : ÖZLEM LALE | | Yöneten : İLHAM YAZAR

KONU:
“Belki Radyo-yu Hümayun’u kurup, başına beni geçirirler.”
Söz konusu aşksa, olmaz olmaz demeyin. E onlar da aşkları uğruna olmayacak işlere girdiler. Gireyazdılar... Girmeye çalıştılar... Yani, hikaye varsayımsal, hissiyat gerçek.

OYUNCULAR :
- ALİ FUAT DAVUTOĞLU - AHMET BURAK BACINOĞLU - TOLGA TEKİN -  ŞİRİN GİOBBİ - L. FERAY DARICI - SERDAR KAYAOKAY - PELİN ŞAHİN - ELİF KAMAN - BERKAY ŞEKERCİ - ÜMİT ATALAY - BARKIN KENAN

Bu sezonun en beğenilen, en eğlenceli müzikli komedisi. Oyunun ismi biraz çağrıştırsa da 'hümayun' kelimesinin anlamı ile başlamak istiyorum. Hümayun: 'Bazı İslâm devletlerinde ve özellikle Osmanlılar'da hükümdarı ve hükümdara aidiyeti ifade etmek üzere kullanılan bir terim.' Yani Radyo-yu Hümayun' un anlamı sanırım 'devlet radyosu'.
Osmanlı, 2.Meşrutiyet dönemi, İstanbul' da geçiyor oyunumuz. Osmanlı dönemi oyunlarını devlet tiyatrolarında son zamanlarda sıkça görmeye başlasak da bu oyun, alışık olduğumuz metinlerden farklı. Döneme değil kişilerin küçük yaşamlarına odaklanarak ve mizahı ön plana çıkararak bunu ortaya koyuyor. Yöneten İlham Yazar' ı 'Yastık Adam' ve 'Joko' nun Doğum Günü' nden anımsıyorum. Tiyatro zekası deyince aklıma ilk gelecek isimlerden biri olduğunu söylemeliyim.

Sahnede muhteşem bir beşli var:

Ahmet Burak Bacınoğlu(Hayri): Hayrunnisa’ nın kardeşi Hayri, sarayda bir sultana aşık. Bu konu ile ilgili bir kavgaya karışıp, saraydaki görevinden atılıyor. 

Feray Darıcı(Hayrünisa): Güçlü ve becerikli bir abla karakteri. Kardeşi Hayri ile sürekli bir çatışma içinde. Hayri' ye epeyce müdahale ediyor.
Serdar Karaokay(Mehmet): Hayrünisa' nın ud hocası. Çok naif, kibar bir karakteri var ve Hayrinüsa' ya aşık.
Tolga Tekin(Kenan): Ud hocası Mehmet' in ikiz kardeşi. Yurt dışına mühendis olmak için gitmiş ama ressam olarak dönmüş. Çapkın bir karakter.
Şirin Giobbi(Efser Kalfa): Hayat tecrübesi bu dört kişiden daha fazla. İşler kötü gittiğinde pratik çözümler bulup, beşliyi zor durumlardan kurtarıyor.

Ve Ali Fuat Davutoğlu,  Mehmet ve Kemal' in dayısı bir paşa olarak karışımıza çıkıyor. Devlet-i Ali' de prestijli bir konumda çalışıyor. Bu oyun ile ayrıca tefeci Moşe rolü ile Barkın Kenan, Ümit Atalay ve Berkay Şekerci de genç oyuncular olarak 'bundan böyle biz de varız' diyorlar. 
Sahnede güzel konumlandırılmış bir orkestra, hem Türk Sanat Müziği ile hem ufak tefek varlıkları ile oyunla iç içe geçiyor. Ve iki anlatıcı, çıtı pıtı, kah dekorları değiştiriyor, kah oyunu dondurup izleyiciye açıklamalarda bulunuyor. 
Oyunun konusu Kenan ve Hayri' nin radyo icat ederek hayattan yırtma çabalarını konu alıyor. Tabi bu icat için gereken parayı tefeciden temin edip, akabinde çaldırmalarıyla işler karışıyor. Tiyatroda güldürmenin çok zor olduğunu göz önünde bulundurursak oyunun genel olarak izleyiciyi yakaladığını düşünüyorum. Feray Darıcı ve Serdar Karaokay' ın oyunculuklarına bayıldım. Ne kadar duru ne kadar samimi ne kadar başarılıydılar. İkisini de tebrik ediyorum. Ayrıca tüm oyuncuların birbirleriyle uyumu da oyun kalitesi ve akıcılığını artıran unsurlardı. 
Bu enerjisi yüksek ve dinamik oyunu kaçırmayın derim. Evet belki kahkahalar atmayacaksınız ama sıcacık bir hikayeyi tebessümle izleyeceksiniz.

3 Şubat 2018 Cumartesi

Uzaylı

Cumartesi, Şubat 03, 2018 11
Neden uzaylı gibi hissettiğimi yeni yeni anlayabiliyorum. 
Öğrenciyken bulunduğum çevrede;
Janjanlı, gösterişli giyinmek avamdı.
Makyaj, süslenmek cikslikti.
Fikirlerinle değil, görünüşünle popülersen puanın eksiydi.
Başkasına hesap ödetmek ayıptı.
Kadın-erkek eşitti. 
Paylaşmak erdem, mülkiyet düşkünlüğü zafiyetti. 
Dara düşene yardım sorgulanmazdı, adettendi.
Ağzımızdan çıkan yemindi.
Arkadaşının yarasını başkalarına göstermek adilikti. 
Lüks tüketim görmemişlikti.

Sonra işe başladım ve peş peşe şaşırmaya başladım;
Kot, spor ayakkabıdan kumaş pantolona sert bir düşüş.
Dudak parlatıcısından ruja geçiş.
Topuklu ile biraz yükseliş.
Beceriksiz centilmenlere tahammül ediş.
Aldıkları kıyafetleri sergileyenlere ilgi göstermeye çabalama.
Dedikodu duyunca ortamdan kaçış.
Yüze gülüp, arkadan konuşanlara hayretle bakış.
Hesap ödemekten kaçınan türle tanışma.
En çok suçlayanların en suçlu olduklarını kavrayış.

Bu iki iklim arasına tutunmaya çalışıp, tutunamayış. Kaybedenler Kulübüne kayıt :)

Yalnızlık, dışlanmışlık kötü elbette. Ama bir süre sonra yalnızlığın insan yoksunluğu değil, umut yoksunluğu olduğunu anlıyorsun. Tabi uzun bir süre sonra da karşılıklı adımlarla ya da yakın hissettiklerine daha çok enerji ayırarak bir denge tutturuyor insan. Onlar sana alışıyor sen onlara...

29 Ocak 2018 Pazartesi

Beni Bekleme -AST

Pazartesi, Ocak 29, 2018 0
Beni Bekleme
Birbirlerinden her gün intikam alan fakat ayrılamayan bir çift. Birbirlerinden nefret mi ediyor yoksa acıyorlar mı? Geceleri eve gelip onlara ebeveynlik eden bir oğul. Oyun 1980 sonrası ceza evinden çıkan çiftin hayata tutunma mücadelesini anlatıyor.

Yazan
Yeşim Dorman
Yöneten
Hakan Güven
Dekor - Köstüm
Gazal Erten
Oyuncular
Nusret Çetinel-Yeşim Dorman-Efe Çetinel

Bu senenin AST oyunu Beni Bekleme.  Bir gün önce prömiyer yapmış, üç kişilik yeni bir oyun. Oyunun yazarı, aynı zamanda oyuncumuz.  Ve Efe Çetinel, Nusret Çetinel' in gerçek oğluymuş. Oyuna kontrbası ile eşlik eden bir genç kadın arkadaşımız daha var ama adını öğrenemedim çünkü henüz oyunun kitapçığı da basılmamıştı :(

Seksenlerde devrimci olmak deyince aklımıza gelen izlediğimiz tüm o filmler, okuduğumuz kitaplar, kenarda kıyıda kalmış yüzlerce hikaye, onca yaşanmışlık, haksızlık, işkenceler, gözaltılar, dramlar var ya işte onları yeniden ve tüm sertliği ile hatırlamaya hazır olun.
Sizi Nusret ile Ülkü' nün hikayesine davet ediyorum. Ülkü devlet dairesinden emekliliği hak etmiş kıdemli bir memur, Nusret ise yirmi yıldır evinden dışarı çıkmamış kitap yazmaya çalışan bir adam. Bodrum katındaki evlerinde geçmişlerinden yani iki devrimci gencin ihtilal zamanlarındaki aşkından, yaşantılarından kopamamış, hayat mücadelesi veriyorlar.
Ve oğulları hayatlarında bir güneş gibi. Her anlarına esprileri, enerjisi ile anlam ve renk katıyor. Babası ile iletişimi ise inanılmaz. Hiç dışarı çıkmayan babasının nefes aldığı penceresi gibi. 
Metin, ilk perdesinde sürekli birbirlerini sinir etmeye çalışan ama aslında bağlılıkları hissedilen bir karı-koca üzerinden seyirciyi eğlendiriyor, güldürüyor. İkinci perdede ise geçmişteki olayların örgüsü oğullarının hayata gelişi sırasında yaşadıkları zorluklara odaklanıyor. Ve enfes, nefes kesen, ters köşe bir final seyirciyi ummadıkları bir anda tuş ediyor.
Günümüzde, geçmişe dair kesitler sunulurken sahnenin kararıp, geçmişin canlandırılması anlaşılır ve güzeldi. Oyuncular çok başarılılardı. Sahnede ikinci günleri olmasına rağmen üçü arasındaki enerji uyumu gayet iyiydi. Nusret Çetinel zaten usta bir sanatçı ama oğlu Efe de cüssesinden beklenmeyecek bir performans sergiledi. Sesini, mimiklerini, vücudunu çok güzel kullandı. Sahneye çok yakıştı. Genç oyuncuyu eminim daha sık karşımızda göreceğiz.  

Alkışta seyircilerin, oyuncular ile birlikte karşılıklı ağlaması ve perdenin o gözyaşları ile kapanması her temsilde başa gelmiyor. Akılda kalıcı güzel bir çalışma olmuş, herkesin yüreğine, emeğine sağlık...

Diğer AST Oyunları:

28 Ocak 2018 Pazar

Kontrabas

Pazar, Ocak 28, 2018 2
KONTRABAS | ANKARA DT
1 perde | 1 saat
Yazan : PATRICK SÜSKIND |
Çeviren : HALE KUNTAY |
Yöneten : METİN BELGİN
KONU:
“Koku” romanının yazarı Patrick Süskind'in pek çok dilde oynanan oyunu Kontrabas...
Bir müzisyen üzerinden toplumun, bireyin, müziğin cinselliğin, hiyerarşinin ve pek çok şeyin dedikodusunu yapıyor.

OYUNCULAR:
OLCAY KAVUZLU
Oyun bir müzik aleti gölgesinden bir müzisyenin, bir erkeğin ergin bir birey olarak tek başına yaşantısını ve güzeller güzeli kontrbası ile yaşadığı ilişkisini konu alıyor. Müzik yapmak müzik yapan kişi için bir tutkudur elbette, müzik aleti de bu tutkunun en önemli simgesidir. Ya koskocaman cüssesi ile kontrbas? Bir keman ya da bir gitara göre daha büyük, daha hantal ama sesi uzaklaştıkça daha da çok duyulan böylesine ağır bir müzik aleti?
Aklınızda beliren birçok soruya bu oyun çok güzel cevaplar verecek, gözlerinizi ve kulaklarınızı hazırlayın, tatmin edici bir oyun sizi bekliyor!
 
Rivayete göre Olcay Kavuzlu bu oyunu tam yirmi yıldır oynuyormuş :) Bir türlü gitmek nasip olmamıştı ama sonunda oyunu Ankara Ziraat Sahnesi' nde yakaladım.

Dekor görsellerden de anlaşılacağı üzere iç içe üç kontrabas şeklinden oluşuyor. Müzikler klasik müzik dehalarının eserleri.
Metin başlarda enstrümanına aşık bir devlet orkestrası müzisyeninin; kontrabas, orkestra, klasik müzik hakkında verdiği bilgi bombardımanı ile başlıyor. Aralarda ise tek düzelikten ve nesnellikten çıkıp, kahramanımızın öznel tespit ve duyguları ile seyirciyi yakalamaya çalışıyor. Buralarda oyuncunun seyirci ile yüksek bir etkileşim halinde olduğunu söyleyebilirim. Direk seyirciye yönelttiği sorularla bazen kendinizi sınavda gibi hissediyorsunuz. Hele ki klasik müzik ilgi alanınız değilse, hem metne yabancı olup hem de sınav psikoloji içerisine girmek ön sıralarda hafif bir gerginliğe sebep olabilir diye düşünüyorum :) Metnin sonlarında ise müzisyenin enstrümanı ile olan ilişkisi üzerinden; nefret, aşk, emek, isyan, hırs, sinir, cinsellik gibi olgulara geçişini izliyoruz.
Belirtmeliyim ki bazı eril replikler, bu konuda benim gibi duyarlı olanlar için biraz rahatız edici olabilir.
Olcay Kavuzlu, yüksek performanslı atletik hareketlerin, gayet enerjik; uzun repliklerin ise çok başarılı bir şekilde üstesinden geliyor. Vücut dili, mimikleri ve muhteşem ses tonu ile hayranlık uyandırıyor. Oyun süresince de iki şişe Beck's içtiğini eklemeliyim :))
Devlet tiyatrolarında böyle cesur oyunlar, metinler ve oyuncular bulmuşken kaçırmamak gerek :) Tiyatrolu günler dilerim.

Not: Oyunda Kavuzlu, enstrümanın adının Kontrabas ve Kontrbas her iki şekilde de yazılıp, okunabileceğini söyledi.

19 Ocak 2018 Cuma

Akıl Defteri

Cuma, Ocak 19, 2018 4

AKIL DEFTERİ | ANKARA DT
1 perde | 1 saat 30 dakika
Yazan : JEAN - CLAUDE CARRİERE | Çeviren : ESEN ÖZMAN | Yöneten : ÖZGÜR KAYMAK

KONU:
Düzenini kurmuş bir erkeğin hayatına bir kadın gelir ve her şey birden bire değişir. Oyun; bir yandan kadın ve erkeğin birlikte yaşayabilme marifetini ve imkânsızlığını anlatırken bir yandan da bize içine düştükleri, eğlenceli ve komik durumları gösteriyor.

OYUNCULAR:
EDA YILMAZ YENER - EREN ORAY



Yazarımız hakkında kısa bilgi:
Senarist, dramaturg ve yazar olan Jean-Claude Carrière 1931’de Fransa Colombières’de doğdu. Edebiyat okudu, tarih mastırı yaptı. Ancak resme ve yazmaya olan merakı onu tarihten uzaklaştırdı. İlk romanı Lézard 1951’de çıktı. Kısa ve uzun metrajlı filmler çekti. On dokuz yıl Buñuel’le çalıştı. Einstein, Lütfen başta ABD olmak üzere birçok ülkede ilgi gördü. Carlos Saura’nın yönettiği Buñuel ve Hz. Süleyman’ın Masası adlı filmde rol aldı. Akıl Defteri adlı oyunu Devlet Tiyatroları tarafından oynanan Carrière, Cyrano de Bergérac filminin senaryosunu yazdı, Tatil Günleri (karikatür, 1972), "Mahabharata" (1991), "Sinemanın Gizli Dili" ve "Zamanların Sonu Üstüne Söyleşiler "(2000) adlı kitapları Türkçeye çevrildi.
Bu oyunun Ziraat Sahnesine gelmesini bekliyordum. Oyunların farklı sahnelerde gösterilmesi ulaşım açısından iyi oluyor. 

Gerçekten oldukça dinamik ve eğlenceli bir oyundu. Tek perde olmasına rağmen ve bir buçuk saatin nasıl geçtiğini anlamadım. Konu ortada bitiyor ve final yapmıyor gibi görünse de aslında zaten metnin böyle bir kaygısı olmadığını düşünüyorum. Her ne kadar kadın erkek ilişkileri ile ilgili olsa da olayları, sorunları, durumları doğrudan ortaya koyan; mesaj vermeye çalışmayan, derin analizlere girmeyen, sebep sonuçlarla çok da ilgilenmeyen bir metin. 
Konu; bekar ve yalnız yaşayan bir erkek ile onun stüdyo dairesine adres ararken yanlışlıkla gelip, eve yerleşen nereden gelip nereye gittiği belli olmayan bir kadının, bir kaç günlük (sanırım) zaman dilimini anlatıyor. Başlarda Suzanne (Eda Yılmaz YENER)' ı evden göndermeye uğraşan Jean-Jacques Ferrand (Eren ORAY)' ın sonradan ona nasıl bir tutkuyla bağlandığını izliyoruz. Neden Akıl Defteri derseniz; Jean-Jacques Ferrand' ın hayatına giren kadınlar konusunda hafızası biraz zayıf ve böyle bir defter tutuyor. 
Eren Oray' ı daha önce Ya Devlet Başa Ya Kuzgun Leşe' de Düzmece Mustafa rolü ile izlemiştik. Burada yeni imajı ile kendisini Erdal Beşikçioğlu' nun kumralına benzettim :) Gerçekten rolüne iyi adapte olmuş başarılı bir performanstı, Jean-Jacques rolüne çok yakıştığını söylemeliyim. 
Eda Yılmaz Yener' i ilk kez izledim. Oda da bana hafif Sevinç Erbulak' ı hatırlattı :) Oyunculuğunu, sadeliğini, duruluğunu gerçekten çok ama çok beğendim. Her iki oyuncu da ayrı ayrı başarılı oldukları gibi birlikte yarattıkları sinerji de çok iyiydi. Aralarındaki enerji uyumu ve pozitif iletişim kesinlikle izleyiciye yansıyordu. 

Dekor, saat yönünde dönen bir şekilde planlanmış ve oyunu süreç olarak üç parçaya ayırıyor. Farklı ve hoş bir düşünce, oyun akışı ile de  örtüşmüştü.

Eğlenceli, başarılı bir temsil, görülmesi gerekir diye düşünüyor ve tiyatrolu günler diliyorum :)

11 Ocak 2018 Perşembe

Teoride ve Pratikte

Perşembe, Ocak 11, 2018 22
Evlenmeden önce çocuk yetiştirmeye dair altı farklı teorim vardı. Şimdi altı çocuğum var. Herhangi bir teorim yok – John Wilmot, İngiliz şair (1647-1680)
Çok sevdiğim çok doğru bir söz. Ne anlıyorum: "pratik her zaman teoriden üstündür". Hele ki söz konusu hayatsa, yaşamaksa, çocuk eğitimiyse teoriler çoğu kez özlü sözler olarak kalıyor. Hayat bizi kıskaca alıyor ya da ters köşe yapıyor. Çevremiz hep doğru sözler söyleyip, yanlış yapanlarla dolu. Hayata geçirilemeyen teoriler uçuşuyor etrafta. "Bağırmayan anneler" -ne güzel, "öz güvenli çocuk yetiştirelim" -önden buyurunuz :), "ilişkilerimizde ön yargılardan arınalım" -a evet, "evliliğimizde sürprizli olalım" -e tabi, "kendimizi geliştirelim", "sen dili yerine ben dili kullanalım".... bunlar ilk aklıma gelenler :))

Kişisel gelişim kitaplarına ilgimi kaybedeli epey zaman oldu. Özellikle reçete sunan kitaplardan uzak duruyorum. İnsanlara ve tercihlerine olan saygım arttı. Eleştirmiyorum kimseyi. Dileyenler gözlemleyip eleştirebilir, sorun yok. Evet çocuğunu isteyen hiç emzirmez; dileyen beş yaşına kadar emzirebilir. Dileyen antidepresan kullanıp serotoninini maksimuma çıkarır, dileyen Müslümlü gecelerde kaybolur. Kendime inancım arttıkça dışsal motivasyonlara inancım azaldı. Kendi mikro yaşantıma, kendi değerlerime, beğenilerime, isteklerime önem veriyorum. Politikadan, kuramsal okumalardan, negatif düşüncelerden uzaklaştım. Neye mi yaklaştım:) Sanata, spora ve insana. Daha çok edebi kitap okuyup, daha çok tiyatro izlemek istiyorum mesela. Daha çok ve farklı türde müzikler dinlemek istiyorum. Daha fazla dost edinmek, dost muhabbeti istiyorum. Daha sağlıklı olmak, spor yapmak, farklı kültürler tanımak, farklı yerler görmek istiyorum. Artık yatırım yapmak deyince aklıma hiç arsa almak gelmiyor. İnsana yatırım yapmak geliyor. 
Ne mi oldu peki? Ne mi değişti? Bir insanın düşüncelerini ne değiştirebilir kalan zamanın azalmasından başka? Bildiniz evet dostlarım bugün 40. yaşım :)))
40 yaş çok güzel gelsenize :)))


2 Ocak 2018 Salı

Şempanzeler

Salı, Ocak 02, 2018 10
ŞEMPANZELER | ANKARA DT
2 perde | 1 saat 50 dakika
Yazan : SİMON BLOCK | Çeviren : İLKSEN BAŞARIR | Rejisör : A. SİNAN PEKİNTON
KONU
Sıradan bir cumartesi... Bebek bekleyen genç çift alışverişten dönmüş, haftasonu planları yapmaktadır. İstenmeyen satıcıların evlerine gelmesiyle hayat, para, sevgi, güven kavramları üzerinden ilişkilerini sorgulamaya başlarlar.

OYUNCULAR:
OLCAY AKIN KAVUZLU
ESAT TANRIVERDİ
DENİZ GÖKÇE KOÇMAN
MEHMET DEMİRALP

Yılın son temsilini yılın son iş günü Şinasi Sahnesinde izledim. Bu senenin yeni oyunlarından biri Şempanzeler. İngiliz oyun yazarı Simon Block tarafından yazılmış ve İlksen Başarır dilimize çevirmiş.
Şempanzeler ile Grönholm Metodu arasında bağlantılar buldum kendimce;
-4 kişilik oyunlar
-Sinan Pekinton rejisör
-Deniz Gökçe Koçman oyuncu
-Kişi zaaflarından çatışma çıkaran psikolojik savaş var her iki metinde de.
Açılışta morgage kredisi ödeyen, bebek bekleyen genç bir çift ile karşılaşıyoruz. Mark (Esat TANRIVERDİ) posta dağıtıcı işinden yeni ayrılmış bir ilüstüratör. Evde çocuklar için resimli alfabe kitabı hazırlamaya çalışıyor, kitabını bitirip, basıp, güzel bir geri dönüş almayı hedefliyor ancak henüz sadece A-Ayı, B-Balık harflerini tamamlayabilmiş. Stevie (Deniz Gökçe KOÇMAN) ise grafiker. Çalışan, modern, sert şehirli kadın rolünde.

Oyunda asıl çatışma eve ücretsiz keşif yapmak için gelen ama asıl amaçları tabi ki izolasyon satmak olan yüzsüzlük derecesinde ısrarcı iki pazarlamacının Lawrence Davidson (Olcay Akın KAVUZLU) ile Gabriel James (Mehmet DEMİRALP) ortaya çıkması ile başlıyor.
Oyun ilk sahnesinden son sahnesine kadar psikolojik gerilim ve çatışma içeriyor. Ne pahasına olursa olsun satışı amaçlayan pazarlamacılar bizi o dünyanın tüm acımasızlığı ve çirkinliği ile karşı karşıya bırakıyor. Zayıf karakter olan Mark üzerinden baskı yaratan; çiftlerin zayıf yönlerini ortaya çıkarıp, birbirlerine düşürmeyi bir pazarlamacılık yöntemi olarak gören satıcılar izleyici üzerinde tiksinti uyandırıyor.  
Oyun arasına buz gibi İngiliz esprilerine maruz kalıp, zayıf ve düşük tempolu bir metni kurtaramayan usta oyuncular izlediğimi düşünerek çıktım. Ancak ikinci perdede fikrim tamamen değişti. Lawrence' ın baskın kadın karakter Stevie' yi kendi kızı ile özleştirip tekrar insan olmaya başlaması ile oyun yeni bir ivme kazanıyor. Kişilik çatışmalarının dozu artırıyor, oyunculuklar tırmanıyor, başarılı bir gerilim tüm salonu geziyor, psikolojik savaş ortamı, herkesin tüyleri diken diken, seyirciye sirayet eden duygu geçişlerinden göz gözü görmüyor ve salon karanlığa büründüğünde evet belki bir alkış tufanı kopmuyor ama kesinlikle verilmek istenen mesaj ve duygunun yerine ulaştığına emin oluyorsunuz :)))
Oyunculuk anlamında Olcay Kavuzlu' yu ilk kez izleyen biri olarak kendisine hayran kaldım. Uzun süredir ADT' de olan tek kişilik oyunu Kontrabas' i izleyememiş olduğum için çok üzüldüm. Deniz Gökçe' nin ikinci perdedeki performansı harikaydı. Esat Tanrıverdi ve Mehmet Demiralp de karakterlerinin hakkını vermiş diye düşünüyorum.

Bu arada oyunda şempanzelerle ilgili hiçbir şey göremeyip de oyunun adının neden bu olduğunu benim gibi merak etmiş olabilirsiniz:
Mark A’ya Ayı (özgün metinde Armadillo), B’ye Balık (özgün metinde Bunny) çizmişken üçüncü harf C’ye ne çizecek acaba? Chimps! Şempanzeler… Bu başlıkla Simon BLOCK bize üçüncü harfi değil, üçüncü harfi çağrıştıracak insanları işaret ediyor aslında.
Çıktığınızda biraz allak bullak, biraz gergin hissediyorsunuz kendinizi. Oyun eğlence vadetmiyor ve  kesinlikle herkese hitap etmiyor. Ama kategorisinde çok başarılı ve izlenmesi gereken bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Tiyatrolu bir yıl diliyorum :)))